7. “Âyetlerimiz onlara açıkça okunduğu zaman inkâr edenler, kendilerine gelen gerçek için: “Bu apaçık bir büyüdür” derler.” Âyetlerimiz onlara okunduğu (telâ) zaman. Telâ sadece okumak değildir. Gözleriyle, kalpleriyle, dilleriyle ve akıllarıyla onlara âyetlerimizi izlettirdiğimiz, peygamberler vasıtasıyla metlûv âyetlerimizi, uzuvlarıyla meşhûd âyetlerimizi onlara arz ettiğimiz zaman, kâfirler kendilerine sunulan bu gerçekler için “bu apaçık bir sihirdir,” derler. Allah’ın bu âyetleri haktır, gerçektir ama kâfirler onu gerçek dışı kabul ediyorlar. Allah’ın Resûlü onlara Allah’ın âyetlerini arz edince, Mekkeli müşrikler kesinlikle bunun insan sözü olmadığını, olamayacağını, in-san üstü harikulâde bir söz olduğunu anlıyorlardı. Çünkü o güne kadar pek çok hatip, pek çok şair görmüşlerdi. Bunlardan hangisi söyleyebilmişti bunu? Hiçbirisinin böyle sözleri söyleyebilmesi mümkün değildi. Kendi içlerinden birisi olan Muhammed bin Abdullah’ın da böyle bir sözü söylemesi mümkün değildi. Çünkü o da aralarında doğup büyümüştü. Çocukluğundan beri tanıyorlardı onu. Kur’an’ın kesinlikle bir insan sözü olmadığını biliyorlardı ama onu reddetmekte de kararlıydılar. Onun için de söyleyebilecekleri bir tek şey kalmıştı, o da bunun bir sihir olduğuydu. Kur’an-ı Kerim’e şiir dediler, sihir dediler, evvelkilerin masalları dediler, insan sözünden başkası değildir dediler. Dediler ama buna kendileri de inanmadılar. Çünkü eğer Kur’an şiirse o zaman ondan bu kadar korkmanın anlamı ne? Piyasada yığınlarla şiir söyleyip duran insan vardı. Bunların hangisinin arkasına bu kadar insan düşmüştü? Yok eğer Kur’an sihirse ve onu size getiren Peygamber bir sihirbazsa, piyasada bu kadar sihirbaz var, bunlardan hangisinden bu kadar korkulmuş, hangisine karşı bu kadar tedbir alınmıştır? Dediler ki bu bir sihirdir ve peygamber de bir sihirbazdır. Peki şimdiye kadar hangi sihirbaz bunları gösterebilmişti? Hangi sihirbaz bu sözleri söyleyebilmiş? Hangi sihirbaz bunu becerebilirdi? Hangi sihirbaz kendisine mutlak ceza verecek olan yeryüzünün en zalim ve en güçlü ordusuna sahip olan bir kralın sarayına böyle bir cesaretle girebilmişti bu güne kadar? Şimdi böyle zalim bir idarecinin karşısında hangi sihirbaz bir asayı yılan haline getirebilirdi? Hangi sihirbaz bir el çabukluğuyla, bir göz işaretiyle koskoca bir ülkeyi açlık ve felâkete sürükleyebilirdi? Hangi sihirbaz bir ülkenin tamamının evlerine kurbağalar, çekirgeler, bitler doldurabilirdi? Hangi sihirbaz tüm suları kan haline getirebilirdi? Bu güne kadar hangi sihirbaz becerebilmişti bütün bunları? Hattâ Mü’min sûresinde anlatıldığına göre, Firavun, Allah’ın bu güçlü elçisine karşı şöyle diyordu: “Sen bizi sihrinle yurdumuzdan çıkarmaya, bizim dinimizi değiştirmeye ve Mısır’ın yönetimini eline geçirmeye mi geldin?” Oysa, o güne kadar hiç bir sihirbazın sihir gücüyle bir memleketi fethettiğinin görülmediğini biliyorlardı. Sihirbazlar sadece Firavun’dan mükafatlar alabilmek için onun ayaklarını öpmekten başka bir şey yapmamışlardı, bunu çok iyi biliyordu. Onun içindir ki, Firavu-n’un hem “sen bir sihirbazsın” demesi, hem de arkasından “sen benim krallığımı ele geçirmek istiyorsun” demesi, onun kafasının ne denli karıştığını göstermektedir. Peygambere sihirbaz ve peygamberin getirdiği âyetlere de si-hir diyen Firavun ve Mekke müşriklerinin bu yaptığı, bir çifte standarttı. Bu, onların tüm bunları Allah desteğiyle gösteren bir peygamber olduğunu anladıklarını, ama saltanatlarının, statülerinin yok olmasından endişe ettikleri için onu reddetmeye çalıştıklarını göstermektedir.