72. “Doğrusu Biz, sorumluluğu göklere, yere, dağlara sunmuşuzdur da onlar bunu yüklenmekten çekinmişler ve ondan korkup titremişlerdir. Pek zalim ve çok cahil olan insan ise onu yüklenmiştir.” Muhakkak ki biz emâneti göklere, yere, dağlara sunduk, ar-zettik, teklif ettik. Onlar, o gökler, yerler, dağlar onu yüklenmekten, onu kabulden yüz çevirdiler. Ondan tedirgin oldular. Ondan korkup titrediler. Nasıl olur da biz bu ağır yükü, bu zor yükü yüklenebiliriz, nasıl olur da biz bu yükün altından kalkabiliriz, dediler. Ama insanoğlu onu yükleniverdi. Ey insanoğlu dikkat et! Ey insan cinsi iyi anlayın! Bakın göklerin, yerin ve dağların yüklenemediği, korkup kaçındığı bir yükü, bir sorumluluğu sen yüklenmişsin. Sen almışsın, sen kabullenmişsin. Peki insan oğlunun sırtına aldığı bu yük, bu sorumluluk nedir? Bu emânet iradedir, sorumluluktur, özgür bir şekilde hakla bâtıl arasından, imanla küfür arasından, kullukla, itaatle isyan arasından birini seçmektir. Müslüman ya da kâfirlikten birini tercih etmektir. Allah’a itaat ya da isyandan birini seçmektir. Zaten bu dünyanın, dünyadaki bu hayatın temeli de bunun üzerine bina edilmiştir. Eğer bizler de bunu kabul etmemiş olsaydık, bizler de tıpkı şu kabul etmekten çekinen varlıklar gibi iradesiz olurduk, sorumluluğumuz olmazdı, yükümüz olmazdı. Allah bizi niçin yaratmışsa, bize nasıl bir görev yüklemişse sadece onu bilir, sadece onu yapardık ve ondan başkasını tercih yetkimiz olmazdı. Secde halinde olurduk hep Rab-bimize. Ama şimdi öyle bir sorumluluk almışız ki, bu ya bizi göklerin, yerlerin, dağların, taşların ulaşamayacağı cennetlere götürecek, ya da bizi meleklerin bile bize secde etmelerine kadar götürecek. Tüm bu varlıkların bizi efendi bilip bize teslim olmasına kadar götürecek, ya da bu emânet bizi hayvanlardan, dağlardan, taşlardan daha aşağı mahlûklar yaparak cehennemin dibine kadar götürecektir. Unutmayalım ki bu durumu kendimiz seçtik, kabullendik. Herkese arz edilen bu yükü, bu sorumluluğu sadece insan kabul etmiş. Tabiî Allah bizi bunu kabul edecek şekilde yarattı, büyük irade O’dur ve biz de işte bu büyük iradenin doğrultusunda bu sorumluluğu yüklenmeyi kabul ettik. Evet ya Rabbi, bu yükü biz kabul ettik, İslâm yükünü, kulluk yükünü, risâlet yükünü, yeryüzünde senin halîfen olma yükünü ver bize, dedik. Eğer biz kendi irademizle kabullendiğimiz bu emânete riâyet edersek, irademizi, seçimimizi kulluktan yana, itaatten yana, İslâm-dan yana kullanır, Allah ve Resûlü’nün istediği bir hayatı, kendi irademizle aldığımız bu yükün bilincinde bir hayat yaşarsak, kesinlikle kazananlardan olacağız, dünyanın en şerefli, en akıllı konumunda olacağız ve sonuç dünyada güzel bir hayat, âhirette de cennet olacaktır. Ama Allah’ın göklere, yerlere, dağlara teklif ettiği bu emâneti yüklenmekle birlikte, bu sorumluluğun altına girmekle birlikte hain olur, emânete hıyanette bulunur, Allah’a isyanı tercih eder, Allah’ın verdiği bu iradelerimizle Allah’a savaş açar, yeryüzündeki hiçbir insana bile kafa tutmaya gücümüz yetmezken Allah’a kafa tutmaya kalkışırsak, o zaman da zalim, cahil oluruz ve kendi belâmızı kendimiz buluruz Allah korusun. (Burada irade ve emanetle ilgili dinleyicilerden bir soru soruldu) Arkadaşımızın sorduğu soruyla alâkalı şunları söyleyelim inşallah: Emanet; tekâlüf-i ilâhiyedir. Farz, vacip, sünnet, haram, mekruh gibi C. Hakkın dininin evamiri ve