A'lâ Suresine Dön

A'lâالأعلى

1. Ayet

1A'lâ Suresi

سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الْاَعْلٰىۙ

Yüce olan Rabbinin ismini tesbih et.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

1. “Ey insan! Yüce Rabbinin adını tesbih et.” Rabbini yücelt, en yüce olarak O’nu an! Allah’ın Resûlü, bayram ve cuma günlerinde A’lâ ve Ğâşiye sûrelerini okurdu. Vitir namazında da Kâfirun, İhlas ve A’lâ’yı okurdu. Biz de tanıyacağız bu sûreyi. Mânâsını, muhtevasını bilecek, anlayacak ve bunu namazlarımızda okuyacağız. İmanımızı, kulluğumuzu, tevhidimizi yenileme adına biz de okuyacağız. Sonra yatağa uzanıp bu îman ve tevhid tecdidinden sonra şöyle diyeceğiz: “Ya Rabb böylece canımı al! Bu îman, bu ahid üzere canımı al!” Eğer ertesi gün Rabbimiz o ahid üzere canımızı almamış, bizi yine kaldırmışsa, ertesi gün yine buna devam edeceğiz. “Rabbinin en yüce ismini tazim et! Rabbinin en yüce ismini tesbih et! Yücelt, büyükle!” Tesbih, Allah’ı tam ve mükemmel kabul etmektir. Tesbih, Allah’ı kendi sıfatlarıyla kabul etmektir. Yani Allah kitabında kendini na-sıl anlattı, hangi sıfatlarıyla muttasıf olarak bildirdiyse o şekilde kabullenip inanmaktır. Allah’a ait olan bu sıfatları Allah’tan başkalarına ver-memek, Allah’tan başkalarının sıfatlarını Allah’a vermemek, Allah’ı bunlardan tenzih ve takdis etmek, Allah’ı mübarek kabul etmektir. Tesbih, Allah’ta olduğunu bildiğimiz sıfatların tümünü Allah’la beraber düşünmektir. Allah’ın kendisine ait olarak bildirdiği sıfatları Allah’la düşünmek ve o şekilde inanmaktır. Rahmân, Rahîm, Şekûr, Sabûr, Mütekebbir, Alîm, Habîr, Kahhâr, Samed, Hayy, Kayyûm, Hakem, Adl, Kuddûs, Rabb, Melik, İlâh olarak bilmektir. İşte tesbih, Allah’ı böylece kabullenmektir. Değilse tesbihi elimize aldık, şöyle bir kenara, insanlardan uzak bir tenhaya çekildik, Allah, Allah, Allah diyerek Rabbimizi andık, hatırladık, bu tesbih değildir. Eğer sadece Allah’ı adıyla tesbih edeceksek, o zaman bu ismin arkasına bir şeyler eklemek zorundayız. Meselâ: “Ya Allah ihfaznâ” Ya Allah, beni koru! Ya Allah, beni Müslüman et! Ya Allah, beni rızandan ayırma! Ya Allah, beni Müslümanlığımın bilincinde kıl! Ya Allah, beni çocuklarımla ilgilenmenin bilincinde kıl! Ya Allah, beni hanımımla münâsebetimin şuurunda eyle! Ya Allah beni bağışla!” gibi başına, sonuna bir şeyler eklemeli, bir şeyler isteme adına demeliyiz. Tesbih, Allah’ı, Allah’ın kendisini tanıttığı şekilde kabuldür. Ya Rabbi, sen kendini nasıl tanıttıysan seni öylece kabul ediyoruz. Kendini hangi sıfatlarla muttasıf olarak bildirmişsen, hangi sıfatlardan mü-nezzeh olarak anlatmışsan, sana öylece îman ediyoruz demektir. Ya Rabbi seni senin sıfatlarınla tanıyor, sana lâyık olmayan, sana yakışmayan noksan sıfatlardan tenzih ediyoruz demektir. Seni, sıfatların konusunda tam ve mükemmel kabul ediyoruz. Sana ait olan sıfatları asla başkalarına vermeyiz. Senin sıfatlarını parçalamayız, sana yetki sınırlaması getirmeyiz. Senin sıfatlarından