6-7. “Biz sana Kur’an’ı okuyacağız ve sen asla unutmayacaksın, Allah'ın dilediği bundan müstesnadır. Doğrusu açığı da, gizliyi de bilen O’dur.” Sûrenin başında da ifâde ettiğimiz gibi peygamberliğinin ilk zamanlarında Allah’ın Resûlü vahyin ne olduğunu bilmiyordu. Allah sözüne alışık olmadığı için vahyin atmosferine giremiyordu. Çünkü bu ilk dönemler Allah’ın Resûlü, vahiy nedir, Allah sözü nedir, peygamberlik, risâlet, melek nedir? Allah sözünü nasıl gönderir? Bunların hiç-birisini bilmiyor, zamanla Rabbinin uyarılarıyla öğreniyordu. Bu durum, yani Rasulullah Efendimizin vahye alışması bir süre devam etti. Bunu Kur’an’ın başka yerlerinde de görüyoruz. Alak sûresinde, Tâhâ, Şûra ve Kıyâmet sûrelerinde görüyoruz. Meselâ Kıyâmet sûresinde görüyoruz ki, vahyin inzâli esnasında Allah’ın Resûlü kendisine gelen âyetleri unutmamak, bir an evvel bellemek, ezberlemek ve onu insanlara ulaştırmak için nötr halini bozup, gelen âyetleri ezberlemek için dilini hareket ettirmeye çalışıyordu da Rabbimiz onu şöylece uyarıyordu: “Ey Muhammed! Cebrâil sana Kur’an okurken, unutmamak için acele edip onunla beraber söyleme, yalnız dinle. Doğrusu o vahyolunanı kalbine yerleştirmek ve onu sana okutturmak Bize düşer. Biz onu Cebrâil’e okuttuğumuz zaman, onun okumasını dinle. Sonra onu açıklamak Bize düşer.” (Kıyâmet 1619) “Ey Peygamberim! Kur’an’ı acele olarak, süratlice belleyip kavramak ve unutmamak için dilini depretip, hareket ettirip durma! Şüphesiz ki onu kalbinde toplamak ve onu sana okutmak bize aittir!” Vahiy normal geliyorken, Rabbimiz vahyin konusunu, vahyin akışını keserek peygamberinin bir durumunu düzeltiyordu. Peygamberim! Dilini depredip, oynatıp durma! Yani aceleye getirip durma işi! Ne endişen var senin, niye acele ediyorsun? Değil mi ki Biz onu toplamış, bir araya getirmişiz. Onu Biz cem etmişiz. Yani o harfleri, o ke-limeleri, o âyetleri bir araya Biz getirmişiz, onu Biz okuyoruz. Onun Kur’an’ını da, okunuşunu da, onun okunaklığını da Biz ortaya koymuşuz. Sana gereken, Biz onu okurken senin onun okunuşuna uymandır! Biz hemen arkasından onu sana beyan edeceğiz, ya da sen onu anlar hale geleceksin. Burada da görüyoruz ki Rabbimiz vahye henüz alışamamış olan Peygamberini uyarıyor. Allah’ın Resûlü kendisine gelen vahyi ezberlemek, onu kafasında, zihninde muhafaza etmek sorumluluğunda hissediyordu kendini. Onu ezberlemek, hafızasında muhafaza et-mek sorumluluğunun kendisine ait olduğunu zannediyordu. Burada da Rabbimiz buyurdu ki: “Peygamberim! Sen hiç endişe etme! Biz sana okuyacağız ve sen asla unutmayacaksın!” Bu aslında Kur’an’ın vahyedilmesi ve muhafazasının Rasulul-lah’a ait bir görev olmadığını, böyle bir sorumluluğunun olmadığını, bu işi Allah’ın bizzat kendi uhdesine aldığını haber veriyor. Ama Allah’ın Resûlü önceleri bunu bilmiyordu. Allah’ın Resûlü Kur’an-ı Kerîm gelirken, bu Kur'an ne