nevahisidir. Emanet; kulun mükellef olabilme özelliğidir. Emanet; esas itibariyle irade demektir, seçim gücü demektir. Çünkü irade kişinin sorumlu tutulmasının temel kaynağıdır. Yâni irade olmasa kişiyi yaptıklarından ve yapmadıklarından ötürü cezalandırmak veya mükâfatlandırmak abes olacaktır. Çünkü irade olmasaydı zaten yapmak zorunda olacaktı o yaptıklarını. Melek öyledir. Aslında insanın fiillerini yaratan, her şeyi yaratan Allah’tır, ama biz Allah’ın bizim adımıza neleri yaratmasını istememiz sebebiyle sorumluyuz. Meselâ namaz kılan bir mü’minin namaz kılma eylemini, gücünü yaratan da, içki içen birinin içki içme gücünü, eylemini yaratan da Allah’tır. Yâni günâhı da, sevabı da yaratan, bunları işleyen kişilere güç ve imkân veren Allah’tır. Lâkin insan kendisiyle alâkalı neyin yaratılmasını istemişse, iradesini ne tarafa kullanmışsa elbette onun karşılığını görecektir. Ondan sorumludur. Ama yine bilelim ki, bizim adımıza yaratılan her şey bizim ira-demizle olmamaktadır. Meselâ bizler iradelerimizle çocuğumuz olsun istiyoruz, çok malımız olsun istiyoruz, ama bazen bunlar verilmeyebiliyor. Ama eğer bu isteklerimiz hayırlı şeylerse elbette bu isteklerimizin sevabını göreceğiz. Meselâ irademizle aman çocuğumuz olmasın diye her türlü İslâm dışı tedbire baş vurup dururken, sonunda istemediğimiz halde çocuğumuz olmuşsa, istemediğimiz için onun sevabından mahrum kalacağız. Veya meselâ bir müslüman içki içmek iste-miyor. İradesini bu yönde kullanıyor. Ama buna rağmen birileri onun şakağına tabancayı dayayarak ölüm tehdidiyle zorla içirmişse, elbette o müslüman zoraki icra ettiği bu eyleminin karşılığını içki içmemiş olarak görecektir. Sorunun ikinci bölümü, emanetin kaldırılacağına dair hadisti değil mi? Benim bildiğim bu hadisi bize nakleden sahabe Huzeyfe efendimizdir. Resûlullah aleyhisselâmın mümtaz ashabından birisidir. Allah’ın Resûlü bu zata bazı sırları söylüyordu. Bu zat der ki; ben peygamberimize hep fiten konularından sorardım. İşte o hadislerinden birisi olarak Resûlullah efendimiz bana; “bir gün gelecek yeryüzünden emanet kaldırılacak” buyurdu der. Bunu nasıl anlayacağız? Sanki bir adam uyur ve onun kalbinden emanet duygusu kaldırılır. Sonra onu görürsün ve zannedersin ki onda emanet duygusu vardır. Halbuki zerre kadar bir emanet duygusu kalmamıştır onda. Ancak emanetten bir iz kalmıştır. Bundan sonra insanlar o hale gelmişlerdir ki; alış veriş ederler, fakat hiç birisinin emaneti eda etme niyeti yoktur. Öyle ki falan kabilede, filan şehirde emin birisi varmış denecek ve parmakla gösterilecek kadar az kalacak. İşte şu anda bakıyoruz, adam babasına bile kazık atıyor. Herhangi bir kimse hakkında; o adam ne kadar iyidir denir, halbuki kalbinde emanet duygusunun büyüklüğü şöyle dursun, varlığından bile söz edilemez. Dün; yahu filan şehrin valisi ne kadar iyi, benim hakkımı falanlardan alıverdi denirken, bakıyoruz bugün valisi hırsız, polisi hırsız, bekçisi hırsız. Hakkını alıvermek şöyle dursun, imkân bulsa kendisi yiyecek durumda. Öyle değil mi? Alış veriş müslümanla yapılır. Ama şu anda ciğeri beş para etmeyen yahudileri tercih ediyor insanlar. Bunun sebebi Müslümanlarda emanet duygusunun pörsümesi değil de nedir? Acaba Rabbimiz niye böyle yaptı? Niye bize özgürlük verdi? Niye bize diğer varlıklardan farklı olarak seçim hakkı tanıdı? Niye bu emâneti bize yükledi? Niye bu emânete biz talip olduk? Şunun için: