14-15. “Arınmış olan, Rabbinin adını anıp namaz kılan, saadete erişecektir.” Tezekkî eden, kendini temizleyen, küfürden, şirkten, riyadan, haramlardan kaçan muhakkak kurtuldu. Kurtuluşa erdi. Bu tezkiyeyi şöyle anlıyoruz: Belirtmek gerekir ki, insanı tezkiye edip arındıran önce Allah-tır. Çünkü faili mutlak O’dur. Yani tezkiyeyi, tezekkî’yi, arınmayı, temizlenmeyi ortaya koyan Allah olduğuna göre, elbette bunun yolunu, usûlünü, kuralını ortaya koyan da O’dur. Allah’ın tezkiye budur dediği tezkiyedir. O’nun gösterdiği yol temizlenme ve arınma yoludur. Rab-bimizin tarifinin dışındaki tüm yollar bâtıldır, boştur. İnsanlar bugün kendilerince bir kısım tezkiye yolları, temizlenme usûlleri geliştirmişler. Allah’ın tarifine uymayan bu yolların hepsi bâtıldır. İkinci olarak tezkiye eden, arındıran Allah’ın elçileridir. Kur’an-ı Kerîm’de elçilerinin tezkiye görevine ve yetkisine sahip olduklarını anlatır Rabbimiz. Bakın bu hususu anlatan âyetlerden birisi şöyledir: “Andolsun ki Allah, inananlara, âyetlerini okuyan, onları arıtan, onlara Kitab ve hikmeti öğreten, kendilerinden bir peygamber göndermekle iyilikte bulunmuştur. Halbuki onlar, önceleri apaçık sapıklıkta idiler.” (Âl-i İmrân 164) Demek ki Peygamberin görevlerinden birisi de ümmetini tezkiye etmek, insanları arındırıp tertemiz hale getirmektir. Küfürden, şirkten, nifaktan, cahiliyeden insanları arındırmak, onların vicdânlarını, kalplerini, düşüncelerini, niyet ve amellerini, aile hayatlarını, sosyal ve içtimaî yaşantılarını, hayat programlarını temizlemektir. O halde bir Müslüman yirmi dört saatlik hayatını Allah’ın Kitabına ve Resûlü’nün sünnetine göre yaşarsa hayatını temizlemiş demektir. Bir toplum da hayatını bu kitaba ve bu kitabın pratiği olan Peygamberin sünnetine, peygamberin hayat anlayışına göre yaşarsa o toplum da temizlenmiş demektir. Öyleyse tezkiye bu kitaba göre bir hayat yaşamaktır. Tezkiye, vahiyle hayat yaşamaktır. Tezkiye, Allah’ın istediği hayatı yaşamaktır. Allah’a, Allah’ın istediği biçimde kulluk yapmaktır. Kitabın ve Peygamberin görevi buysa, bizim de görevimiz bu olmalıdır. Biz de kendimize ve topluma Allah’ın âyetlerini okuyacağız, tıpkı Allah’ın elçisi gibi toplumda bu âyetleri öğrenmek isteyenlere öğ-reteceğiz, bilmek ve böylece temizlenmek isteyenlere bu kitabı bildireceğiz. Kadın-erkek, genç-ihtiyar, köylü-kentli herkese bu Kitabı okuyacağız. Zaten bu insanlar Kur’an’ı tanıyorlar, zaten okuyorlar, zaten îman ediyorlar. Neden onlara yeniden okuyacağız, demeyeceğiz. Çünkü Kur'an Müslüman’a da uyarıdır, kâfire de uyarıdır. Bilelim ki Kur'an, Müslüman’a hatırlatmadır, kâfire de uyarıdır. Öyleyse bunu mutlaka biz de gerçekleştireceğiz. Bu okuduğumuz insanlar arasından öğrenmek isteyenlere öğreteceğiz. Kur'an’ı pratikte yaşamak isteyenlere de işte kitabın pratiği budur diye onun pratiğini de göstereceğiz ve böylece hem kendimizin, hem de o insanların temizlenmesini, arınmasını ve Allah’ın istediği hale gelmesini sağlamış olacağız. İşte Peygamber (a.s.), insanları her türlü bâtıl düşüncelerden, efsanelerden temizleyerek onları apaçık îmana ve hidâyete ulaştırıyor. Bu tezkiye konusunu Nâziât sûresi de şöyle anlatır: “Tuva’da, kutsal bir vadide, Rabbi ona şöyle hitap etmişti: “Firavun’a git; doğrusu o azmıştır. Ona de ki: “Arınmağa niyetin var mı? Rabbine giden yolu göstereyim ki O’na saygı duyup korkasın.” (Nâziât 1620) Bir zamanlar Hz. Mûsâ, Rabbinin emriyle Firavun’un ayağına gitmişti de ona: “Ey Firavun! Var mısın, haydi temizleyeyim seni! Hay-di istersen seni tezkiye edeyim! Temizleyeyim seni! Seni tezkiyeye, temizlenip arınmaya götüreyim mi? Sana tezkiye yolunu göstereyim mi? İstersen gel senin yolunu Rabbine çıkarayım! Rabbine, temizlen-meye giden yolu göstereyim!” demişti. İşte tezekkî budur. İşte tezkiye, arınma budur. Rabbe giden yola girmek, Rabbe kulluk yoluna girmek, Rabbin koruması altına girmek ve Rabbin istediği hayata talip olmak… Değilse, işte nefis tezkiyesi için bir kenara çekileceksin, eline tesbihi alacaksın, şunları şunları yapacaksın vs, vs. Hayır, tezkiye bu değildir. Allah’ın dediklerini yapacaktır kişi ancak o zaman tezkiye olur. Allah’ın dediği gibi vahiyle tanışacak, tanıştıkça hem niyetlerini, hem düşüncelerini, hem bakışlarını, hem de amellerini bu tanıştığı vahiy doğrultusunda temizleyecektir. İşte o zaman tüm hayatı vahiyle yıkanmış ve temizlenmiş olacaktır. Vahye göre malın temizlenmesi, tezkiyesi Allah’ın dediği gibi kazanıp harcamakla, zekât ve infakladır. Yani mala ilişkin temizlik an-cak Allah’ın gösterdiği şekilde olur. Gerek kazanma, gerekse harcama konusunda vahye mutabakat etmeyen, Allah’ın istediğine uygun hareket etmeyen bir kişinin malı temiz değildir. Gözün temizlenmesi, gözün vahye mutâbık kullanılmasıyla mümkün olacaktır. Onun Allah’ın bakılmasını, görülmesini istediği yerde kullanılması, yani hakkı görmekte, hakka bakılmakta kullanılması, Allah’ın metluv ve meşhud âyetlerinin okunmasında kullanılması gözün tezkiyesidir. Başın temizlenmesi, başkalarına göstermemek ve kocasına süslenmektir. Yoksa her gün şununla yıkamak, şu şampuanı kullanmakla değildir. Ağzın temizlenmesi hakkın sözcüğüyledir. O ağzın Allah’ın istediği biçimde vahyin sözcülüğünde kullanılmasıdır. Yoksa filan macunu kullanmakla, falan estetik ameliyatla değildir. Kalbin, nefsin tezkiyesi de kişinin eylemlerinde, kavil, fiil ve davranışlarında niyetini Allah’ı halis kılmasıyladır. Tüm yaptıklarında, tüm konuştuklarında Allah için niyet taşır hale gelmesidir. Çünkü kalp, niyet makamıdır. Kalp, kabul ve ret makamıdır. İşte kalbin tertemiz ol-ması budur. Kalp temizliği Allah’ın istediği biçimde olur. Bu konuda kendi kendimize bir kısım usuller koymaya hakkımız yoktur. Hz. Mûsâ, Allah'tan emir alır almaz hemen Firavun’a gitti ve bakın şöyle dedi: “Gel îman et ey Firavun! Îman et de temizlen! Allah yoluna gir de arın! Var mısın gel seni tezkiye edelim! Seni küfürden, şirkten, isyandan, Allah’a kafa tutmaktan, tâğutluktan kurtaralım! Gel seni hevâ ve heveslerine tapınmaktan, Allah karşısında bilgi ve güç iddiasında bulunarak kendi hayat programını Allah’ınkine tercih edişten kurtaralım. Yani Firavunluğunu, Firavunlaşmanı bitirelim! Firavunluğuna bir son verelim!” Tezkiye budur işte. Tezkiye, Firavunluğa son verip Allah’a kul-luğu gerçekleştirmenin adıdır. Yani kendi kendini putlaştırıp, hayat programını Allah’a sormadan yaşamaktan vazgeçip, vahiyle diyalog kurmanın adıdır. Kitaptan habersiz bir hayat yaşamaktan vazgeçip ki-tapla tanışmanın adıdır. Peygamberi tanımadan bir hayat yaşamayı bırakıp, peygamber örnekliliğinde bir hayata talip olmaktır tezkiye. İşte Kur’an’ın anlattığı tezkiye budur. Bakın elçisi Hz. Mûsâ’nın şöyle dediğini anlatıyor Rabbimiz: “Ey Firavun! Gel seni Rabbine ileteyim! Seni Rabbini bilmeye, Rabbini tanıyıp O’nunla diyalog kurmaya ileteyim de O’ndan korkasın, haşyet duyasın. O’nun koruması altına girerek O’nun istediği gibi bir hayat yaşayasın!” Zira Rabbi bilmeyen O’na karşı saygı duymasını da bile-mez. Rabbi tanımayan bir insanın arınması, temizlenmesi de mümkün değildir. Hani “Nefsini tanıyan Rabbini da tanır.” Diyorlar ya, hayır bunun aslı tam tersidir. “Rabbini tanıyan nefsini tanır” demek Kur’an’ın ortaya koyduğu gerçektir. Çünkü biz nefsimizi de, onun tezkiyesini de Rabbimizden öğreneceğiz. Bu konuda başka bir kaynağımız yoktur. O halde Tezkiye, Rabbi bilmeye bağlıdır. Rab-bi bilmenin yolu da Kitap ve Sünnetten geçer. O halde Tezkiye, Kitap ve Sünneti tanımak demektir. Kitap ve Sünneti tanımayan birinin nefsini tezkiye iddiası da boştur. Nitekim âyetin devamında buyruluyor ki: Sonra da Hz. Mûsâ, Firavun’un tezkiyesinin gerçekleşmesi için ona büyük âyetleri gösterdi. Ona büyük mûcizeler, âyetler gösterdi. Öyleyse tezkiye Allah’ın âyetleriyle gerçekleşecektir. Biz de Rabbi-mizin âyetlerini görerek, Rabbimizin âyetleriyle tanışarak kendimizi tezkiye edip arındırmak zorundayız. Bizler de bu âyetlerle kendimizi arındırdığımız gibi, kendi tâğutluklarımızı bu âyetlerle temizlediğimiz gibi, Allah’ın elçileri gibi Firavunlara gideceğiz. Biz de çağdaş Firavunlara gideceğiz ve Rabbine gel diyeceğiz. Gel Rabbinin kitabına diyeceğiz. Bize gel! Bizim gibi ol! Bizim gibi yaşa! Bize bak! Bizi örnek al! Bizim yolumuza, bizim metodumuza, bizim hizbimize, bizim partimize, bizim cemaatımıza gel demeyeceğiz. Ya ne? Gel Rabbine! diyeceğiz. Gel Rabbinin dinine! Gel İslâm’a diyeceğiz. Zira unutmayalım ki bizimki hiçbir zaman temel değildir. Allah bizim metodumuzun dışında da farklı yollar tarif ediyor çünkü. Sonra insanları İslâm’a, Kuran’a ve Peygambere değil de ken-dimize çağırırsak, insanlar bizde çakılır kalırlar ve bizi bir adım öteye geçemezler, bunu da unutmayalım. Bakın