bazılarını senden başkalarına dağıtarak sana şirk koşmayız. Ya Rabbi üstünlük sendedir, güç, kuvvet sendedir, ceberrut, azamet sendedir. Kulluk, itaat, ibadet sanadır. Senden başkalarını dinlemeyiz. Senden başkalarına ibadet ve itaat etmeyiz demektir. İşte tesbih budur. Dikkat ederseniz tesbihin üç boyutu vardır. Buna göre: Tesbih, Allah’ı Allah’ın haber verdiği sıfatlarıyla muttasıf bilmektir. Tesbih, Allah kendisini Bakara’da, Âl-i İmrân’da, Nisâ’da nasıl anlatmışsa, hangi sıfatlarla muttasıf olarak bildirmişse, işte öylece Allah’a inanmaktır. Öyle bir Allah’a inanacağız ki O mükemmeldir. O’nda zaaf yoktur, O’nda unutma, hata, cehalet yoktur. İşte Allah’a böylece Allah’ın istediği biçimde îman, tesbih demektir. O’nu mükemmel tanırken tüm noksan sıfatlardan da tenzih edeceğiz. O’nu bu şekildeki sı-fatlarıyla tanıdıkça da sübhanallah diyeceğiz. Değilse Allah’ı kitabında kendisini bize tanıttığı şekilde tanımadan, O’nda olanlarla tanımadan veya O’nda olmayanları O’nda bilerek her dakika 100 bin de sübha-nallah desek, bunun hiçbir faydası yoktur. Allah kitabını, peygamberini, hukukunu, ekonomiyi, kılık-kıya-feti, hayatı nasıl tanıtmışsa, Allah’ın tanıttığı gibi bileceğiz, sonra da bunları bildikçe sübhanallah diyeceğiz. “Sübhanallah! Ya Rabbi sen ne büyüksün! Sübhanallah! Ya Rabbi sen ne Mükerremsin! Sübha-nallah! Ya Rabbi sen ne büyüksün ki böyle bir hukuk va’zetmişsin! Sübhanallah ya Rabbi sen ne büyüksün ki böyle bir miras hukuku koymuşsun! Sübhanallah ya Rabbi sen ne büyüksün ki böyle bir kılık-kıyafet yasası belirlemişsin! Sübhanallah ya Rabbi sen ne muazzam bir hayat programı belirlemişsin! Sübhanallah ya Rabbi sen ne büyüksün ki şunu şunu yasak kılmışsın! Sen ne büyüksün ki şunları şunları farz kılmışsın!” demeye hakkımız olacaktır. Değilse Allah’ın tanıttıklarını Allah’ın tanıttığı gibi tanıyıp inanmadıkça sübhanallah demenin bir anlamı olmayacaktır. Bunları tanımadan, sübhanallah demenin bir kıymeti yoktur. Meselâ bakın rızık konusunda Allah’ı tek Rezzâk bilmeyip, bu konuda tümüyle ve sadece O’na güvenmeyip de ikinci, üçüncü derecedeki Rezzâk’ların korkusundan ötürü Allah’ın kendisinden istediği bir kısım görevleri yapmaktan çekinen kişinin günde 100 bin defa “Ya Rezzâk!” demesinin hiçbir kıymeti yoktur. Veya ilimde Allah’a tam olarak güvenmeyip yerde O’nun eksikliğini tamamlamak üzere bir takım gayb biliciler aramaya kalkışan bir adamın günde milyon kere “Ya Alîm!” demesinin hiçbir kıymeti yoktur. Veya rubûbiyette Allah’ın tekliğine inanmayıp, sadece O’nun Rabliğine güvenmeyip yerde O’nun bu eksiğini tamamlamak üzere bir kısım Rabler, bir takım kanun koyucular, program yapıcılar arayan, bulan ve bunların kanunlarını da kanun bilen bir insan günde milyon kere de “Ya Rabb!” diye tesbih etse boştur. Şifâ konusunda Allah’a güvenmeyip, Allah’ı Şâfi bilmeyip yerde bir kısım şifa dağıtıcılar arayan kişinin “Ya Şâfi!” diye Allah’ı zikretmesi boştur. Öldürmede, diriltmede, ruh vermede Allah’a güvenmeyen birinin “Ya Muhyî, ya Mümît!” diyerek zikretmesi boştur. Veya Allah’ı Azîz bilmeyip, izzeti Allah’ta değil de malda, mülkte, makamda, mansıpta arayan birinin “Ya Azîz!” demesi boştur. Veya mağfirette, afta, tevbede Allah’ı ikinci plana atarak bir kısım aracılara sığınmaya çalışan birinin “Ya Tevvab!” demesi boştur. Kendi kendisini kontrol etmede, murakabe etmede Allah’ı ikinci plana atarak bir kısım aracıları etkin ve yetkin bilen birisinin “Ya Hâfız, ya Müheymin!” demesi de boştur. Öyleyse Allah’ı Allah’ın kendisini tanıttığı şekilde tanıyacak ve sonra da sübhanallah diyeceğiz. Bir de tesbih, bir varlığın yaratılış gâyesi istikâmetinde hareket etmesinin adıdır. Bir varlığı Allah ne için yaratmışsa, kendisine ne tür bir sorumluluk yüklemiş, ne tür bir yörünge, bir hayat programı çizmişse, o varlığın bu program dahilinde hareket etmesidir. Bu mânâda, göklerde ve ne varsa tüm varlıklar Allah’ı tesbih ederler, gülün ko-kuşu, suyun akışı, ateşin yakışı, bülbülün ötüşü, güneşin doğuşu, a-yın batışı, bulutun yağmur yağdırması, ağacın meyve vermesi tes-bihtir. Allah’ın yaratış gâyesi istikâmetinde rolünü icra eden her şey ve her varlık Allah’ı tesbih ediyor demektir. “Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar O’nu tesbih ederler: O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur; fakat siz onların tesbihlerini anlamazsınız. Doğrusu O, Halîm olandır, bağışlayandır.” (İsrâ 44) Yıldızlar, ay, güneş, bitkiler, semâ, arz hepsi Allah’ı tesbih e-derler. Güneş Allah’ın kendisine çizdiği yörünge istikâmetinde hareket ederek, ay, Allah’ın kendisi için belirlediği hayat programının dışına çıkmayarak Allah’ı tesbih etmektedir. Çiçeğin açması, suyun akması, ateşin yakması, bülbülün ötmesi, bulutun yağmur yağdırması, güneşin doğması, batması, ısı ve ışık göndermesi tesbihtir. Öyleyse Allah’ın belirlediği yasalarla hareket eden, Allah’ın istediği kulluğu icra eden, yani yaratılış gâyesine uygun bir hayat yaşayan kimse de Allah’ı tesbih ediyor demektir. Bir de tesbih, sürekli gündemde tutmak, gündeme almak demektir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi sürekli Allah’ı gündemde tutarlar. Allah’ın emirlerine boyun bükerek, Allah’ın yasalarına itaat ederek tüm varlıklar Rablerinin emirlerini yerine getirme konusunda görevli olduklarını, kul olduklarını bir an bile unutmazlar. Öyleyse bizim için de sürekli gündemde tutulan, sürekli konuşulan, anlatılan, konuşulması gereken bu olmalıdır. Eğer sürekli Rab-bimizi, Rabbimizin âyetlerini, Rabbimizin emir ve yasaklarını gündemimizde tutarsak, biz de Rabbimizi tesbih ediyoruz demektir. Eğer Al-lah’ı, Allah’ın âyetlerini, Allah’ın kitabını, Resûlü’nün sünnetini, Allah’ın bizden istediği kulluğu örterek, gündemlerimizden düşürerek kendimizce sun’i bir kısım gündemler oluşturur, ya da kâfirlerin gerçek gündemimizi unutturmak için oluşturdukları gündemlerin peşine takılırsak, o zaman başkalarını tesbih etmiş oluruz. Bakın bugün insanlar en çok neleri gündemde tutuyorlar? En çok neleri tesbih ediyorlar? En çok neleri konuşuyorlar? En çok A’lâ’yı mı tesbih ediyorlar, parayı mı? En çok kitabı mı konuşuyorlar, yoksa başka şeyleri mi? Demek ki tesbih etme eylemini sürekli kılmak, sürekli tesbih halinde olmayı becerebilmek ve kulluğu sürekli kılmak için Allah’ın görsel ve işitsel âyetlerini akıldan çıkarmamak zorundayız. Her an ve her zaman Allah’ın âyetlerini gözden, kulaktan, düşünceden ve akıldan uzak tutmamak zorundayız. Her işi, her eylemi Allah adına yapmak, tüm hayatı Allah için yaşamak ve O’nun huzurunda olduğumuzu, hayatın her bir saniyesinde yüce Rabbimizi yüceltmek, O’nun rızasını baş tacı edinmek, sözle ve amelle sürekli O’nu gündemde tutmak zorundayız. Öyleyse tesbih, Kur’an’la yaşamaktır. Tesbih, vahiyle beraber olmak, vahiyle kuşanmak, vahiyle konuşmak, vahiyle düşünmek, vahiyle yürümek, vahiyle yatıp kalkmaktır. Böylece hem ken-dimizi, hem de eşyayı Allah’ın gösterdiği amaçlar doğrultusunda kul-lanmaktır. Dikkat ederseniz, burada “Rabbinin yüce olan adını tesbih et!” deniliyor. Anlıyoruz ki Allah’ın adının yüce oluşu, münezzeh oluşu, Mükerrem oluşu kendisinin yüce, münezzeh ve mükerrem oluşundandır. İsmini tesbih et deniyorsa bu, O ismin sahibinin yüceliğini anlatır. Allah kendisi bizzat yüce olduğu için, ismi de yücedir. Ama Allah’ın dışındaki varlıklar için bu böyle değildir. Allah’tan başka varlıkların isimlerinin, makamlarının, konumlarının üstünlüğü, şahıslarının üstün oluşundan, varlıklarının mükerrem oluşundan değildir. Şimdi demokrasi anlayışında bazı isimler de öyledir değil mi? Meselâ Cumhurbaşkanlığı deyince hemen saygınlık akla gelir. Bu saygınlık, cahilî sistemin ortaya koyduğu cahilî bir saygınlıktır. Oraya oturan kişinin zâtından dolayı değildir. Yani oraya kim oturursa otursun fark etmez. Ya da meselâ bir çocuk için baba muhteremdir. Ama o çocuğun babasına hürmeti onun iyi bir insan olmasından, iyi bir Müslüman olmasından, ya da ona karşı bir ruçhaniyetinden dolayı değil, onun babası oluşundandır. Bir kadın için kocanın mükerrem oluşu da böyledir. Bir kadının Allah’a isyan olmayan konularda kocasına itaati, onun meşrû isteklerini yerine getirmesi onun şahsının mükerrem oluşundan değil, onun kocası, nikâhlısı oluşundadır. Baba, çocuk, kadın, koca isimlerinin birbirlerine muhterem olu-şu, onların şahıslarının muhterem oluşundan, üstün oluşundan değildir. Yani isimle müsemma sadece Allah için söz konusudur. Rabbimi-zin isminin yüceliği, zâtının yüceliğindendir. Rabbimizin adını, zâtını anmak, zâtını takdis etmektir. Hepimiz köleyiz, ama en yücenin kölesi olmak başkadır tabi. Herkes köle. Kimisi paranın kölesi, kimisi kadının, kimisi makamın, koltuğun, kimisi ağanın, patronun, kimisi bordronun, kimisi toplumun, kimisi âdetlerin, modanın, kimisi falanın, kimisi filanın kölesi. Herkes neyin kölesi ise, elbette onu yüceltecek, onu tesbih edecek, onu gündemde tutacaktır. Eğer bizler de Allah’ın kulu ve kölesiysek, elbette O’nu yüceltecek, O’nu tesbih edecek ve O’nu gündemde tutacağız. Tesbihin zıddı ise şirktir. 1. “Ey insan! Yüce Rabbinin adını tesbih et.” Rabbini yücelt, en yüce olarak O’nu an! Allah’ın Resûlü, bayram ve cuma günlerinde A’lâ ve Ğâşiye sûrelerini okurdu. Vitir namazında da Kâfirun, İhlas ve A’lâ’yı okurdu. Biz de tanıyacağız bu sûreyi. Mânâsını, muhtevasını bilecek, anlayacak ve bunu namazlarımızda okuyacağız. İmanımızı, kulluğumuzu, tevhidimizi yenileme adına biz de okuyacağız. Sonra yatağa uzanıp bu îman ve tevhid tecdidinden sonra şöyle diyeceğiz: “Ya Rabb böylece canımı al! Bu îman, bu ahid üzere canımı al!” Eğer ertesi gün Rabbimiz o ahid üzere canımızı almamış, bizi yine kaldırmışsa, ertesi gün yine buna devam edeceğiz. “Rabbinin en yüce ismini tazim et! Rabbinin en yüce ismini tesbih et! Yücelt, büyükle!” Tesbih, Allah’ı tam ve mükemmel kabul etmektir. Tesbih, Allah’ı kendi sıfatlarıyla kabul etmektir. Yani Allah kitabında kendini na-sıl anlattı, hangi sıfatlarıyla muttasıf olarak bildirdiyse o şekilde kabullenip inanmaktır. Allah’a ait olan bu sıfatları Allah’tan başkalarına ver-memek, Allah’tan başkalarının sıfatlarını Allah’a vermemek, Allah’ı bunlardan tenzih ve takdis etmek, Allah’ı mübarek kabul etmektir. Tesbih, Allah’ta olduğunu bildiğimiz sıfatların tümünü Allah’la beraber düşünmektir. Allah’ın kendisine ait olarak bildirdiği sıfatları Allah’la düşünmek ve o şekilde inanmaktır. Rahmân, Rahîm, Şekûr, Sabûr, Mütekebbir, Alîm, Habîr, Kahhâr, Samed, Hayy, Kayyûm, Hakem, Adl, Kuddûs, Rabb, Melik, İlâh olarak bilmektir. İşte tesbih, Allah’ı böylece kabullenmektir. Değilse tesbihi elimize aldık, şöyle bir kenara, insanlardan uzak bir tenhaya çekildik, Allah, Allah, Allah diyerek Rabbimizi andık, hatırladık, bu tesbih değildir. Eğer sadece Allah’ı adıyla tesbih edeceksek, o zaman bu ismin arkasına bir şeyler eklemek zorundayız. Meselâ: “Ya Allah ihfaznâ” Ya Allah, beni koru! Ya Allah, beni Müslüman et! Ya Allah, beni rızandan ayırma! Ya Allah, beni Müslümanlığımın bilincinde kıl! Ya Allah, beni çocuklarımla ilgilenmenin bilincinde kıl! Ya Allah, beni hanımımla münâsebetimin şuurunda eyle! Ya Allah beni bağışla!” gibi başına, sonuna bir şeyler eklemeli, bir şeyler isteme adına demeliyiz. Tesbih, Allah’ı, Allah’ın kendisini tanıttığı şekilde kabuldür. Ya Rabbi, sen kendini nasıl tanıttıysan seni öylece kabul ediyoruz. Kendini hangi sıfatlarla muttasıf olarak bildirmişsen, hangi sıfatlardan mü-nezzeh olarak anlatmışsan, sana öylece îman ediyoruz demektir. Ya Rabbi seni senin sıfatlarınla tanıyor, sana lâyık olmayan, sana yakışmayan noksan sıfatlardan tenzih ediyoruz demektir. Seni, sıfatların konusunda tam ve mükemmel kabul ediyoruz. Sana ait olan sıfatları asla başkalarına vermeyiz. Senin sıfatlarını parçalamayız, sana yetki sınırlaması getirmeyiz. Senin sıfatlarından bazılarını senden başkalarına dağıtarak sana şirk koşmayız. Ya Rabbi üstünlük sendedir, güç, kuvvet