22. “Bize, bizi tanrılarımızdan alıkoymak için mi geldin? Doğru sözlülerden isen, bizi tehdit ettiğin şeyi başımıza getir” dediler. “Ey Hûd, sen bizi ilâhlarımızdan ayırmak, ilâhlarımızdan koparmak, ilâhlarımızdan soğutmak için mi geldin? Derdin ne senin? Bizim hayatımızda söz sahibi kabul ettiğimiz pek çok tanrımız var. Sen bizi onlardan koparıp bir tek ilâha kulluğa çağırmak için mi geldin? Eğer doğru söylüyorsan, hayatımıza karışacak tek ilâh olduğunu, başka ilâhların olamayacağını söylerken bu konuda sadıklardansan, haydi bize vaa dettiğini getir. Haydi ne getireceksen getir,” diyor-lar. Bu sözleriyle Allah’ın elçisini peşinen reddediyor, Hûd’un (a.s) ge-tirdiklerinin Allah’tan olmadığını, kendisinin uydurduğunu söylemeye çalışıyorlardı. Çünkü onların hayatına hakim olmuş pek çok ilâhları vardı. Diyorlar ki, “ey Hûd, yoksa sen bizi öteki ilâhlarımızı terk edip sadece senin İlâhına kulluğa çağırmaya mı geldin? Tamam, senin İlâhını da dinleyelim ama bizler öteki ilâhlarımızı da dinlemek zorundayız. İlâhlardan bir ilâh olarak senin İlâhına da kulluk edelim, ama tek ilâh olarak asla o İlâha kulluk etmeyiz!” Allah tarafından gönderilen elçilerin tamamı, tarih boyunca toplumlarını sadece Allah’a kulluğu çağırmışlardır. Allah’tan başka kendisine kulluk yapılacak, hayat programı program kabul edilecek varlık yoktur, esasına çağırmışlardır. Zaten tarih boyunca en büyük problem, işte burada çıkmıştır. Tarih boyunca en büyük problem, sadece Allah’a kulluk etmek, sadece Allah’ı dinlemek ve hayata hakim olarak sadece Allah’ı kabul etmek konusunda çıkmıştır. Değilse, Allah’a da ibadet konusunda hiç problem çıkmamıştır. İlâhlardan bir ilâh olarak Allah’a kulluğu herkes kabul etmiştir. Öteki ilâhlar yanında Allah’a da kulluğa kimse ses çıkarmamıştır. Yani göklerin ve yerin, göklerdekiler ve yerdekilerin, dağların ve denizlerin yaratıcısı olarak, rızık verici, öldüren, yaratan, yaşatan bir ilâh olarak herkes onu kabul etmiştir. “İnandığınız bu Allah kendisinden başka ilâh olmayandır, Allah, hayata karışan ve kendisinden başka hayata karışıcı olmayandır, Allah, insanların kulluk programlarını belirleyen ve kendisinden başka kanun koyucu olmayandır, boyunlarınızdaki kulluk ipinin ucu elinde olan ve sadece kendisinin çektiği yere gidilmesi gerekendir. Sadece kendi yasaları uygulanması gerekendir. Al-lah, kendisinden başka Rabb, Melik, İlâh olmayan, kendisinden başka kulluğa lâyık varlık olmayandır,” dendiği zaman işte kavga burada başlamıştır. Tarih boyunca insanlar işte buna itiraz etmişlerdir. Göklerin ve yerin yaratıcısı, rızık vericisi olarak kabul ettikleri Allah’ı hayatlarına karışan bir ilâh olarak reddetmeye çalışmışlardır. “İlâh olarak Allah’ı kabul edelim, ama tek ilâh olarak asla kabul etmeyiz,” diyorlar. “İlâhlardan birisi olarak onu da dinleyelim, ilâhlardan birisi olarak ona da kulluk yapalım, ama tek ilâh olarak sadece ona kulluğa hayır,” diyorlar. “Bizim hayatımıza karışacak başka ilâhlarımız, hayatımızda sözünü dinleyeceğimiz başka Rabblerimiz de var. Bizim Allah’tan başka hukuk tanrılarımız, eğitim tanrılarımız, şifa, siyaset tanrılarımız da var. Tamam, bu tanrılardan birisi olarak Allah’ı da dinleyelim ama öteki tanrılarımızı da dinlemek zorundayız,” diyorlar. Aslında bu iddiaların altında, Allah’tan, Allah’a kulluktan kurtulup kendi keyiflerince bildikleri gibi bir hayat yaşama arzuları yatmaktadır. Ya da şöyle ifade edelim: Bunlar, Allah’a kulluktan kurtulup ken-di kendilerine, kendi hevâ ve heveslerine tapınmak istiyorlar. Keyiflerinin istediği gibi sorumsuz ve sınırsızca bir hayat yaşamak istiyorlar. Bakıyoruz, bu adamlar Allah’tan başka kendilerinin ilâhları olduklarını iddia ettikleri kimseleri de kendileri seçiyorlar. Seçtiklerini istedikleri gibi yönlendirebileceklerini bildikleri için seçiyorlar. Seçtiklerine, “bizi şöyle şöyle idare ederseniz, sizi seçeriz; değilse sizi seçmeyiz,” diyebildikleri için seçiyorlar. “Bizden şunları şunları istemeyeceksiniz! Bizi şu şu sorumluluklar altına almayacaksınız! Bizden namaz, zekât, tesettür gibi ağır sorumluluklar istemeyeceksiniz! İçki, kumar, fâiz, zina gibi bizim alışık olduğumuz şeyleri bizim için yasaklamayacaksınız! Bize lüks ve müreffeh bir hayat sağlayacaksınız! Biz ne istersek, nasıl bir hayata razıysak onu sağlayacaksınız! Eğer bizim istediğimiz kanunları çıkarır, bizim istediğimiz hayatı hazırlarsanız, Rabb, İlâh olarak biz de sizleri seçer ve sizin bize uygun olarak çıkaracağınız yasalarınıza itaat ederiz,” diyebildikleri için onları seçiyorlar. Onları yönlendirebilecekleri, şartlandırabilecekleri için onları seçiyorlar. Allah’a bunu diyemeyecekleri, Allah’ı istedikleri gibi şartlandıramayacakları için Allah’ı Rabb kabul edemiyorlar. Her şeyi kendi arzularına ve kafalarına göre ayarlamak ve düzenlemek, yani kendi kendilerine, şehvetlerine tapınmak istedikleri için hayatlarından Allah’ı diskalifiye etmek istiyorlar. Bakıyoruz, bugün de bunun yasallaştırılması adına demokrasiye tutunan insanların aynı şeyleri söylediklerini görüyoruz. “Tamam, ilâhlardan bir İlâh olarak Allah’ı da dinleyelim, meselâ hayatımızın iba-det bölümünde. Ama öteki bölümlerinde biraz nefes alabilmek için Allah’tan başkalarını da dinleyelim,” diyorlar. Halbuki bu şirktir. Hayatı parçalamak ve hayatın bazı bölümlerinde Allah’ı, öteki bölümlerinde başkalarını dinlemek şirktir. Halbuki, tevhid, kişinin hayatının tümünde Allah’a teslim olmasıdır. Kendilerini sadece Allah’a kulluğa çağıran, hayatlarının her bir biriminde Allah’ı dinlemeye çağıran Allah’ın elçisi Hûd’a (a.s) karşı diyorlar ki: “Ey Hûd yoksa sen bizi öteki ilâhlarımızdan koparmak için mi geldin? Derdin bu mu senin? Halbuki biz Allah’ın ortaklarının olduğuna inanıyoruz. Bizim hayatımızda söz sahibi başka tanrılarımız vardır.” “Bütün bunlar Allah’ın yarattığı varlıklardır ama bu konuda bize yetkiler vermiş. Kendisinin işleri çok yoğun olduğundan dolayı bizim işlerimizi, siyasal, ekonomik, beşerî, sosyal işlerimizi bize bırakmıştır. İşte biz de bu işlerimizi kendi tanrılarımıza döndüreceğiz,” diyerek Allahu Teâlâ’ya ortaklar bulmaya çalışıyorlar. “Tamam, göklerin, yerin yaratıcısı olarak, yağmurun yağdırıcısı, rüzgarların sahibi olarak Allah’ı kabul ediyoruz ama, Allah’ın böyle büyük işlerin yanında ufak-tefek işlere vakti olmadığı için bu işler bize bırakılmıştır,” diyorlar. Diyorlar ki, “ya Rabbi, bizim ilim adamlarımız var. İlmî işlerimizi biz onlarla halledeceğiz. Senin de bilgin vardır ama neyse, işte devir değişti. Şimdi bizim bilim adamlarımız bu işleri daha iyi hallediyorlar. Ya Rabbi, tamam sen de şifa verensin ama gerçekten asrımızda bizim hekimlerimiz gerçekten çok ilerlediler. Şifa tanrılarımız, hayat tan-rılarımız var ve gerçekten bu işi çok iyi hallediyorlar, anında işe müdahale ediyorlar, beceremediklerini de zaten bir takım sebeplere bağ-lıyorlar, artık sen bu işe karışma!” “Ya Rabbi, sen Mâlikü’l mülksün biliyoruz. Ama şu anda bizim geçici mâliklerimiz, liderlerimiz, ekonomistlerimiz var, bunlar gerçekten bu işi gerçekten iyi biliyorlar. Mallarımızı, mülklerimizi başkalarına peşkeş çekmeyi bunlar gâyet iyi biliyorlar. Bundan dolayı bu işi de sen bırak, bu pis işlere karışma, biz keyfimize göre hareket edelim. Bizim deneyimli hukukçularımız var artık, biz hukuk konusunda Âd dönemini, Medyen dönemini, firavunlar dönemini geri getirdik ve bu hukuk konusunda da artık bu işin zirvesine vardık. Senin kitabına da ihtiyacımız kalmadı, zaten yıllar önce kitabının hükmü de bitmiştir. Şimdi yeni kitaplar edindik, bizim hukuk tanrılarımız da bu işi hallediyor,” diyerek Allah’a nidler, ortaklar bulmaya çalışan insanlar vardır. Bugün de insanlar aynı şeyleri söylüyorlar. Allahu Teâlâ’ya nidler, ortaklar buluyorlar ve onları Allah severmiş gibi seviyorlar. Onların emirlerine, yasaklarına itaat ediyor, Allah’a isyan ediyorlar. Bu şeriklerinin arzularını Allah’ın arzularına tercih ediyorlar. Âd kavmi Allah’ın elçisine karşı, “haydi, eğer bu dediklerinde sadıksan bizi tehdit ettiği şey neyse onu getir. Semâdan başımıza taş mı yağdıracaksın? Azap mı getireceksin? Ne yapacaksan yap bakalım,” dediler. Allah’ın elçisi onlara buyurdu ki: