22-25. “O gün birtakım yüzler Rabblerine bakıp parlayacaktır. O gün birtakım yüzler de asıktır. Kendisinin belkemiğinin kırılacağını zanneder.” O gün insanlar iki gruptur. Amel defterlerinin dağılımına göre insanlar iki gruptur. Vücuh, yüzler anlamına geldiği gibi, insanlar anlamına da gelir. İşte o gün nice yüzler vardır ki onlar “Nazırah” tır. Başarı neticesinde sürûr içinde ışıldar durur, parlar durur o yüzler. Yani böyle neşeli, sürûrlu, sevinçli, parlak yüzler, insanlar vardır o gün. O yüzler Rabbine doğruda nazırdırlar. Rabblerine doğru bakmaktadırlar. Allah rahmet etsin, ecdat bunun üzerinde durmuş, yıllar yılı uğraşmış durmuş. Efendim bu âyeti nasıl anlayacağız? Allah bizzat görülür mü? Yoksa görülmeyecek mi? Acaba Hz. Mûsâ’ya Allah’ın “Len terani” demesi, beni ebedîyen göremezsin ey Mûsâ! demesi buraya da şamil mi, değil mi? Acaba buradaki _«Z¬±"«* ´|«7Ë! dan kasıt, “İla niami Rabbiha” manasına mı? Yani yarın cennette Allah’ın nîmetlerine bakma, onları seyretme anlamına mı? Yoksa bizzat Cenab-ı Hakk’ın cemâline bakma mı kast ediliyor? Ecdat burada durmuş ve yıllar yılı münakaşa etmiş. Meselâ Mutezile fırkası bunu bayraklaştırmış, bu konuda kesin tavrını ortaya koymuş ve demiş ki: Allah kesinlikle görülmez! Çünkü Hz. Mûsâ’ya eğer “Len terani” diyorsa Allah, kesinlikle görülmez, görülmeyecektir. Sanki Allah “Lenterani” yi diyendir, ama “İla Rabbiha nazırah’ı demeyendir. Veya “Lenterani”yi diyen Allah’tır da, bunu diyen başkasıdır sanki. İki âyetten birini temel kabul edip ötekini onunla yargılama âdeti pek yaygındır. İki âyet veya iki hadis. Bunlardan birini temel ka-bul, doğru kabul edip ötekisini onunla yargılama âdeti bizde de çok yaygındır. Veya dinin bir birimi temel kabul edilecek, diğeri onunla yargılanacak. Böyle bir âdet var toplumda. Meselâ benim hocam böyle dedi diyor adam, onu temel din kabul ediyor. Veya benim imamım, benim şeyhim, benim mezhebim böyle dedi diyor, bunu temel kabul ediyor, ötekileri buna göre yargılı-yor. Temel kabul ettiği o hükme, o düşünceye, o anlayışa uyanları doğru, uymayanları yanlış kabul ediyor. Meselâ kendi imamının, kendi hocasının, kendi mezhebinin namazını temel kabul ediyor ve ötekilerin kıldığı namaza namaz mı yahu bu? diyor. Veya Buhari’dekileri yanlış kabul ediyor, bu hadis-i şerif yanlış veya bu iş bâtıl diyor. Veya daha önceki öğrendiği dini temel kabul edip, ondan sonra öğrendiklerini onunla yargılamaya kalkışıyor, bu da aynı şey. Bildiği kadar ki Kur’an’ı temel kabul ediyor ve bu Kur’an’la hadisleri yargılamaya kalkışıyor, “efendim işte bu hadis Kur’an’a aykırıdır” diyebiliyor. Kur’an’dan bildiği topu topu iki sûredir ve bildiği bu iki sûreyle hadisi yargılamaya kalkıyor. Veya bir âyet öğreniyor onu temel kabul ediyor sonra karşısına çıkan bir hadis ona aykırı gibi gelince onu reddediveriyor. Meselâ Nûr sûresinde Allah diyor ki: “Bir arada veya ayrı ayrı yemenizde bir sorumluluk yoktur.” (Nûr 61) “Sizin beraber de, ayrı ayrı da yemenizde bir beis yoktur” âyetini temel kabul etmiyor da, âyetle ilgili kendi anlayışını temel kabul ediyor ve diyor ki: “Bak burada aynı tabakta da, ayrı ayrı tabaklarda da, bir arada da, veya ayrı ayrı yemekte de bir beis yoktur” denildi. “Öyleyse efendim bizler ayrı da yiyebiliriz beraber de yiyebiliriz! Bunun hiçbir sakıncası yoktur! Kadın-erkek bir arada yiyebiliriz! Sonra yabancı kadınmış, yerli erkekmiş ayrımı da yoktur üstelik, işte cümbür cemaat, eş-dost, hısım, akraba, arkadaş, dost toplanırsın böyle yenebilir, bu âyete aykırı değildir!” diyor. Halbuki bu âyet, bu âyeti anlatan, şerh