sendedir, ceberrut, azamet sendedir. Kulluk, itaat, ibadet sanadır. Senden başkalarını dinlemeyiz. Senden başkalarına ibadet ve itaat etmeyiz demektir. İşte tesbih budur. Dikkat ederseniz tesbihin üç boyutu vardır. Buna göre: Tesbih, Allah’ı Allah’ın haber verdiği sıfatlarıyla muttasıf bilmektir. Tesbih, Allah kendisini Bakara’da, Âl-i İmrân’da, Nisâ’da nasıl anlatmışsa, hangi sıfatlarla muttasıf olarak bildirmişse, işte öylece Allah’a inanmaktır. Öyle bir Allah’a inanacağız ki O mükemmeldir. O’nda zaaf yoktur, O’nda unutma, hata, cehalet yoktur. İşte Allah’a böylece Allah’ın istediği biçimde îman, tesbih demektir. O’nu mükemmel tanırken tüm noksan sıfatlardan da tenzih edeceğiz. O’nu bu şekildeki sı-fatlarıyla tanıdıkça da sübhanallah diyeceğiz. Değilse Allah’ı kitabında kendisini bize tanıttığı şekilde tanımadan, O’nda olanlarla tanımadan veya O’nda olmayanları O’nda bilerek her dakika 100 bin de sübha-nallah desek, bunun hiçbir faydası yoktur. Allah kitabını, peygamberini, hukukunu, ekonomiyi, kılık-kıya-feti, hayatı nasıl tanıtmışsa, Allah’ın tanıttığı gibi bileceğiz, sonra da bunları bildikçe sübhanallah diyeceğiz. “Sübhanallah! Ya Rabbi sen ne büyüksün! Sübhanallah! Ya Rabbi sen ne Mükerremsin! Sübha-nallah! Ya Rabbi sen ne büyüksün ki böyle bir hukuk va’zetmişsin! Sübhanallah ya Rabbi sen ne büyüksün ki böyle bir miras hukuku koymuşsun! Sübhanallah ya Rabbi sen ne büyüksün ki böyle bir kılık-kıyafet yasası belirlemişsin! Sübhanallah ya Rabbi sen ne muazzam bir hayat programı belirlemişsin! Sübhanallah ya Rabbi sen ne büyüksün ki şunu şunu yasak kılmışsın! Sen ne büyüksün ki şunları şunları farz kılmışsın!” demeye hakkımız olacaktır. Değilse Allah’ın tanıttıklarını Allah’ın tanıttığı gibi tanıyıp inanmadıkça sübhanallah demenin bir anlamı olmayacaktır. Bunları tanımadan, sübhanallah demenin bir kıymeti yoktur. Meselâ bakın rızık konusunda Allah’ı tek Rezzâk bilmeyip, bu konuda tümüyle ve sadece O’na güvenmeyip de ikinci, üçüncü derecedeki Rezzâk’ların korkusundan ötürü Allah’ın kendisinden istediği bir kısım görevleri yapmaktan çekinen kişinin günde 100 bin defa “Ya Rezzâk!” demesinin hiçbir kıymeti yoktur. Veya ilimde Allah’a tam olarak güvenmeyip yerde O’nun eksikliğini tamamlamak üzere bir takım gayb biliciler aramaya kalkışan bir adamın günde milyon kere “Ya Alîm!” demesinin hiçbir kıymeti yoktur. Veya rubûbiyette Allah’ın tekliğine inanmayıp, sadece O’nun Rabliğine güvenmeyip yerde O’nun bu eksiğini tamamlamak üzere bir kısım Rabler, bir takım kanun koyucular, program yapıcılar arayan, bulan ve bunların kanunlarını da kanun bilen bir insan günde milyon kere de “Ya Rabb!” diye tesbih etse boştur. Şifâ konusunda Allah’a güvenmeyip, Allah’ı Şâfi bilmeyip yerde bir kısım şifa dağıtıcılar arayan kişinin “Ya Şâfi!” diye Allah’ı zikretmesi boştur. Öldürmede, diriltmede, ruh vermede Allah’a güvenmeyen birinin “Ya Muhyî, ya Mümît!” diyerek zikretmesi boştur. Veya Allah’ı Azîz bilmeyip, izzeti