A'lâ Suresine Dön

A'lâالأعلى

4. Ayet

4A'lâ Suresi

وَالَّذ۪ٓي اَخْرَجَ الْمَرْعٰىۙۖ

O ki (yemyeşil) meralar çıkardı.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

4-5. “O, yeşillikler bitirmiştir. Sonra da onları siyah çerçöpe çevirmiştir.” Allah, bitkiler, yeşillikler de bitirdi, büyüttü. Bitkiler bitiren, ama yemyeşil bitkileri sonra sapsarı edendir Rabbimiz. Eşyanın tabiatına dikkat çekerek, onu kullanma, ondan istifâde hakkının da kendisine ait olduğunu anlatıyor Rabbimiz. Hayatın, yaratılışın kendisine ait olduğunu vurguladıktan sonra, ölümün de kendisinden başkalarına ait olmadığını ortaya koyuyor. İlkbaharı getirenin de, sonbaharı yaratanın da sadece kendisi olduğunu haber veriyor. Görüyor musunuz Rabbimiz nasıl kolay bir din anlatıyor? Âfâk ve enfüsümüzden, yakın çevremizden delillerle bize dinini ve kendini anlatıyor Rabbimiz. Ne kadar hoş bir anlatım değil mi? Allah hiçbir za-man bizim gibi zorlarla, felsefî ifâdelerle, insan zihninin almayacağı konularla din anlatmıyor. Görünenden, bilinenden, merâdan, bitkilerden dikkat çekerek din anlatıyor. Otlar, ağaçlar, nebatat bitirdik, diyor. Hem kendinizin, hem de hayvanlarınızın yiyeceği şeyler bitirdik. Ama bunlar bir dönem, bir zaman gelir ki tamamen sararmış, kararmış, solmuştur. Çerçöp olmuştur. Yanmaya, yakılmaya hazır hale gelmiştir. Yakacak haline gelmişlerdir. Düşünün gencecik, dipdiri, çivi diye çaksanız yere geçecek kadar güçlü, sıhhat dolu, Allah’a kulluk noktasında mermeri delecek kadar müsait vücutlar, gün olacak sararıp solacak, geriye sayma başlayacak. Ama Allah korusun da ki-mileri yarın yanacak hale gelecek, yarının yakıtı, yakacağı haline gelecekler. Allah’a kulluğa tahsis edilmeyen bu dipdiri bedenler, yarın cehennemin yakıtı olacak. Herhalde Rabbimiz bu âyetiyle bize bunu anlatıyor. Burada bizim ısrarla anlamamız ve anlatmamız gereken şudur: Hayatın kaynağı Allah’tır. Veren de O’dur alan da O’dur. Ya-ratan da O’dur, öldüren de. Az veren de O’dur, çok veren de. Vermeyip mahrum eden de O’dur, verip hesap sorulmadan alan da. İlkbahar da O’na aittir, sonbahar da. Eğer bu dünyada gözümüz görüyor, aklımız eriyor, elimiz tutuyor, ayağımız yürüyorsa bilelim ki bunu bize Allah verdi. Allah’tandır bunlar. Yarın bunlar işe yaramaz bir hale geleceklerse, bu da Allah’tandır. Çocukken âcizdik, küçüktük, güçsüzdük, şimdi büyüdük, güç-kuvvet sahibi olduk. Eğer bütün bunlar Allah’tan değil de kendimizden, bizden olsaydı o zaman yaşlandıkça, ihtiyarladıkça daha güçlenmeli değil miydik? Halbuki ihtiyarlayınca bunları kaybediyoruz, ge-riye sayma başlıyor. Tüm otlar, bitkiler, ağaçlar gibi. Demek ki bütün bunlar bizden değil, O verdi bütün bunları. Allah insanlara bir şeyler veriyor ve herkesi kendi verdiğine göre imtihan ediyor. Birine mal ver-miş, öbürüne el vermiş. Biri evli, diğeri evsiz. Biri beş çocuklu, ötekisi çocuksuz. O halde mal, evlât, çoluk-çocuk her şey O’ndandır. Bu ko-nuda O’na hesap sormaya hakkımız yoktur. “Ya Rabbi niye onu malla imtihan ettin de beni malsız imtihan ettin? Niye onu elli, beni çolak imtihan ettin? Niye onu beyaz, beni esmer? Niye onu erkek, beni de kadın yarattın? Niye onu güzel, beni çirkin yarattın? Niye onu zengin, beni fakir, niye onu bilgili, beni cahil imtihan ettin? diye hesap sormaya hakkımız yoktur. Çünkü mülkün Mâlike hesap sorma yetkisi yoktur. Bir de neden itiraz ediyoruz? Ne olmuş yani? Onun kazandığı ne belli? Malla, parayla imtihan edilenin kazandığı, fakir kimsenin de kaybettiği ne belli? Ya Rabbi niye onu erkek çocukla da beni kız çocukla, ya da çocuksuz imtihan ettin? Ne olmuş ki? Onun kazandığı ne belli? Erkek çocukla imtihan edilenin kazandığı, kız çocukla imtihan edilenin kaybettiği nereden belli? Kim demiş bunu? Halbuki bunlar imtihan sebebidir. Allah, herkesi verdikleriyle hesaba çekecek. Fakirler mi kazandı, yoksa zenginler mi? Bu yarın belli olacak, bunu unutmayın, diyor Rabbimiz.