eden hadislerle anlaşılacakken, bunu anlatan hadisleri insanlar reddetmeye çalışıyorlar. Gerçekten garip bir durumdur bu. Âyet temeldir tamam, Kur’an temeldir tamam. Âyete ters düşen reddedilsin tamam da, acaba o âyetten kasıt o mu, değil mi? İşte orada farklı düşünüyorlar. Kim demiş o âyetin o anlama geldiğini?! Meselâ Nisâ sûresindeki: «š³@«K¬±X7! vB²K«8ž¸ ²—Ï! âyetinin muhtevası "Kadınlara mücerret dokunduğunuz zaman" da olabilir, "Kadınlarla münâsebet ettiğiniz zaman abdest bozulur" da olabilir. Ama insanlardan kimileri mücerret dokunmayı temel kabul edip, sanki âyet onu mutlak olarak anlatırmışçasına diğerlerini reddederken, kimileri de cinsi münâsebet manasına gelir deyip, onu temel kabul edip diğerlerini reddediyor. Kim dedi onun sadece bu manaya geldiğini? Öyleyse burada şunu söyleyelim: Bu dinin temeli kitaptır, bunda kimsenin ihtilâfı yoktur. Her şeyi kitapla ölçmeliyiz. Aslında kitap değil de vahiy demek en doğrusudur. Çünkü sünnet de vahyin bir parçasıdır. Kitap temeldir, kitap asıldır ve ona uymayanlar reddedilmelidir, ama kitaba aykırı olan sünneti reddedelim derken ihtiyatlı davranmalıdır. Burada şu soruyu sormamız lâzım. Tamam kitap temeldir, kitaba aykırı olan reddedilmelidir ama hangi kitaba aykırı olanlar reddedilecek? Benim anladığım kadar ki kitaba mı? Yoksa Mutezilî kitaba mı? Yoksa Şia anlayışındaki kitaba mı? Hangi kitaba aykırı olanları reddedeceğiz? Kimin kitabına aykırı olanları reddedeceğiz? Kimileri de sünneti temel kabul edip kitabı onunla yargılamadan yana bir tavır sergiliyorlar. Aynı soruyu onlara da sormak lâzım. Sünnet te-meldir kitabı onunla anlayalım derken de hangi sünnetin temel olduğunu bilelim! Sünnetten benim anladığım mı? Yani benim anlayışım mı? Yoksa mukabilimin anlayışı mı? Bunu bilmeliyiz. Öyle değil mi, kitap temeldir tamam da kimin kitabı temeldir? Farz edin ki ben Kur’an’dan elli sûreyi tanıyabilmişim. Elli sûrede anlatılanların da belki onda birini anlama imkânım olmuş. Kur’an’dan benim nasibim işte bu kadardır. Yani benim kitabım işte budur. Kitaptan bana yansıyan budur. Peki Kur’an’ın elli sûresini ancak tanıyabilmiş ve üstelik de bu elli sûrede Rabbimin anlattıklarının sadece yirmide birini anlayabilmiş birisi olarak, bu kadarcık Kur’an bilgisiyle bir hadisi nasıl yargılayacağım? Hakkım var mı buna? Öyleyse kimin ki-tabına uymayanları reddedeceğiz? Meselâ aynı hadis İmam Buhârî efendimizin kitabına ters gelmemiş ki o hadisi kitabına almış. Veya İmam Müslim’in Kur’an’ına ters düşmediği için o hadisi kitabına almış. Veya İmam Ebu Hanife efendimizin, İmam Şafiî efendimizin Kur’a-n’ına ters düşmemiş o hadis. Şimdi ne diyeceğiz buna? Benim kitabı-ma, veya Yaşar Nuri efendinin kitabına ters düşüyor bu hadis diye red mi edeceğiz? Hakkımız var mı buna? Bu konuda çok cesur davrananları görüyorum ve korkuyorum, ihtiyatlı davranmadan yanayım, Allah doğrudan saptırmasın inşallah. Öyleyse buradaki _«Z¬±"«* ´|«7Ë! âyetini söyleyen de Allah’tır. "Onlar o gün Rabblerine bakacaklar!" buyuran da Allah’tır, ama Hz. Mûsâ: “Ya Rabbi! Ben seni görsem!” dediğinde: Ona: “Lenterani”yi, yani “kesinlikle beni görmeyeceksin! Ebedîyen görmeyeceksin! hiç mümkün değil ey Mûsâ!” diyen de Allah’tır. Bunun her ikisini buyuran da Allah’tır. Bunun birini temel kabul edip ötekini onunla yargılamak, birini doğru kabul edip ötekisini reddetmek mümkün olmadığı gibi, hâşâ ya Rabbi birinde görülmeyeceğini, birinde görüneceğini dedin. Birisinde onlar Rabblerine bakarlar buyururken ötekisinde asla görülemeyeceğini anlatıyorsun. Bu ne biçim iş mi diyeceğiz? Diyemeyiz