110. “Siz, insanlar için ortaya çıkarılan, marufu emreden, münkerden alıkoyan Allah'a inanan hayırlı bir ümmetsiniz. Kitap ehli inanmış olsalardı kendileri için daha hayırlı olurdu; içlerinde inananlar olmakla beraber, çoğu yoldan çıkmıştır.” Bu âyetleriyle Rabbimiz insanların içinden yeryüzünün en hayırlı, en şerefli, en güzel, en şahsiyetli toplumunu çıkarmayı murad ediyor. Bizim toplumumuzun, İslam toplumunun böyle bir toplum olmasını emrediyor. Bu yeryüzünün en hayırlı, denge unsuru olacak toplumun sahip olması gereken özelliklerini de bakın şöylece belir-liyor: Sizler insanlar arasından çıkarılmış en hayırlı, en bereketli bir toplum olmalısınız. Sizler ey peygamber dönemi insanları. Sizler ey kutlu asrın insanları. Sizler ey Rab ve İlâh olarak Allah’ı, kitap ve hayat programı olarak Kur’an’ı, din olarak teslimiyet dini olan İslâm’ı, örnek olarak, peygamber olarak da Allah’ın kutlu elçisi, son elçisi Hz. Muhammed (a.s)’ı kabul etmiş olan müslümanlar. Unutmayın ki sizler dünya üzerinde tüm insanlık için çıkarılmış, yetiştirilmiş, eğitilmiş en hayırlı bir ümmetsiniz. Marufu, Allah’ın güzel dediklerini, hayırlı dedik-lerini, din dediklerini emredersiniz, münkerattan da, Allah’ın kötü dediklerinden, çirkin dediklerinden, işe yaramaz dediklerinden de nehy edersiniz. İnsanları kötülüklerden alıkorsunuz. Ve bir de siz Allah’a iman edersiniz. Siz hayatınızda Allah’ın tek Rab ve İlâh olduğuna iman edersiniz. Sizin imanınızı, sizin amelinizi, sizin hayatınızı, sizin kavganızı Allah belirler. Siz tüm hayatınızda Allah’a teslim oldunuz. Nasıl inanacağınızı, nasıl kulluk edeceğinizi, nasıl yaşayacağınızı, insanları neye ve nasıl dâvet edeceğinizi, nelerden nehy edeceğinizi de Allah belirler. İşte sizler böyle bir toplum olmak zorundasınız diyor Rabbimiz. Böyle olduğunuz zaman hayırlı ve şerefli bir toplum olacaksınız. Dikkat ediyor musunuz? Rabbimiz bizim özelliklerimizi sayarken insanlar içinden, insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmet olduğumuzu haber verdikten sonra, bu üstünlüğümüzün birinci sebebi olarak önce iyiliği emreder, kötülükten menedersiniz buyuruyor. Sonra da Allah’a iman edersiniz buyuruyor. Emr-i bil ma’ruf ve nehy-i ani’l münker özelliğimizden sonra, Allah’a iman özelliğimizden söz ediliyor. Demek ki ilk şart budur. İlk şart iyiliği emredip kötülüklerden menetmektir. Zira bu görev ihmal edilirse, toplum bozulursa, İslâm’ın yaşanacağı ortam oluşmazsa, müslümanca bir toplum oluşturulmazsa İslâm yaşanmaz, iman yaşanmaz. Yâni eğer bizler iyiliği emrederek kötülüklerden menederek çevremizi düzeltemezsek, çevremizi müslümanlaştıramazsak, inanan mü’minleri daha iyi inanır, inanmayanları da inanır hale getiremezsek böyle bir ortamda biz imanı, İslâm’ı yaşayamayız. Bakın işte şu anda bize müslümanca bir hayat yaşama hakkı tanımıyorlar. Demek ki İslâm’ı yaşamanın ilk şartı budur. Bu vazife ihmal edilir de, toplum İslâm’ı yaşamaya müsait olmaktan çıkarsa o zaman belki biz fert olarak inanabiliriz ama eğer inanmayanları veya az inananları düzeltemezsek biz de yaşayamayız İslâm’ı. Kaldı ki bizim imanlarımızı, inançlarımızı yaşamamız demek, namaz kılın emrine imtisâl, oruç tutun buyruğunu icra ve emri bil’maruf yapın, münkerden nehyedin emrine imtisâl dir. Buna imtisâl edip yerine getirirsek biz İslâm’ı yaşıyoruz demektir. İşte daha önceki dönemlerin hayırlıları olan, daha önceki dönemlerde insanlar için çıkarılmış hayırlı bir toplum olan Mûsâ (a.s)’ın hayırlıları, Mûsâ (a.s)’ın döneminin müslümanları, Îsâ (a.s)’ın müslü-manları, toplumu eğer kendilerine Allah’ın son elçisi Muhammed (a.s) gelir gelmez hemen iman etselerdi, hakikaten kendileri için çok hayırlı olacaktı. Bu ehl-i kitap, bu yahudi ve hıristiyanlar daha önceki peygamberlere iman ettikleri gibi, şimdi de bekledikleri, yolunu gözledikleri bu son elçiye de iman ediverselerdi bu seçilmiş, insanlık için çıkarılmış hayırlı toplum, şerefli ümmet onlar olacaklardı. Ama ne yazık ki onlardan çok az bir grup müslüman olup bu şerefe ulaşırken, pek çoğu fısk u fücuru tercih ettiler. Halbuki fırsat ayaklarının ucuna kadar gelmişti. Mekke’de zuhur eden Allah’ın Resûlü, Medine’ye, yanı başla-ına kadar hicret etmişti. Üstelik bu son elçi onların ellerindeki kitap-arını da reddetmeyip tasdik ediyordu. Onların sevdikleri, kabullendik-eri peygamberlere de aynı kaynaktan gelmiş kardeş ve hak peygamber gözüyle bakıyordu. Ne yazık ki ayaklarına kadar gelmiş bu fırsatı kaçırdılar, bu şerefi teptiler de, çok azı müstesna imanı değil de küfrü tercih ettiler ve böylece dünya üzerinde bir kavgayı başlattılar. Eğer Allah’a ve Allah elçilerine inandıklarını iddia eden bu insanların hepsi de, bekledikleri bu peygambere ve onun getirdiği İslâm’a iman ediverip de müslüman oluverselerdi, o zaman yeryüzünde tek ümmet olacaklardı, çok iyi olacaktı, ama demek ki Allah’ın yasası böyledir. Demek ki Allah’ın takdiri gereği kimileri müslüman olacak, kimileri de kâfir olacak, kimileri gemiye binecek, kimileri tufanda boğulacak. Kimileri Mûsâ (a.s)’ın ya-nında yer alıp sağ salim denizi geçecek, kimileri Mûsâ’nın karşısında yer alıp denizde boğulacak. Dünyada Allah’ın bir yasasıdır bu anlıyoruz.