140,141. “Eğer siz (Uhut'ta) bir yara almışsanız, (size düşman olan) o topluluk da (Bedir'de) benzeri bir yara almıştı. Böylece biz, Allah'ın gerçek müminleri ortaya çıkarması ve içinizden şahitler edinmesi için, bugünleri bazen lehe, bazen da aleyhe döndürüp duruyoruz. Allah, zulmedenleri sevmez. Allah, böylece iman edenleri günahlarından arıtmak, inkârcıları ise yok etmek ister.” Ey müslümanlar, Uhut’ta size bir yara dokunmuşsa, Uhut’ta bir kısmınız şehid düşerek bir kısmınız da yaralanmışsa, bir eziyete maruz kalmışsanız, unutmayın ki daha önce düşmanlarınız da sizin karşınızda bir yara almışlardı. Daha önce siz de Bedir’de onlara zarar vermiştiniz. Ama sizin Bedir’de onlara verdiğiniz zarar onların morallerini kırmamış, sizinle tekrar savaşmaktan onları alıkoymamıştır. O halde siz niye gevşemeye ve üzülmeye kalkıyorsunuz? Üstelik sizler mü’minlerken. Allah sizinle beraberken. Sizin şehidleriniz cennete, onların ölüleri ise cehenneme gitmişken. Sizler ebediyen ka-zanan, onlar da ebediyen kaybedenler iken. Buna rağmen onlar sizin karşınıza çıkma konusunda cesaretlerini yitirmezlerken size ne oluyor? Halbuki: O günler, o zafer günleri, üstün gelme günleri yok mu? Biz onu insanların arasında döndürüp duruyoruz. Evet bu iş aranızda mü-navebeyledir. Zafer bazen sizin tarafta, bazen da karşı taraftadır. Bazen siz galipsiniz, bazen de karşı taraf. Bu Allah’ın yeryüzünde değişmeyen bir sünnetidir. Akıbet, güzel sonuç kesinlikle müminlerin ol-makla birlikte Rabbimizin hikmeti gereği dünyada kimi zaman kâfirler, kimi zaman da mü’minlerin lehlerine döner bugünler. Yâni bir evde hep düğün bayram olmaz. Bazen düğün bay-ram, bazen da cenaze olur. Bazen ağlama dönemi, bazen de gülme dönemi yaşarsınız. Şu anda bizim evde cenaze var. İslâm dünyası ağlama dönemini yaşıyor. Küfür ve şirk dünyası da bayram dönemlerini yaşıyor. Ama kesinlikle bilelim ve üzülmeyelim ki bu böyle gitmeyecektir. İşte Rabbimizin beyanıyla bu daire dönmektedir, zaman sürekli dönmektedir. Yüz yıllık ağlama dönemi çok yakında bitecek, gülme sırası bize gelecektir. Bundan hiç kimsenin zerre kadar bir şüphesi olmasın. Dikkat ederseniz Uhut’ta düşmanları karşısında küçük bir hezimet yudumlayan, küçük bir yara alan o günün müslümanlarına Rab-bimiz Bedir’i hatırlatıyordu. Ne oluyor ey müslümanlar? Uhut’ta küçük bir yenilgi aldık diye niye gamlanıyorsunuz? Niye kendinizi koyuveri-yorsunuz? Daha önce Bedir’de onları siz yenmemiş miydiniz? Bedir-de galibiyet sizin değil miydi? Buyurarak onların yaralarını saran Rab-bimiz, bu âyetleriyle 20. asrın biz gariban müs’taz’aflarına da şöyle buyuruyor: Ne oluyor ey garibanlar? 