Allah’ta değil de malda, mülkte, makamda, mansıpta arayan birinin “Ya Azîz!” demesi boştur. Veya mağfirette, afta, tevbede Allah’ı ikinci plana atarak bir kısım aracılara sığınmaya çalışan birinin “Ya Tevvab!” demesi boştur. Kendi kendisini kontrol etmede, murakabe etmede Allah’ı ikinci plana atarak bir kısım aracıları etkin ve yetkin bilen birisinin “Ya Hâfız, ya Müheymin!” demesi de boştur. Öyleyse Allah’ı Allah’ın kendisini tanıttığı şekilde tanıyacak ve sonra da sübhanallah diyeceğiz. Bir de tesbih, bir varlığın yaratılış gâyesi istikâmetinde hareket etmesinin adıdır. Bir varlığı Allah ne için yaratmışsa, kendisine ne tür bir sorumluluk yüklemiş, ne tür bir yörünge, bir hayat programı çizmişse, o varlığın bu program dahilinde hareket etmesidir. Bu mânâda, göklerde ve ne varsa tüm varlıklar Allah’ı tesbih ederler, gülün ko-kuşu, suyun akışı, ateşin yakışı, bülbülün ötüşü, güneşin doğuşu, a-yın batışı, bulutun yağmur yağdırması, ağacın meyve vermesi tes-bihtir. Allah’ın yaratış gâyesi istikâmetinde rolünü icra eden her şey ve her varlık Allah’ı tesbih ediyor demektir. “Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar O’nu tesbih ederler: O’nu hamd ile tesbih etmeyen hi��bir şey yoktur; fakat siz onların tesbihlerini anlamazsınız. Doğrusu O, Halîm olandır, bağışlayandır.” (İsrâ 44) Yıldızlar, ay, güneş, bitkiler, semâ, arz hepsi Allah’ı tesbih e-derler. Güneş Allah’ın kendisine çizdiği yörünge istikâmetinde hareket ederek, ay, Allah’ın kendisi için belirlediği hayat programının dışına çıkmayarak Allah’ı tesbih etmektedir. Çiçeğin açması, suyun akması, ateşin yakması, bülbülün ötmesi, bulutun yağmur yağdırması, güneşin doğması, batması, ısı ve ışık göndermesi tesbihtir. Öyleyse Allah’ın belirlediği yasalarla hareket eden, Allah’ın istediği kulluğu icra eden, yani yaratılış gâyesine uygun bir hayat yaşayan kimse de Allah’ı tesbih ediyor demektir. Bir de tesbih, sürekli gündemde tutmak, gündeme almak demektir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi sürekli Allah’ı gündemde tutarlar. Allah’ın emirlerine boyun bükerek, Allah’ın yasalarına itaat ederek tüm varlıklar Rablerinin emirlerini yerine getirme konusunda görevli olduklarını, kul olduklarını bir an bile unutmazlar. Öyleyse bizim için de sürekli gündemde tutulan, sürekli konuşulan, anlatılan, konuşulması gereken bu olmalıdır. Eğer sürekli Rab-bimizi, Rabbimizin âyetlerini, Rabbimizin emir ve yasaklarını gündemimizde tutarsak, biz de Rabbimizi tesbih ediyoruz demektir. Eğer Al-lah’ı, Allah’ın âyetlerini, Allah’ın kitabını, Resûlü’nün sünnetini, Allah’ın bizden istediği kulluğu örterek, gündemlerimizden düşürerek kendimizce sun’i bir kısım gündemler oluşturur, ya da kâfirlerin gerçek gündemimizi unutturmak için oluşturdukları gündemlerin peşine takılırsak, o zaman başkalarını tesbih etmiş oluruz. Bakın bugün insanlar en çok neleri gündemde tutuyorlar? En çok neleri tesbih ediyorlar? En çok neleri konuşuyorlar? En çok A’lâ’yı mı tesbih ediyorlar, parayı mı? En çok kitabı mı konuşuyorlar, yoksa başka şeyleri mi? Demek ki tesbih etme eylemini sürekli kılmak, sürekli tesbih halinde olmayı becerebilmek ve kulluğu sürekli kılmak için Allah’ın görsel ve işitsel âyetlerini akıldan çıkarmamak zorundayız. Her an ve her zaman Allah’ın âyetlerini gözden, kulaktan, düşünceden ve akıldan uzak tutmamak zorundayız. Her işi, her eylemi Allah adına yapmak, tüm hayatı Allah için yaşamak ve O’nun huzurunda olduğumuzu, hayatın her bir saniyesinde yüce Rabbimizi yüceltmek, O’nun rızasını baş tacı edinmek, sözle ve amelle sürekli O’nu gündemde tutmak zorundayız. Öyleyse tesbih, Kur’an’la yaşamaktır. Tesbih, vahiyle beraber olmak, vahiyle kuşanmak, vahiyle konuşmak, vahiyle düşünmek, vahiyle yürümek, vahiyle yatıp kalkmaktır. Böylece hem ken-dimizi, hem de eşyayı Allah’ın gösterdiği amaçlar doğrultusunda kul-lanmaktır. Dikkat ederseniz, burada “Rabbinin yüce olan adını tesbih et!” deniliyor. Anlıyoruz ki Allah’ın adının yüce oluşu, münezzeh oluşu, Mükerrem oluşu kendisinin yüce, münezzeh ve mükerrem oluşundandır. İsmini tesbih et deniyorsa bu, O ismin sahibinin yüceliğini anlatır. Allah kendisi bizzat yüce olduğu için, ismi de yücedir. Ama Allah’ın dışındaki varlıklar için bu böyle değildir. Allah’tan başka varlıkların isimlerinin, makamlarının, konumlarının üstünlüğü, şahıslarının üstün oluşundan, varlıklarının mükerrem oluşundan değildir. Şimdi demokrasi anlayışında bazı isimler de öyledir değil mi? Meselâ Cumhurbaşkanlığı deyince hemen saygınlık akla gelir. Bu saygınlık, cahilî sistemin ortaya koyduğu cahilî bir saygınlıktır. Oraya oturan kişinin zâtından dolayı değildir. Yani oraya kim oturursa otursun fark etmez. Ya da meselâ bir çocuk için baba muhteremdir. Ama o çocuğun babasına hürmeti onun iyi bir insan olmasından, iyi bir Müslüman olmasından, ya da ona karşı bir ruçhaniyetinden dolayı değil, onun babası oluşundandır. Bir kadın için kocanın mükerrem oluşu da böyledir. Bir kadının Allah’a isyan olmayan konularda kocasına itaati, onun meşrû isteklerini yerine getirmesi onun şahsının mükerrem oluşundan değil, onun kocası, nikâhlısı oluşundadır. Baba, çocuk, kadın, koca isimlerinin birbirlerine muhterem olu-şu, onların şahıslarının muhterem oluşundan, üstün oluşundan değildir. Yani isimle müsemma sadece Allah için söz konusudur. Rabbimi-zin isminin yüceliği, zâtının yüceliğindendir. Rabbimizin adını, zâtını anmak, zâtını takdis etmektir. Hepimiz köleyiz, ama en yücenin kölesi olmak başkadır tabi. Herkes köle. Kimisi paranın kölesi, kimisi kadının, kimisi makamın, koltuğun, kimisi ağanın, patronun, kimisi bordronun, kimisi toplumun, kimisi âdetlerin, modanın, kimisi falanın, kimisi filanın kölesi. Herkes neyin kölesi ise, elbette onu yüceltecek, onu tesbih edecek, onu gündemde tutacaktır. Eğer bizler de Allah’ın kulu ve kölesiysek, elbette O’nu yüceltecek, O’nu tesbih edecek ve O’nu gündemde tutacağız. Tesbihin zıddı ise şirktir.