bunu Allah’a! Peki ne diyeceğiz ya? Bu âyetlerde farklı ortamlar kast edilmektedir diyeceğiz. Birisinde âhiret ortamı, ötekisinde de dünya ortamı anlatılmaktadır. Burada, bu okuduğumuz âyette âhiret ortamı anlatılmaktadır, cennet ortamı anlatılmaktadır ve kesinlikle biliyor ve inanıyoruz ki Cenâb-ı Hak âhirette, cennette görülecektir. Ama ötesinde Hz. Mûsâ gibi olma ortamı anlatılmaktadır, yani dünya ortamı anlatılmaktadır ve kesinlikle biliyor ve inanıyoruz ki kim de Hz. Mûsâ ortamındaysa, yani dünya ortamındaysa tamam o kesin görmeyecektir, göremeyecektir diyoruz. Peki Rasulullah Allah’ı Mirac’da gördü mü? Eğer Rasulullah Mirac’da cennet ortamında bir bulunuşla bulunmuşsa evet gördü, ama Hz. Mûsâ ortamında bir bulunuşla bulunmuşsa kesinlikle görmedi, ikisinin de dışındaysa o zaman bilmiyoruz diyeceğiz. Kaldı ki insanlar nedense kimi konularda çok titiz davranırken kimi konularda yan çizmeye başlamışlar. Ya da te’vili din kabul etmişler. Meselâ bakın şu konularda hassas davrandıklarından hiç de problem çıkmamış. Allah görür mü? konusunda tüm ümmet ittifak et-miştir ki Allah görür. Ama nasıl gördüğünü bilmeyiz demişler ve işi bi-tirmişler. Allah’ça görür demişler ve hiç de ihtilâfa düşmemişler bu ko-nuda. Peki Allah’ın eli var mı? Bu sefer bocalamışlar. Acaba el desek mi, demesek mi? Acaba mutlak mı, değil mi? Halbuki önceki gibi deyiverseler iş bitecek. Ama kimi konularda bunu, nasılını bilmeyiz derken kimilerinde akıllarına gelmiyor galiba. İşte burada da _«Z¬±"«* ´|«7Ë! insanlar Rabbine nazır olacaklar. Peki nasıl bir şey? Allah nasıl görülecek? Îman ediyoruz ama nasılını bilmeyiz deyiverseler iş bitecek. Peki peygamber bir şey anlatmış mı bu konuda? Peygamber nezaretin olacağını anlatmış mı bu konuda? Peygamber nezaretin olacağını anlatmış, bakmanın olacağını anlatmıştır. Yani mehtaplı bir gecede ayın on dördü iken insanlar itişip ka-kışırlar mı ayı görmeye? Hayır! Herkes bulunduğu yerden çok rahat seyreder değil mi? Allah’ın Resûlü, “İşte aynen böylece insanlar da Allah’ı cennette görecekler” diyor. Ama Allah ay gibi mi olacak? Hâşâ öyle değil. Allah’ça bir görülüşle görülecek. Burada görüşün böyle iti-şip kakışmadan olacağı beyan edilmektedir. Değilse bundan hâşâ Al-lah’ın ay gibi görüleceği, uzakta, ya da yakında görüleceği anlaşılmaz. Bir de bununla ilgili "Nâzır" kelimesi var. Kimileri demiş ki işte mü’minler orada, cennette nezaret edecekler. Yani bakanlık yapacaklar. Allah cennette kendilerine bir kısım görevler, bakanlıklar verecek de onlar bu görevlere nezaret edecekler, Allah’tan kendilerine bir görev düşüp onlar bu göreve bakıp nezaret edecekler demeye çalışmışlar. Bakan, bakanlık, filan denir ya işte öyle bir şey. Bir de görmekle bakmak ayrıdır demişler. Yani Allah görülmez ama O’na bakılır demişler. Evet: “Kimi yüzler vardır ki o gün nazıradır ama kimi yüzler de vardır ki o gün basiradır.” Yani abus bir çehre olarak pusarır, asılıp durur. Adam suçundan, kaybından, ayıbından, ıstırabından, üzüntüsünden dolayı suspus olmuş, yıkılmış, bitmiş, tükenmiştir Allah korusun. Bilir ki, anlar ki artık kendilerine Fâkıra yapılacaktır. œ«I¬5@«4 bel kıran demektir. Artık o kişi anlar ki kendisine bel kıran yapılacaktır. Bel kıran, adamın belini büken facia, belini kıran belâ veya burnunu kıran bir belâdır. Fakıra, bir de Rabbinden, Rabbinin rahmetinden mahrum oluş, Rabbine bakamama anlamına da gelir. Veya dahiye, yani ateşe girmek anlamına bir manadır. ÇwP«# Zanne burada îman, anlamak, bilmek anlamak manasına kullanılır. Artık o kişi kendisine fakıra yapılacağını anlamıştır.