100 yıldır küfür ve şirk dünyanın egemenliği altında inim, inim inliyoruz diye niye ümit inkisârına uğru-yorsunuz? Daha önce Osmanlılar olarak, Selçuklular olarak, Abbâsîler olarak, Emevîler olarak, Halîfeler dönemi olarak binlerce yıl dünyaya egemen olanlar sizler değil miydiniz? Unutmayın ki: Allah böylece içinizden iman edenleri açığa çıkarmak ve sizden şehidler edinmek ve iman edenleri seçmek, hatalarından arındırmak ve kâfirleri de eksiltip körlemek istiyor. Eğer böyle olmasaydı, yâni zafer bazen sizin tarafta, bazen da kâfirler tarafında olmasaydı o zaman gerçek mü’minler belli olmayacak, gerçek mü’minler münafık-lardan ayrışmayacak ve içinizden şehidler de edinilmeyecekti. Çünkü bâtıl bir davaya sağlam inanmış kâfirlerin mü’minlere karşı galip gelmeleri yine bir imanın galip gelmesi anlamına gelecektir ki o zaman mü’minler kendi hak davalarına onların bâtıl davalarına olan imanlarından daha kuvvetli bir imanla iman etmeleri gerektiğini, onlardan daha kuvvetli bir şekilde sarılmaları gerektiğini anlamalarına sebep olacaktır. Gerek Âl-i İmrân sûresinin bu âyetlerini, gerekse kitabımızın öteki âyetlerini okudukça ister istemez insanın hatırına şu soru geliyor. Rabbimiz bu ve benzeri âyetlerinde kâfirleri tek başına yok edeceğini, kâfirler karşısında mü’minlerin yanında, mü’minlerin safında olduğunu, kâfirlere karşı mü’minlere yardım edeceğini anlatıyor. Peki hal böyleyken acaba neden mü’minlerin onlarla savaşmalarını istiyor Rabbimiz? Acaba neden mü’minlerin kâfirlerle savaşa katılarak ölümle, yaralanma ile, çeşitli sıkıntılar, çeşitli fedâkârlıklarla karşılaşmalarını istemektedir? Halbuki netice bellidir. Netice mü’min-lerin galibiyetidir. Öyleyse acaba niçin mü’min kulları ölmeden, öldürmeden Allah neticeyi gerçekleştirivermiyor? Acaba bunun hikmeti nedir? İşte bunun hikmeti bu âyet-i kerimede anlatılmaktadır. Bir kere Rabbimiz bu davayı omuzlayan mü’minlerin miskin ve uyuşuklardan olmasını istemiyor. Yan gelip yatarak zafer bekleyenlerden olmalarını istememektedir. Zaten böyle kolay kazanılmış zaferlerin kaybedilmeleri de çok kolay olacaktır. Allah birtakım mahrumiyetlere, birtakım sıkıntılara katlanarak zafere ulaşmalarını istemektedir. Bir de bu âyet-i kerimede ifade edildiği gibi Allah kimimizi kimi-mizle denemek ve bilemek istemektedir. Gerçekten de hikmet sahibi Rabbimizin mahza hikmet dolu müthiş bir yasasıdır bu. Rabbimiz bizi bilemek istiyor. Bizim bilenmemizi istiyor. Savaş insanların bilenmesi demektir. Herhangi bir aleti keskinleştirmek isterseniz bilersiniz onu. Herhangi bir aleti bilerken ondan bir şeyler götürürsünüz ama onu bilemiş olursunuz. Bilenen aletten bir şeyler gider, bir kısım parçalar kopar ondan ama artık o daha parlak ve daha keskin hale gelmiştir. İşte savaşlar da böyledir. Bir şeyler kaybeder müslümanlar sa-vaşta ama bununla bilenirler müslümanlar. Daha canlı, daha güçlü hale gelirler. Tıpkı her budanmanın sonunda daha gençleşen ağaçlar gibi. O savaşlar, biliyoruz ki, nice mü’minleri bilemiş, nice kâfirleri diriltmiştir. O savaşlarda nice mü’minler bilenirken nice kâfirler de İslâm’la buluşup diriliği yudumlamıştır. Mü’minleri bileyen savaşlar kâfirleri de uyandırmıştır. Nasıl? Kâfirler savaş meydanlarında kendilerinin dünyayı, hayatı, yaşamayı sevdiklerinden kat kat fazlasıyla karşılarındaki mü’minlerin ölüme ve şehâdete koştuklarını gören nice kâfirler İslâm’la tanışma imkânı bulmuşlar, nice kâfirler dirilişe ermişlerdir. Allah için nelerin fedâ edilebileceğini, nelerin göze alınabileceğini gören nice kâfirler hidâyete ermişlerdir.