kadar sürede gelecek, kaç yıl gelecek, ne kadar gelecek, kaç âyet, kaç sûre gelecek, okunan bölüm, namaza tahsis edilen bölüm olacak, unutulacak mı, unutulmayacak mı, bu konuda Kur’an’ın, vahyin muhafazası konusunda bir gayreti, bir tedbiri olacak mı, olmayacak mı, bunu bilmiyordu. Ama sonradan Rabbimiz tarafından anlatıldı ve Allah’ın Resûlü de anladı. Vahyi ezberleyebilmek, ya da unutmamak için böyle bir sa’yin, böyle bir çabanın içine giren peygamberimize böyle buyuruyordu Allah. “Peygamberim biz okuyacağız ve sen asla unutmayacaksın” buyuruyordu. Demek ki biz de bunları Kur'an’dan öğreneceğiz. Kur’an’la birlikte olacağız, onunla diyalogumuzu asla kesmeyeceğiz ve bilmediklerimizi ondan öğrenecek ve unutmayacağız. Birilerine bir sûreyi anlatırken: “Aman şunu yaz! Aman bunu ezberle!” demeyeceğiz. Zamanla olacak bu iş. Çünkü biliyoruz ki sahâbenin yetişmesi böyle yaz-dırıp, ezberletip, yazılı, sözlü imtihan şeklinde olmamış. Ne anlattım söyleyin? dememiş Rasulullah. Yazılı, sözlü imtihana çekmemiş onları. Onlar hayatla imtihan olmuşlar, Bedir’le, Uhut’la imtihan olmuşlar. Biz sana okuyacağız, sen unutmayacaksın, ezberleyeceksin. Veya bunun bir başka mânâsı da: “Peygamberim Biz bunu sana oku-yoruz, öğretiyoruz sen de bunu asla unutmayacaksın” şeklinde olacaktır. Yani Biz bunu sana öğretiyoruz, bu vahyi sana sunuyoruz sen de bunu unutmamalısın ha! Nasıl? Nasıl unutulmaz Kur’an? Sadece bu Kur’an’ı mücerret okuyarak, ezberleyerek değil, bununla diyalogu kesmeyerek, sürekli bununla beraber olarak, gereğiyle amel ederek, hayata geçirerek bu öğrendiklerini hayatınla muhafaza etmek zorundasın. Kur’an’ın gereğini yerine getirme görevidir bu. Öyleyse bizler de öğrendiklerimizi gereğiyle amel ederek, hayatımıza aktararak korumak, muhafaza etmek zorundayız. Sen bu Kur’an’ı unutmayacaksın ama: “Allah’ın dilediği müstesna.” Bunun iki anlamı vardır: 1. Unutmayacaksın ama bilesin ki bu unutmaman da kendinden değil, Allah’tandır. Bu da Allah’ın takdiriyledir. Allah, peygamberine buyuruyor ki, “Sana okuduğumuzu sakın unutma! Aynen onları ic-ra et, mucibince amel et, ama bilesin ki unutmaman da senin elinde değildir. Sakın unutmamam kendi elimdedir zannetme! Unutmaman da bendendir.” Değilse biz biliyoruz ki Rasulullah’ın insan olması hasebiyle zaman zaman unuttuğu da oluyordu. Meselâ bir ara namazda bir âyeti unutarak atladı Rasulullah. Arkasında bulunan Übeyy bin Ka’b: “Hayrola ey Allah’ın Resûlü! Bir âyet kalktı mı, yoksa nesih mi oldu?” diye sordu da, Allah’ın Resûlü, “Hayır, ben unutturuldum” buyurdu. Ama tabi ki bunun sebebi ümmetine talimdi. Yani bir insan unutursa ne yapacak? Bunu talim etmek ve kıyâmete kadar gelecek insanlar için bu konuda hükmün vazedilmesi içindi. Çünkü biz yine onun kendi beyanlarından biliyoruz ki, Rasulullah’ın gözleri uyurdu ama kalbi her zaman uyanıktı. Mutlaka kalp uyanıktı çünkü