11. “Allah’a kim güzel bir ödünç takdiminde bulunursa, Allah karşılığını kat kat verir, ona cömertçe verilecek bir ecir de vardır.” İçinizde Allah’a güzel bir borç verecek yok mu? Artık Allah onu kendisi için kat kat artırsın. Onun için ona kerîm bir ecir, cömertçe bir ücret ödesin. Bu âyetinde Rabbimiz bizden karz istiyor, borç istiyor. Karz-ı hasen, kişinin Allah tarafından kendisine verilen her şeyini, onların gerçek sahibi olan Allah yolunda sarf etmesinin adıdır. Malını, canını, zamanını, fırsatını, imkânını, ilmini, düşüncesini, sağlığını, sıhhatini, parasını onların gerçek sahibi olan Allah yolunda sarf etmesinin adıdır karz-ı hasen. Mallarınızı, canlarınızı, zamanlarınızı, ilimlerinizi, fırsatlarınızı, imkânlarınızı Allah’ın istediği yerlerde harcayın. Bir borç olarak Allah’a sunun onları. Allah’ın yanında emanette kalsın ve en lâzım olacağı zaman da O’ndan alın. Ne zaman lâzım oldu? Cennet için mi lâzım oldu? Cehennemden kurtuluş için mi lâzım oldu? O zaman alırsınız O’ndan. Bilesiniz ki Allah dedi diye, Allah emretti, Allah istedi diye ne yaptıysanız, Allah rızası için ne hayır işlediyseniz onu mutlaka ve mutlaka Rabbinizin katında hazır bulacaksınız. Üstelik yaptıklarınızdan, işlediklerinizden daha hayırlı olarak bulacaksınız onları. Daha güzel olarak, daha çok olarak, daha fazla olarak bulacaksınız onları. Tabii, malı ve canı karz olarak Allah’a sunabilmenin, bunu becerebilmenin yolu mallarımızın ve canlarımızın gerçek sahibinin bizler değil, Allah olduğuna inanmaya bağlıdır. Bu gerçeği anlamaya bağlıdır. Bunu anlayan, tüm sahip olduklarımızın gerçek sahibinin Allah olduğunu bilen kişi çok rahat malını da, canını da onların sahibinin yolunda kurban edebilir. Meselâ bakın benim milyarlarca evim, yani yeryüzündeki evlerin tamamı benim olsa ve ben bu evleri insanlara, sizlere dağıtsam. Hepinize bir ev versem. İçinizden birine bu evlerden birini versem, “bu evi ve içindeki eşyaları şimdilik emaneten sana veriyorum, bu evde otur ve bu içindeki eşyaları da kullan. Ama günün birinde bunun sahibi olarak benden bu konuda sana bir haber, bir mesaj gelirse onu aynen uygula” desem. Sonra verdiğim kişi benim evimde otururken, benim eşyalarımı kullanırken yıllar sonra benden bir haberci o adama gelip dese ki: “Ben bu evin sahibinin yanından geliyorum. O sana di-yor ki, şu anda onun adına kullandığın bu evden iki minderi alıp falana verecekmişsin.” Şimdi bu durumda evi emaneten verdiğim kişinin ne yapması lâzım? Ama evin kendisine emanet edildiği kişi, mülkün gerçek sahibi olarak beni unutmuş, kendisini bu mülkün sahibi görmeye başlamış, “bu ev, bu mülk bana aittir” demeye başlamış, mülkün sahibi olarak benim emrimi yerine getirmeyince benim zorla o mülkü ondan söküp alabilecek güçte biri olmadığımı zannediyor, beni böyle güçsüz, zayıf biri biliyorsa, benim gönderdiğim elçiye güvenmiyor, haberciden şüphe içindeyse, “kapıma gelen bir adam bu evin sahibinden bana bir ha-ber getirdiğini söylüyor ama, acaba doğru mu söylüyor, yoksa yalan mı söylüyor? Bunu bilmiyorum” diye bir şüphe içindeyse o zaman ne yapar bu adam? Şimdi yaptığını yapar değil mi? Yani değil iki minder, bir tas yoğurt, bir kaşık yağ bile vermemeye çalışır. Öyleyse bilelim ki bu canlarımızın, bu mallarımızın, bu evlerimizin, bu eşyalarımızın, bu ağaçlarımızın, bu bahçelerimizin, bu paralarımızın gerçek sahibi Allah’tır. Rabbimiz her birimize şu sahip olduklarımızı vermiş, mülkünde bizleri emanetçi kılmıştır. “Kullanın bunları, ama mülkün sahibi olarak benden size gelen mesajı aynen uygulayın” buyurmuş. Sonra katından bize bir haberci göndermiş. O haberci Allah’tan getirdiği bir haberiyle sizden Allah adına karz istiyor. Rabbimiz bu âyetiyle tüm varlığımızı kulluk adına kendisine sunmamızı istiyor. İkinci olarak da bizzat fakirlere, muhtaçlara kendi rızası adına borç vermemizi emrediyor. Allah kendini fakir kullarının safında kılarak kendi adına onlara karz yapmamızı istiyor. Kendi rızası adına, sıkıntı içinde kıvranan kardeşlerimize karz-ı hasen adı altında borç vermemizi istiyor. Fakir kullarına yapılacak karzı kendisine yapılmış kabul ediyor. İşte bir Müslüman eğer mülkün gerçek sahibi olarak Allah’ı unutmamış, kendisini mülkün sahibi görmeye başlamamış ve mülkün sahibi olan Allah’ın bu mesajını yerine getirmediği zaman zorla Allah’ın o mülkü onun elinden söküp alacak güçte bir Allah olduğuna inanıyorsa ve Allah’tan gelen haberciye, Muhammed’e (a.s) inanıp güveniyor, peygamberden bir şüphesi yoksa, hiç tereddüt etmeden malını da, canını da Allah yolunda yatırım yapabilecektir. Ama bunların zıddı söz konusuysa, elbette zırnık bile vermeyecek, veremeyecektir. Öyleyse bir insan meselâ sırtındaki gömleğine varıncaya kadar her şeyini Allah yolunda infak etse, harcasa, bu adam övünülecek bir şey yapmış sayılmaz. Neden? Zaten Allah’ın malını yine O’nun yolunda harcadı o kadar. Fazla bir şey yapmadı ki… Yine bir adam meselâ canını, gözünü kırpmadan Allah yolunda fedâ etse, bu adam da övünme hakkına sahip değildir. Neden? Çünkü zaten Allah’ındı o can, onu sahibine verdi o kadar. Ama bakın Allah zaten kendinin olan mallarımızı ve canlarımızı bizden cennet karşılığında bir daha satın almak istiyor. “Verin bana onları, size cennet vereyim” diyor. Değilse bir gün gelecek zaten bu canlarımız da, mallarımız da O’nun olacaktır. Önceki âyetlerde Rab-bimiz, “hepiniz öleceksiniz, hepiniz bu hayata veda edeceksiniz ve her şeyiniz Bize kalacak. Göklerin ve yerin mirası bize kalacak” buyurmuştu. Mülkün de, hayatın da gerçek sahibinin Allah olduğuna inanan ve bu inanca dayalı olarak mallarını da, canlarını da, hayatlarını da Allah’a karz olarak sunan, Allah için bir hayat yaşayan insanlar Allah’ın razı olduğu Müslümanlardır. Bakın onların durumlarını da Rab-bimiz şöylece anlatıyor: