28. “O zamanlar, Allah’ı bırakıp da O’na yakınlık peyda etmek için edindikleri tanrılar kendilerine yardım etmeli değil miydi? Ama tanrıları onlardan uzaklaştılar. Bu, onların yalanı ve uydurup durdukları şeydir.” Allah’ın yıkımı, Allah’ın helâki ve intikamı kendilerine geldiği zaman ona yakınlık için buldukları tanrıları onlara yardım etmeli değil miydi? Allah berisinde edindikleri ilâhları onlara yardım etselerdi ya! Allah’ı bırakıp da Allah yerine koydukları, yakınlıklarını umdukları varlıklar, kendilerine yaklaşmak için çırpınıp durdukları ya da bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye kendilerinden medet bekledikleri, Allah’a rağmen Allah’a yaklaştıracaklarına inandıkları varlıklar kendilerine yardım etselerdi ya! Kendilerini Allah’ın helâkinden kurtarsaydı ya! Allah berisinde Allah yerine konan, Allah’a yaklaştırabilecekleri umulan, Allah’la kendileri arasında vasıta kabul edilen her şeyi içine alıyor âyet-i kerime. Eğer Allah’a, Allah’ın kitabına rağmen, Allah onaylamadığı halde bir şeyleri bizi Allah’a yaklaşma aracı kabul eder ve onlara karşı farklı davranışlar içine girersek, Allah korusun onları hayatımızda putlaştırmış ve Allah yerine koymuş oluruz. Dikkat ederseniz âyet-i kerimede “âliheten” diyor Rabbimiz. Böyle yapanlar, onları İlâh kabul etmiş demektir. Meselâ neyi aracı yapar insanlar Allah’a yaklaşabilmek için? Para mı? Onu hayatımızda ilâhlaştırmışız demektir. Eğer parayla ilişkilerimizi, parayla münâsebetimizi, paraya bakışımızı Allah’ın istediği biçimde ayarlamazsak, Allah’ın istediği ve razı olduğu yerlerden kazanıp yine O’nun gösterdiği yerlerde sarf etmezsek o zaman para bi-zim hayatımızda putlaşmış demektir. Ama eğer paraya bakışımızı Al-lah’ın istediği biçimde ayarlar ve Allah hatırına ondan vazgeçebilecek bir duruma gelirsek, o zaman para bizim Allah’a yaklaşmamıza vesile olacak demektir. Melekleri, peygamberleri ve sâlih kişileri bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye Allah’ın onaylamadığı bir şekilde ilâhlaştıranlar da böyledir. Tarihin her devrinde insanların genelinde Allah inancı hep var olmuştur. Her dönemde madde ötesi, üstün güç ve kudret sahibi, ya-ratıcı olan Allah inancının var olduğunu ve insanların bu yaratıcıya iman ettiklerini biliyoruz. Ama aynı zamanda bu insanların genelinde şöyle bir kanaat söz konusu idi. Allah vardır, yaratıcıdır, tüm kâinatı o yaratmıştır, kendilerini de O yaratmıştır, O yücedir. Ama bu yüce varlıkla insanların doğrudan doğruya irtibat kurmaları mümkün değildir. Onun içindir ki bu yüce varlıkla insanların irtibatlarını sağlayacak aracılara ihtiyaç vardır. İşte bu durumda bazı aracıların bulunması kaçınılmazdır. Bu yüce varlıkla irtibat sağlamak için bir kısım varlıklar geliştirmişler ve kendilerine kulluk yapmaya, emirlerini dinlemeye başlamışlardır. Veya kendilerini yüce varlıklar bilip Allah’a karşı şefaatçi kabul etmeye, kendilerini Allah’a yaklaştıracaklarına inanıp kendilerine harikulâde sıfatlar yüklemeye çalışmışlardır. Bu varlıkları Allah sever gibi sevmeye, onlar hatırına Allah hatırını ayaklarının altına almaya, Allah-a yapmaları gerekenleri kendilerine yapmaya, kendilerinde güç, kuvvet görerek sıkıntılı anlarında dua edip imdatlarına çağırmaya başla-mışlardır. Karşılarında mest olup secdelere kapanmışlar, kalplerinin derinliklerinde kendilerine yer verdiği yüce varlıklar haline getirmişlerdir onları. Hattâ Allah ne derse desin hiç önemli değil, yeter ki onları üzmeyelim diye önlerinde eğilmişler. İşte Allah’a, Allah’ın kitabına rağmen, Allah’ın bu konuda her hangi bir onayının olmamasına rağmen insanların hayatlarında putlaştırdıkları bu konuma getirdikleri tüm peygamberler, tüm melekler, tüm sâlih kişiler, tüm liderler, tüm efendiler, tüm eğlence tanrıları, tüm sanatçılar birer put ve ilâhdır. Ama peygamberler ve sâlih kişilerle ilişkilerimiz Allah’ın belirlediği yasalar çerçevesinde olursa, o zaman onlarla beraberliğimiz el-bette bizim Allah’a yaklaşmamıza vesile olacaktır. Sâlihleri örnek almak, onların Kur’an ve sünnet istikâmetindeki uyarılarını dinlemek, onların sâlih amellerine yönelmeye çalışmak zaten Allah’ın onayladığı bir şeydir. Ama eğer insanlar bu konuda Allah’ın ölçülerini değiştirir veya bu sâlih kişilere yakınlık ölçülerini kendileri belirler ve Allah’ın is-temediği biçimde bu sâlih kişileri kendilerinden medet beklenen, kendilerine dua edilen, darda kalınca kendilerine yalvarıp yakarılan, sebepler üzerinde kendilerinde güç, kuvvet görülen varlıklar yerinde görmeye başlarsa, Allah korusun işte bu onları ilâh yerine koymadır. İster hayatta olsunlar, isterse vefatlarından sonra insanlar bu sâlih ki-şilere dua etmeye yönelsinler, tıpkı Hristiyanların Hz. Îsâ’yı ilâhlaştırdıkları gibi onlar da bu zatları ilâhlaştırmış olur. Ama eğer bu sâlihlerle ilişkilerimiz Allah’ın belirlediği ölçüler içinde olursa, o zaman onlar bizim Allah’a yakınlaşmamıza sebep olacaktır. Meselâ insan istediği kadar peygamberi sevdiği, saydığını iddia etsin, istediği kadar ona methiyeler söyleyerek rüyalarında görmeye çalışsın, onunla ilişkileri Allah’ın istediği gibi değilse bütün bunlar Allah’a yaklaşmasına sebep değildir. Yani Allah’ın istediği biçimde peygamberi kendisine örnek al-mıyorsa, peygamberin sünnetini tanıma yolunda değilse, peygamberin dâvâsını müdafaadan yana, onun misyonuna sahip çıkmadan yana, onun gibi yaşamadan yana bir çabası yoksa, onun Allah’a yaklaşmasına sebep değildir bu yaptıkları. Unutmayalım ki onun sünnetine ittibâ bizi Allah’a yaklaştıracaktır. Hattâ biliyoruz ki kıyâmet günü kendi dostlarından zannettiği kimi insanlara, Allah’ın Resûlü Kevser-den ikram etmek isteyecek, bunun üzerine Rabbimiz şöyle buyuracaktır: “Ey peygamberim onlara ikram edemezsin!” Peygamberimiz buyuracak ki, “ya Rabbi bunlar benim ümmetim, bunlar benim dostlarım.” Rabbimiz buyuracak ki, “evet ama senden sonra senin yoluna uymayan neler ihdas ettiler bir bilsen!” Bundan da anlıyoruz ki, yoluna, sünnetine ittibadan uzaklaşanlara peygamberin kendisi bile bir şey yapamayacaktır. Peygamberle ilişkimiz Allah’ın belirlediği çerçeve içinde olmaz-sa, bu bile bizim Allah’a yaklaşmamıza sebep değildir. Kitapla ilişkimiz eğer Allah’ın istediği şekilde değilse, bu ilişkimiz bizim Allah’a yaklaşmamıza sebep değildir. Eğer kitabı anlamaya yanaşmadan, o-nunla hayatı düzenleme endişesi duymadan sadece okumaya çalışıyorsak, bu hareketimiz de bizi Allah’a yaklaştırmayacaktır. Kitapla böyle bir beraberlik Allah’ın istediği bir beraberlik değildir. Din anlayışımız, dinle ilişkimiz Allah’ın istediği biçimde değilse, meselâ din bir vicdan işidir, bu yüce müessese hayata karıştırılmamalıdır, din siyasete karıştırılmamalıdır şeklinde sadece müslümanlığımızın ispatı söz konusu olunca ağzımıza aldığımız ama hayatımıza karıştırmadığımız bir din sahibiysek, bu din de bizi Allah’a yaklaştırmaktan çok uzak bir dindir. Kısacası peygamberleri de putlaştırmayacağız. Kur’an-ı Kerîm tarih içinde böyle peygamberlerin, sâlih kişilerin, meleklerin putlaştırıldığını ve kıyâmet günü de bu insanlar tarafından putlaştırılan sâlih kulların onların kendilerine yaptıkları bu çirkin muameleyi reddedeceklerini anlatır. Ama bu putlaştırılanlar sadece insanlar olmamıştır. Başka şeyler de putlaştırılmıştır. Allah yerine ikâ-me edilen moda, âdetler, töreler, onlar hatırına Allah hatırının çiğnendiği her şey ilâhtır. Allah sever gibi sevilenler ve uğrunda can ve mal feda edilen toprak, sancak, vatan, millet, bayrak, lider, önder, sistem gibi şeylerin tamamı insanların geliştirdikleri putlardır. Gelenekler, atalar yoluna kulluk ve toplumda putlaştırılıp Allah sisteminin yerine ikâme edilen ırk, renk, belli siyasal ve ekonomik görüşlerin tümü birer puttur. Kur’an-ı Kerîme baktığımız zaman şunu görürüz: İnsanlar mahiyetini anlayamadıkları, iç yüzünü tam değerlendirip kavrayamadıkları bazı şeylerin tehlikesinden korkmaları veya bazı varlıklara aşırı sevgileri, ya da bazı varlıkları kendileri için Allah katında şefaatçi kabul etmeleri sebebiyle, kendilerini Allah’a yaklaştıracakları ümidiyle veya bazı varlıklara aşırı sevgileri sebebiyle onlara tapınma, onlara saygı duyma ve onları kutsallaştırma süreci içine girmişlerdir. Meselâ Nisâ sûresi 117. âyetinde anlatıldığına göre insanların aşırı tutkuları sebebiyle dişileri putlaştırdıklarını görüyoruz: “Siz Allah’ı bırakıp da bize ne fayda, ne zarar vermeye güç yetiremeyen âcizlere dua ediyordunuz. Yeryüzünde onları etkili, yetkili varlıklar biliyordunuz. Allah yasalarını bırakıp onların yasalarını uygulamaya çalışıyordunuz. Başınız dara geldiği zaman aman yetişin! Kurtarın bizi!” diye onlara dua ediyor, dâvetiye çıkarıyordunuz.” Dua, dua edileni büyük tanımak, onu büyüklük mevkiine oturtmak, onun bizim hayatımızda gücünü, kuvvetini, etkinliğini kabul etmek demektir. Daraldığımız, bunaldığımız bir anda birisine dua ediyor ve ondan bir şeyler bekliyor, onu imdadımıza çağırıyorsak, onu bu işe muktedir kabul ediyoruz demektir. Bu sebepler âleminde onun müessir olduğunu kabul ediyoruz demektir. Bizler, kâinatta her çağıranın çağrısına icabet edecek, her dua edenin imdadına yetişebilecek bir tek varlık biliyoruz, o da Allah’tır. Her dua edeni duyan, her duyduğuna icabet edip imdadına yetişen Rabbimiz dururken, onu bırakıp da yeryüzünde çağıranın çağırmasını duymayan, duyamayan, duysa bile onun imdadına yetişme gücüne sahip olmayan, ne bize, ne de kendilerine hiçbir menfaat ve zarar sağlama imkânına sahip olmayan bizim gibi âciz varlıklara mı dua edelim? Daraldığımız zaman, bunaldığımız zaman, aman yetişin ey efendim! Yetiş ey filân ey falan! diye bizim gibi âciz varlıkları mı imdadımıza çağıralım? Ki bu varlıklar kendilerine dua edip yardıma çağırdığımız zaman bize hiçbir fayda sağlama imkânına sahip olmadıkları gibi, kendilerini terk ettiğimiz, kendilerini reddettiğimiz zaman da bize hiçbir zarar vermeyeceklerdir. Şimdi biz bu tür âcizlere dua ederek böylece Allah bizi hidâyete ulaştırdıktan sonra topuklarımızın üzerinde gerisin geriye şirke mi dönelim? Allah bize doğru yolu gösterdikten sonra Allah’tan başkalarını imdadımıza çağırarak müşriklerden mi olalım? Allah diyor ki, hani dua ettikleriniz, Allah berisinde ilâh bildikleriniz nerede? Allah’ın azabı gelince sizi neden kurtarmıyor onlar? Neden imdadınıza yetişmiyor o tanrılar? Bu tanrılarınız sizi kurtarmalı deği miydi? Ama tanrıları onlardan uzaklaşıp gitmişlerdir. Zaten onlar hiçbir zaman tanrılığa lâyık varlıklar değildi. Onlar, onların kendi kendilerine uydurdukları, iftira ettikleri şeylerdi.