bundan sonraki âyetinde Rabbimiz bu tezkiyenin yolunu şöylece tarif ediyor: Allah’ı zikreden, Allah’ın kitabını, Allah’ın âyetlerini, Allah’ın emir ve yasaklarını, Allah’ın hayat programını sürekli aklında, hayatında canlı tutan, onlarla yol bulmaya, hayatını düzenlemeye çalışan ve bunu da namaz olarak ikame eden kişi kurtulmuştur. Yani namazla Allah’tan sürekli mesaj alan ve hayatını bu mesajla düzenleyerek, bu mesajı amele dönüştürerek onu unutmamaya çalışan kişi kurtulmuştur. Çünkü Rabbin adını anmak hayatın her bir kademesinde Allah’ın istediklerini hatırlayıp icra etmektir. Meselâ tuvalette hatırladınız Allah’ı, o anda ne istiyor bizden? Sol eli kullanmamızı, orada bir şey yi-yip içemememizi, kıbleye dönmememizi istiyor. İşte bunu uygulamak orada Allah’ı zikirdir. Veya yemeğin başında Allah’ı zikir, o anda Allah’ın bizden istediklerini hatırlayıp uygulamaktır. Ne ister Allah o anda bizden? Besmele çekmemizi, sağ elle yememizi, önümüzden yememizi, acıkmadan oturmamamızı, doymadan kalkmamızı, çevrede açlar varsa onları da çağırmadan oturmamamızı ister. İşte sofranın başında bunları hatırlamak değil sadece, uygulamaya koymak da zikirdir. Veya meselâ elbiseyi giyinirken hatırladınız Allah’ı. Ne ister Allah bizden? Besmele çekmemizi, sağdan başla-mamızı, geniş giyinmemizi, vücut hatlarımızı belli etmeyecek model giyinmemizi ister. İşte o anda bunları uygulamak zikirdir. İşte böylece Allah’ı zikredeceğiz, Allah’ın istediklerini hatırlayacağız, ama bunu da namazla, O’ndan aldığımız mesajla gerçekleştireceğiz. Yani Allah’ın bizden ne istediğini vahiyle diyalog kurarak öğreneceğiz. Evet, demek ki birinci olarak Allah’ı ve O’nun bizden istediklerini hatırda canlı tutmak arınmak sebebiymiş. İkinci olarak da namaz anlatılıyor. Demek ki namaz da tezkiye, arınma sebebiymiş. Namaz sahibi mü’min arınan kişiymiş. Namazın düzgünlüğü hem bu dünyada bir arınma sebebidir, hem de öbür tarafta kurtuluş sebebidir. Bu konuda Resûlullah Efendimizin bir hadisini okuyayım inşallah. “Kulun kıyamet günü ilk hesaba çekileceği namazdır. Eğer o düzgün çıkarsa diğer amelleri de düzgün olur. Eğer o bozuk çıkarsa diğerleri de bozuk olur” Yâni bir adamın dost mu düşman mı, iyi mi kötü mü, hayıtlı mı şerli mi olduğunu düşüneceksiniz, bu hadise göre onun namazına ba-kıverin. Ama o namazını gösteriş için mi kılıyor, samimi mi değil mi bunu biz tam bilemeyiz gibi ama, yine de sanki namazı olmazsa zaten o işler yok diyeceğiz. Yâni namazı olanın o namazı kabul mü değil mi, iyi mi kötü mü, samimi mi değil mi bunu biz bilemeyeceğiz tamam ama, namazı olmayan kişi de hayır olur mu? Yâni en çok belki evlilik konusunda, ya da bana intikal eden meselelerde en çok evlilikten sonra bir de ortaklık konusunda namazı gündeme getirmemiz gerektiğini söyleyebilirim. Falan var ya, onun oğluna benim kızı istediler, ne dersin? Yâni be o sözü edilen falanı tanımıyorum, oğlunu da bilmiyo-rum. Gerekirse, gerekiyorsa, bana iş düşüyorsa araştırayım, sorayım, öğreneyim, ama sen biliyorsan benden önce sen söyle namazı var mı? Namaz var mı? Adam o kadar iyi ki beş vakit camiden çıkmıyor diye başlıyor adam oğlanın babasını anlatmaya. Ben de diyorum ki; gardaş eğer sen kızını babasına nikahlayacaksan hiç düşün me veriver. Yâni ben oğlanın namaz kılıp kılmadığını soruyorum, o bana babasını anlatıyor. Yâni insanlar nedense oğluna, kızına hanım ve koca aramıyorlar da kendilerine dünür arıyorlar. Adam şöyle rahat oturup sohbet edecekleri, ya da malından, mülkünden, statüsünden, makamından, mansıbından istifade edecekleri birini arıyorlar ya, o yanlışa dikkat çekmek istedim. Tekrar dönüyorum, yâni bir insanın namazı yoksa siz o insana namazının dışındaki özelliklerinden dolayı çok iyi insan diyebiliyorsanız, o zaman ben hadisi bir daha okuyayım. “Kulun kıyamet günü ilk hesaba çekileceği ameli namazdır, eğer o düzgünse diğer amelleri de düzgün olur, eğer o bozuk çıkarsa diğer amelleri de bozuk olur” Öyleyse önce kendimizin namazına bir bakalım. Eğer namazımız güzelse, şöyle köşelerini kenarlarını güzel rötuş etmişsek, cilasını verniğini tamamlamışsak, altına sarkaçlarını, yaldızlarını, şeritlerini güzel yerleştirmişsek, tozunu iyi almışsak… Bütün bunlar namaz dışındaki işler, namaz dışındaki amellerimizdeki titizliklerimiz. Aman yağına iyi bakın, suyunu kontrol edin, göstergelere dikkat edin, arka lambalara da bir göz atıverin… Halbuki biz namazdan söz ediyorduk. Acaba bizim namazlar nasıl ki? Namazın rükusu nasıl mı? Eh bir tane rüku ediyoruz işte, nasıl olacak da? Peki ya secdelerine ne dersiniz? Yâni kimse duymasın, bizden olmayanlar, namaz kılmayanlar duymasın da, ama söyleyin ey namaz kılanlar, başında “Allahu Ekber” dediğinizi belki hatırlıyorsunuz, galiba sübhaneke’yi bir alışkanlık gereği okuyorsunuzdur, ama Fâtiha’yı da bilmeden “elem tera” nın sonuna geldiğiniz için yeniden “Allahu Ekber” dediniz mi? Öyle namaz kıldığınız oluyor mu bazen? Bu nasıl iş böyle? A! Ben arabanın benzininin bittiğini fark etmeden aylardır biniyormuşum, demeye kimin hakkı var? Olmaz böyle şey değil mi? Madde planında bunun olmayacağını biliyoruz. Ben ayağıma çorap giymeden, üzerime elbise giymeden so-kağa çıkmışım, gömleksiz kendimi iş yerinde bulmuşum. Hiç kimse yapmaz böyle şeyi değil mi? Peki ya namaza ne dersiniz? Bir rekatı var, birisi yarım buçuk, birisi biraz boyalı, ötekisi biraz karalı namazlarınız var mı? Halbuki pek çok konuda çok titizsiniz. Meselâ çay ve demi konusundaki titizliğinizi bilirsiniz. Tiryaki olanlar için söylüyoruz. Peki na-mazınızda aynı titizliğiniz yoksa ne anlama gelir bu? Namazda da tıpkı çayda olduğu gibi olmazsa olmaz titizliğimiz niye yok? Yemek konusunda da öyle değil misiniz? Akşam sohbetleri, sabah kahvaltıları, bahçeniz, gülünüz, çiçeğiniz, hayatınızda onsuz olmaz dediğiniz konulardaki titizliğiniz namazınızda niye yok? Ama meselâ ben Cuma konusunda çok titiz davranıyorum. Kılınır mı, kılınmaz mı, hangi camide, kimin arkasında, bu hutbe oldu mu, bu imam yerinde mi? Öyle değil, namaz eğer cenaze namazı da namazsa, kuşluk namazı da na-mazsa, beş vakit namaz da namazsa, Ramazanda kılınanlar namaz ama Ramazan dışında kılınanlar da namazsa öyleyse namaz konusunda titiz davranacağız. Eğer o düzgünse, Allah ve Resûlünün dediği gibiyle, Allah’ın istediği Resûlünün örneklediği gibiyse diğer ameller de düzgün olacakmış. Yâni ben buradan şöyle bir söz anlıyorum: Kıl-dığımız namaz hayatımızı düzenleyen bir namaz olursa düzgün olurmuş. Lafı oraya getirmeye nasıl da korkuyordum. Yâni çok düzgün kı-lalım namazımızı, tam kıraatine uygun okuyalım, okuyacağımız sûreler, rükuumuz, kıyamımız, secdemiz tam peygamberinkine uysun, ama öyle bir namaz kılalım ki sadece seccadede kalsın namazımız. Tekbir ile selâm arasına gömelim onu ve işini bitirelim. Hayata aktarmayalım, hayatı onunla düzenlemeyelim, böyle bir namaz peygamberinkine benzemez ki. “Namaz insanı tüm fahşa ve kötülüklerden alıkor” (Ankebût 45) diyor Allah kitabında. Yâni namaz insanı kötülüklerden alıkoyan bir namaz olmalıdır diyor. Ve işte peygamberimiz de eğer öyle değilse o kişiye yüktür, hattâ onu Allah’tan uzaklaştırır buyuruyor. Öy-leyse namazın düzgün olması, güzel olması demek, hayatı düzenleyen bir namaz olması demektir. Eh artık söyleyelim, adamın namazı hayatını düzenleyen bir namazsa öteki amelleri zaten düzene girmiş anlamına gelecektir. Namaz güzel değilse diğer hayat da elbette bozuk olacaktır. Yâni hayata etkili olmayan bir namaz olduğu için o namaz da elbette güzel olmayacaktır. Peki bizim namazlar nasıl ki? Meselâ ara boşluklara sıkıştırılmış bir namaz mı bizim namazlar? Yâni kılmayanlar bundan cesaret bulmasınlar. Bana namaz kıl deyip duruyorsunuz, ama işte namaz kı-lanları görüyoruz, onların namazı da namaz değilmiş demesinler. Onların yine de o namaz değilmiş gibi kıldıkları namazlardan bir tanesi, iki tanesi güzelse hiç olmazsa o kadarı kâr olacak, belki o güzel namazı kıldıkları anda ölüverecekler de diğer namazları onunla çarpılıverecek, onun gibi kabul ediliverecektir. Yâni hiç kılmayanlara göre kılanlar her zaman öndedirler, bunu kıyas bile etmiyoruz. Ama namaz kılanlardan daha güzel namaz kılmalarını istiyoruz. Daha güzel namaz kılalım. Yâni namazımız güzel olsun, hayatımız güzel olsun. Na-mazımız hayatımızı düzenleyen bir namaz olsun. Namazımız peygambere benzeyen bir namaz olsun. Böylece yarın inşallah hesabımız kolay olsun. Demek ki namazın bozukluğu iki şekilde açığa çıkıyor. Ya kılınmaması, terk edilmesi şeklinde tam bozuk, yok bozuk, ya da kılınıyor ama bozuk düzen kılınıyor, Allah güzel namaz kılmayı nasip buyursun, makbul namazlarda yardımını esirgemesin. Ve bu şekilde kıldığımız namazlarla arınmamızı sağlasın inşallah.