134. “Onlar bollukta ve yoklukta sarf ederler, öfkelerini yenerler, insanların kusurlarını affederler. Allah iyilik yapanları sever.” Evet o muttakiler, o hayatlarını Allah için yaşayanlar, bollukta ve darlıkta infak ederler. Sahip olduklarını Allah kullarıyla paylaşmanın kavgasını verirler. Elleri dar olduğu zaman da, geniş olduğu zaman da, hasta oldukları zaman da, sıkıntılı oldukları zaman da bütün hallerinde infak ederler. Gazaplandıkları zaman da gazaplarını yenenler. Öfkelendikleri zaman öfkelerini yutarlar. Öfkelendikleri zaman bağışlayanlardır onlar. Kin peşine düşmezler, Allah’ın kullarının kusurlarına, hatalarına noksanlıklarına karşı gazaplanmazlar, gazaplandıkları zaman da öfkelerini yenmesini bilirler onlar. Gazaplandıklarından intikam almaya kalkmazlar. Kötülük edenlere karşı afla muamele ederler. Evet bunlar günahlardan, hayasızlıklarsan sakınan ve de ga-zaplandıklarında da bağışlayanlardır. Kindar olmayan, kin ve intikam peşine düşmeyen, Allah kullarının hatalarının, noksanlıklarının ardına düşmeyen kimselerdir. Öfkelendikleri zaman öfkelerini yenmesini bilen insanlardır. Suçları örten, hataları bağışlayan kimselerdir. Bu konuda aklıma güzel bir örnek geldi, inşallah söyleyeyim. Allahu âlem Abdullah İbni Mübârek Efendimizin bir hizmetçisi bir gün bir ibrikle onun abdest suyunu dökerken bir kaza sonucu ibriği yü-züne çarpar ve Abdullah İbni Mübareğin yüzü kanar. Tam kızacakken hemen câriye bu âyetin “Vel kâzımiynel gayza” bölümü okur, İbni Mübarek Efendimiz gazabını yener. Câriye arkasından “Vel âfiyne anin nâs” bölümünü okuyunca İbni Mübarek Efendimiz tamam seni affettim buyurur. Arkasından câriye “Vallahü yühibbü’l muhsinîn” bölümünü okuyunca İbni Mübarek der ki “haydi git seni âzâd ettim”. Âyeti okuyan da yerinde okuyor, değerlendiren de yerinde değerlendiriyor. Gazap; insanın öfke ile insanlıktan çıktığı andır. İnsanlık, kişi-nin önündeki iki seçenekten, iki hadîseden birini seçme özelliğidir. Halbuki insan gazaplanınca seçme özelliği gider ondan. Dolayısıyla bu durumda insan insanlıktan çıkmıştır. Bundan sonra pek çok mu-harremat birbirini takip eder. Harpler, darpler, kavgalar, katl olayları, zulümler düşmanlıklar, kazf, yalan isnâdı, iftira, talâk ve tüm fuhşiyat-lar hepsi hepsi gazaplanmanın sonunda meydana gelir. İşte böyle gazaplandığı bir anda, gazap makamında bulunduğu bir durumda gazabına sahip çıkarak, kendisine sahip çıkarak gazabının gereğini yapmayan, Allah’ın kendisinden istediklerinin dışına çıkmayan kimse muttakidir ve Allah’ın cennetini hak etmiş kimsedir. Çünkü Allah muhsinleri sever. Allah kendisini görüyormuşçasına bir hayat yaşayanları sever. İnsanlara karşı tavırlarını, davranışlarını Allah huzurunda olduğunu unutmadan ayarlayanları, Allah huzurunda, Allah kontrolünde olma şuuru içinde gazabını yenerek Allah’a lâyık davranışlar sergileyenleri Allah sever. Ama tabi hiç öfkelenmeyeceğiz demek değildir bu. Öfkelenilmesi gereken yerlerde de mutlaka öfkelenmek zorundayız. Allah’ın âyetleri çiğnendiği zaman, Allah’ın diniyle, Allah’ın yasalarıyla, Allah’ın elçisiyle alay söz konusu olduğu zaman, Allah’a düşmanlık söz konusu olduğu zaman bir müslümanın öfkelenmesi vaciptir. İşte Rabbi-mizin insan fıtratına koyduğu gazap yasası burada geçerlidir. Böyle yerlerde müslüman gazaplanmalıdır. Diniyle alay edildiğini, Allah’ın âyetleriyle, Allah’ın şeriatıyla alay edildiğini gördüğü yerde bir müslü-manın yerinde duramaz hale gelip alaycıların beyinlerinde patlayacak bir bomba gibi gazaplanması gerekmektedir. Allah düşmanlarının suratlarında patlayacak bir şamar gibi gazaplanması gerekmektedir. Zaten böyle durumlarda gazaplanmayan bir kimsenin müs-lümanlığından da şüphe edilir. Gözlerinin önünde Allah’ın emirlerinin çiğnenmesi karşısında gazaplanmamak zilletin ta kendisidir. Hattâ İmam Şafiî Efendimiz kızılması gereken bir durum görüp de kızmayan kimsenin eşek olduğunu söyler. Evet Allah’ın gazabının olduğu yerde müslüman da gazaplanmak zorundadır. Mü’minler Rablerinin gazabıyla gazaplanan, rızası sebebiyle de razı olan insanlardır. Bakın A’râf sûresinin 154. âyetinde Allah’ın gazabını celp edecek bir konumda toplumunun kendisinin yokluğunda Allah’ı unutup onun yerine buzağıya tapındıklarını ve şirke düştüklerini görünce Hz. Mûsâ (a.s)’ın da son derece gazaplandığı, hattâ Tevrat levhâlârını elinden attığı ve gazabı dinince onları yeniden eline aldığı anlatılır. Elbette çevresindekilerin Allah’a kulluğu bırakıp da tâğutların peşine takıldıklarını, Allah yasalarını terk edip insan yasalarına kul köle olduk-larını, cennet yolunu terk edip süratlice cehenneme doğru gittiklerini gören bir müslümanın bu duruma gazaplanmaması mümkün değildir. Bir müslümanın böyle bir durumda rahat bir hayat yaşaması mümkün değildir. Bu durumu değiştirmek ve Allah’ın gazabından korunmak için bir müslümanın elinden ne geliyorsa yapması gerekmektedir.