o kalbe vahiy geliyordu. Yine meselâ bir yolculukta bir yerde konakladılar. Hz. Bilal: “Ya Rasulallah siz de uyuyun, ben nöbet bekler sizi uyandırırım” demişti. Ama Bilal da bir deveye yaslanıp uyuya kalmış, ilk uyanan yine Rasulullah olmuştu. Allah’ın Resûlü baktı ki güneş doğmuş. “Niye böyle yaptın ey Bilal?” diye azarlayınca, Hz. Bilal mahcup olmuştu. Çünkü tüm sahâbenin sabah namazı geçmişti. Ama o konuda kıyâmete kadar ki insanlar için hüküm konuyordu. Uyuduğunuz zaman siz de böyle yapın! diye bu konuda hüküm konsun diye öyle yaptırdı Allah. Onun için Rabbimiz elçisinin uyumayan kalbini uyuttu. 2. Peygamberim biz sana okuyacağız ve sen unutmayacaksın ancak: Allah’ın dilediği müstesnadır ifâdesini şöyle de anlıyoruz: Vahyin bir bölümü Kur’an’a geçmemiştir. Yani muhtevası korunma altına alınmış ama lafzı korunma altına alınmamış, Kur'an bölümüne geçmemiştir. Okumaya tahsis edilmemiş vahiy bölümünün de olduğunu anlatıyor bu bölüm. Hayatı düzenlemiş, o günün problemlerini halletmiş ama Kur’an-ı Kerîm’e geçmemiş vahiy bölümünün de bulunduğunu haber veriyor. Kur’an’da varlığından söz edildiği halde Kur'an’da bulunmayan vahiy birimleri var. Yani peygambere vahyedilen vahiylerin bir kısmının Kur'an’da olmadığı kesindir. Meselâ bir dönem Allah’ın Resûlü ve Müslümanlar namazlarında kıble olarak Mekke’deki Kâbe’ye dönüyorlardı. Ama onların Kâbe’ye dönmelerini emreden âyet yok Kur'an’da. Peki acaba Allah’ın Resûlü ve Müslümanlar kendi kafalarından mı çı-karmışlardı Kâbe’ye dönmeyi? Elbette kendi kafalarından çıkarmamışlardı bunu. Allah emretmişti, ama bu vahiy birimi Kur'an’a geçme-miştir. Müslümanların Allah’ın Resûlü’ne bağlılıklarını pekiştirmek için peygamberle yapmıştı bu işi. Yine bakıyoruz Mekke’nin fethiyle ilgili rüyada gelen vahiy birimi de Kur'an’da yoktur. Allah rüyasında her şeyi Resûlü’ne göstermiş; müşriklerin kendilerini Hudeybiye denen yerde durduracaklarını, o yıl hac için Mekke’ye sokulmayacaklarını, aralarında bir anlaşma yapılacağını, daha sonra Müslümanlar adına ağır şartlar taşıdığı zannedilen bu anlaşmayı kendilerinin bozacağı ve nihâyet Mekke’nin fet-hedileceğini tümüyle rüyasında Rabbimiz peygamberine göstermişti. Hattâ bunu bilmeyen sahâbe Allah’ın Resûlü’ne itiraz edecek noktaya gelirken, Allah’ın Resûlü son derece rahattı. Rabbimiz de bu konuda sadece: “Yemin olsun ki Allah peygamberine o rüyayı doğru gösterdi. (Allah’ın gösterdiği rüya doğru çıktı) Yemin olsun ki inşallah Mescid-i Haram’a mutlaka emniyet içinde gireceksiniz.” (Fetih 27) buyuruyordu. Bakın burada Allah diyor ki: Allah’ın peygamberine gösterdiği rüya doğru çıktı. Peki hani ne o? Hani nerede bu rüya? Kur’an’ın neresinde? Biliyoruz ki rüya da vahiydir. Allah’ın Resûlü’ne gelen vahiylerden pek çoğu rüya halinde gelmiştir. Ama bakıyoruz ki Rabbimizin sözünü ettiği bu vahiy birimi Kur'an’da yoktur. Yine örneğin Tahrim sûresinin 3. âyetinde Allah’ın Resûlü’nün hanımlarından birine gizlice söylediği bir sözün ortaya çıkarılışı, Ah-zâb sûresinin 37. âyetinde anlatılan Rasulullah’ın Hz. Zeynep’le evliliğinin bizzat Allah tarafından emredildiği konusu, Haşr sûresinin 5. âyetinde Müslümanların gerçekleştirdiği Beni Nâdir’in ağaçlarını kesme işinin Allah’ın emriyle olduğunu anlatan âyet, yine Enfal sûresinin 7. âyetiyle anlatılan konular da vahiy olarak Kur’an’da yoktur. Peki buna ne diyeceğiz? Bu vahiy birimlerinin adı nedir? Bunlar, bu vahiy birimleri Allah tarafından Rasulullah’a bildirilmiş, hayatta pek çok problemleri çözmüş, ama Kur'an’a geçmemiş, yani okunan vahiy birimi olmamış, lafzan Allah tarafından korunma altına alınmamış vahiy birimleridir. Bir başka ifâdeyle bunun adı sünnettir ve dinimizin yarısıdır. Okunan vahiy, okunmayan vahiy. Vahy-i metluv ve vahy-i gayri metluv. Buhârî, Müslim, Tirmizi, Nesei, İbni Mâce, Ebu Dâvûd ve diğerleriyle birine, İbni Abbas, Taberî, Kurtubî, Râzî, İbni Kesîr, Tefhim, Elmalı, Seyyid Kutup’la da okunan vahiy birimine ulaşabileceğimize inanıyorum. İstedikten sonra her ikisine de ulaşabileceğimize ve mutlaka ulaşmak zorunda olduğumuza inanıyorum. Çünkü bu iki bölümün ikisi de vahiydir, ikisi de dindir ve Müslümanlar olarak bizim için bağlayıcıdır. “Ancak Allah’ın dilediği müstesna” ifâdesini bir de böyle anlamaya çalışıyoruz. “O Allah cehri de, hafiyi de, açığı da, gizliyi de bilendir.” Ne vereceğini, ne emredeceğini, ne isteyeceğini, sizi vahyin ne kadarıyla sorumlu tutup, kaç âyet göndereceğini bilendir Allah. Mesele konunun Allah’a ircâıdır. Meselâ sabahleyin kalktığımız da elimizdeki Kur’an’ın yarısını silse Allah, haberimiz olur mu bundan? Sabahleyin bir kalktınız ve baktınız ki Kur’an’ın yarısı gitmiş, yarısı si-linmiş. Haberiniz olur mu bundan? Şimdi haberimiz yok ki o zaman ol-sa. Şimdi tanımıyoruz ki Kur’an’ı o zaman anlasak ne kadarı silinmiş, ne kadarı kalmış? Öyle değil mi? Cebinde ne kadar para olduğunu bi-len kişi eksilince farkına varır. Bilmeyen, cebinden habersiz yaşayan bir adam nerden farkına varacak bu eksikliğin? Kaldı ki zaten şu anda birileri Kitabın kimi âyetlerini siliyor ama farkında değiliz. Birileri her gün kitabımızın âyetlerini bozuk para gibi harcıyor, ama kimsenin haberi yok. Kimsenin kılı bile kıpırdamıyor. Neden? Bilmiyoruz ki kitabımızı. Bilenler bağırıyor da ancak o zaman farkına varıyoruz. Bizim kitap değil ki o, birilerinin kitabı! Bizim cep değil ki o, başkalarının cebi! Cebinden, kitabından habersiz yaşayan insanlar olup çıktık Allah korusun. Siler mi siler Allah. Belki de o zaman sevinir Müslümanlar, “Ya Rabbi çok iyi oldu. Zaten bu kadar âyet bize zor geliyordu. İşte hatimlerde, düğünde, dernekte, nişanda, ev mübareğinde filan okuyabileceğimiz kadar beş-on sûre bize yeter!” diyecek, memnuniyetlerini ortaya koyacaklar.