19. “İşlediklerinden ötürü herkesin bir derecesi var-dır. Herkese işlediklerinin karşılığı ödenir. Kendilerine haksızlık yapılmaz.” Ne iyilerin iyilikleri, ne de kötülerin kötülükleri karşılıksız kalmayacaktır. Dünya hayatında yaptıklarından, işlediklerinden ötürü herkesin amellerine karşılık dereceleri vardır. Cennette cennetlikler için de, cehennemde cehennemlikler için de dereceler vardır. Cennetin de, cehennemin de dereceleri vardır. Cennetin ve cennetliklerin dereceleri kademe kademe yukarı doğru yükselirken, cehennemin ve cehennemliklerin dereceleri de aşağıya doğru derecelenmektedir. Dereceler, ameller karşılığıdır. Cennetliklerinki mükafat ve nimetlerin artırılması türünde bir derecelendirilme iken, kâfirlerinki de azabın art-ması türünde bir derecelendirilmedir. Allah kullarına dereceler verir. Bakıyoruz, bugün de birileri de-receler veriyor. Kimi insanların kendi kullarına, kendi kölelerine da de-receler verdiğini görüyoruz. Birinci derece, ikinci derece, üçüncü, beşinci derece gibi dereceler veriyorlar. İlk üç dereceye girenlere, yani limon gibi suyunu sıkıp posasını çıkardıklarına, pillerini bitirdiklerine yeşil pasaport veriyorlar. Sen dekansın, sen bakansın, sen profesörsün, sen doçentsin gibi dereceler dağıtıyorlar. Veya “seni maiyetime aldım, sen çevremdensin” gibi lütuflarda bulunuyorlar... Evet, her rabb elbette kullarına dereceler verir. Onlar kendilerine kendi sistemlerine, kendi davalarına hizmet edenleri derecelerle ödüllendirirken Allah kullarını derecesiz ve mükâfatsız mı bırakacak? Elbette Rabbimiz de kendisine kulluk yapanlara dereceler verecektir. Ama Allah, dereceleri o kadar yüce olan ki, katında o kadar yüce dereceler vardır ki, onun verdiği dereceleri hiç kimse veremez. “Herkesin yaptığı amellere göre dereceleri vardır. Rabbin onların yaptıklarından asla gafil değildir.” (En’âm 132) “Sizi yeryüzünün halîfeleri kılan, size verdiği nimetler hususunda sizi denemek için kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O’dur.” (En’âm 165) Rabbimiz kimisini zengin, kimisini fakir, kimisini güçlü, kimisini zayıf, kimisini beyaz, kimisini siyah kılarak, kimilerine imkân, kimisine sıhhat, kimisine hastalık vererek dereceler takdir etmiştir. Ama tüm bu verdiklerini imtihan için verir Rabbimiz. Bu verdikleriyle kullarını denemek ister. Dereceleri çok yüce olan, katında çok yüce dereceler olan Rabbimiz, hem cennetlik kullarına cennette, hem de cehennemi hakkedenlere cehennemde dereceler verir. Oradaki dereceler amel karşılığıdır. Dünyadaki derecelere benzemez. Mal, mülk, makam, erkek veya kadın olmak, rengi şöyle ya da böyle olmak, filân yada falan aileye mensup olmak orada hiçbir değer ifade etmez. Allah’ın Resûlü mümin için bir derece, bir yükseliş tarif ederek buyurur ki: “Oku ve yüksel!” Oku ve derecelerini artır! Rasûlullah’ın bu ifadesine göre okuyan yükselecektir. Okuyan, derecelerini artacaktır. Mü’min, okuduğu Kur’an’a göre derecelerini artıracak ve yükselecektir. Okumanın ne demek olduğunu kısaca ifade edelim. Okumak, okunanı anlayarak hayata geçirmektir. Okumak, okunanı anlayarak hayatı onunla düzenleme kavgası vermektir. Bakara sûresinde, kitabı okudukları halde onu anlamaya yanaşmayan, onunla hayatı düzenleme çabası içine girmeyen ve birbirlerini tekfir eden ehl-i kitabın durumunu anlatılır. Bunlar kitabı da okuyor. Kitaplarını da okuyup durdukları halde, kitabın kendilerinden istemediği şeyleri çok rahat yapabilmektedirler. Kitabı okudukları halde, anlamadan, birbirlerini tekfir edebiliyorlar. Bazı anlayışlarda, bazı konularda ihtilâf etmek ayrı şey, toptan birbirlerini reddetmek ayrı şeydir. Aslında kitap böyle bir çelişkiye engeldir. Kitap aslında bu tip ihtilâfları ortadan kaldırmak için vardır. Öyleyse kitaba rağmen her iki tarafta yalan söylemektedir. Allah bunu niçin anlatıyor bize? “Ey müslümanlar, bakın bunların durumu budur, sakın ha sizler bunlar gibi olmayın! Bunların durumuna düşmeyin?” diye anlatır. Halbuki bunlar kitabı da okuyorlar. Ama sadece okuyorlar... Anlamıyorlar, anlamadan okuyorlar, anlamaya yanaşmadan okuyor-lar. Halbuki, kitap anlamadan okunmak için gelmemiştir. Kitap, anlaşılmak ve amel edilmek için gelmiştir. Allah’ın Resûlü Müslim’deki bir hadislerinde bu hususu anlatırken şöyle buyurur: “Bir topluluk Allah’ın evlerinden birinde toplanır ve Allah’ın kitabını okur ve de okuduklarını kendi aralarında ders haline getirirlerse...” Yani okudukları Kur’an âyetlerini anlama ve yaşama savaşı verirlerse onlar üzerine sekînet inecek ve huzura kavuşacaklardır, bu-yurur. İşte kitabı okumak budur. Ama bakın bunlar böyle yapmıyor, sadece okuyorlarmış. Anlamadan okuyorlarmış. Amele dönüştürme niyetinde olmadan okuyorlarmış. Rasûlullah Efendimizin tarif buyurduğu biçimde, Allah, kitabı anlama ve onu hayatlarına aktarma çabası verenlerin derecelerini yükseltecektir. Kâfirlerin dereceleri de kendi amellerine göre takdir edilecektir. Ameller, kalbin amelleri ve azaların amelleri olmak üzere iki türlüdür. Kalbin ameli imandır. Kalbin ameli Allah’ı sevmek, Allah’tan gelenlerden razı olmak, Allah’tan korkmak, Allah’ın yasaklarına düşmekten kaçınmak, hayatında Allah’ı ve Allah’ın hesabını unutmadan yaşamak, kısacası Allah için niyet taşımaktır. Âzâların amelleri ise, namaz, oruç gibi âzâlarla yapılan amellerdir. Yaşadığımız sürece yaptığımız her şeye, tüm davranışlarımıza amel denir. Kişide iman olmayınca yapılan hiçbir amelin değeri yoktur. İmansız işlenen hiçbir amel değerlendirilmeye tâbi tutulmayacaktır. İmansız birinin yaptığı güzel ameller onun cennete gitmesini sağlamayacak ama belki bu âyette ifade edildiği gibi, cehennemdeki derecesini biraz yükseltecek ya da azabını biraz hafifletecektir.