143. “Andolsun ki, ölümle karşılaşmadan önce onu temenni ediyordunuz; işte onu gözlerinizle bakarak gördünüz.” Evet, dün gerçekten Allah yolunda şehâdeti isteyenler sizler değil miydiniz? Peygamber (a.s)’ın Medine’de kalıp müdafaa savaşı yapalım teklifine karşılık, hayır ey Allah’ın Resûlü, düşmanı şehrin dışında karşılayıp kahramanca bir meydan savaşı yapalım diyenler sizler değil miydiniz? Böyle bir savaş ve ölüm ortamıyla karşı karşıya gelmeden önce bunu şiddetle temenni etmiyor muydunuz? Eh işte isteyip durduğunuz karşınızda. Haydi savaşın öyleyse, sıkın dişinizi ve temenni ettiğiniz şey konusunda sabredin. Sizler onu gözlerinizle gör-dünüz. İşte savaş meydanında kardeşlerinizin doğranışına şahit oldunuz. İşte şehidler gözünüzün önünde. Ne duruyorsunuz? Neden önceki iddianızı yerine getirmekten çekiniyorsunuz? Hani şehâdet tutkunuz, peygamberi kendi fikrinden vazgeçirip şehrin dışına çıkmaya zorlamıştı. Savaş meydanında Rasûlullah’ın şehid edildiği haberinin yayılmasıyla birlikte müslümanlarda meydana gelen bir zaaf ve gevşeme üzerine gündeme geliyordu, Rabbimizin bu sorgulaması. Bundan sonraki âyet de zaten onu gündeme getirecek. Gençler savaşı temenni ediyordu. Ama ne zamanki istedikleri düşmanla karşı karşıya gelip de Allah’ın bir hikmeti gereği doğranma-ya başlayınca da korkuverdiler. Allah için girdikleri bir savaşta ölümden, yaralanmadan, sıkıntıya düşmekten korkuverdiler. Gerçekten zor bir imtihan değil mi? Ölüm korkusuyla savaşı kerih görüyorlar. Halbuki ölüm her zaman bizim için mukadderdir. Her zaman bizi takip eden, bizi hiçbir zaman bırakmayan ve hesap edemeyeceğimiz bir zamanda gelip bizi bulacak olan bir gerçektir. Öyle değil mi? İnsanlar savaş yapmadan da ölmüyorlar mı? Kurtulabilen var mı ölümden? Dünya üzerinde savaşan toplumlarda ölüm var da savaşma-yan toplumlarda yok mu? Şu anda dünya üzerinde yüz yıllarca ömür sürdükleri halde biz savaşmayacağız, yurtta sulh cihanda sulh içinde bir hayat yaşayacağız diyerek özgürlük ve şereflerini birilerine teslim edip zelilce bir hayata razı olan toplumlara ölüm gelmedi mi? Dünya tarihini gözden geçirin. Şereflice özgürlük savaşı verenler öldü de savaştan korkarak zillet içinde bir hayata razı olanlar ölmediler mi? Ölümü değil de yaşamayı seçenler ölümden kurtuldular mı? Cenneti seçenler öldü de dünyacı kesilenler kurtuldular mı? Allah için cennet için, ebedî hayat için gözünü kırpmadan savaşa atılanlar öldüler de Âd ve Semûd gibi âhireti unutup da dünyayı kıbleleştirenler, Firavunlar gibi dünyaya kazık çakma sevdasına kapılanlar ölmediler mi? Yeryüzünün en büyük saltanatına sahip Süleyman ve Dâvûd (a.s)’lar öldüler de Nemrutlar, Karunlar yaşamaya devam mı ettiler? Kim kurtulmuş ölümden? Hangi taraf olursa olsun, ister tercihini Allah’tan yana kullanan, hayatını Allah için yaşayan müslümanlardan ol-sun, isterse hayatlarına Allah’ı karıştırmayarak kendi hevâ ve heves-leri istikâmetinde bir hayat yaşamadan yana olan kâfir ve müşrik dünyadan olsun, ister savaşan isterse savaşmayan taraf olsun Allah herkes için ölümü yazmıştır, kimse bu yasanın dışına çıkma imkânına sahip değildir. Savaşanlar da ölecekler bu dünyada savaşmayıp barış taraftarı olanlar da. İşte madem ki hayat böyle devam edip gidiyor, Rabbimiz de yeryüzünde mutlak mânâda biz müslümanlara savaşı emrediyor. O halde ey müslümanlar! Yeryüzünde insanlara zulmeden, insanların özgürlüklerini ihlâl eden, insanları fitnelere düşürerek onları zorla Al-lah’a kulluktan koparıp kendilerine kul köle edinen ve insanları zorla kendi yasalarına uymaya çağıran kâfirlerin, zalimlerin, hıristiyanların, yahudilerin karşılarına geçip, egemenliği onların ellerinden alıp yeryüzünde âdil bir hayatı gerçekleştirmemizi istiyorsa Rabbimiz bunu gerçekleştirmek zorundayız. O zaman Rabbimizin bu emirleriyle karşı karşıya olan biz müslümanlar asla savaşı terk ederek kâfirin egemenliği altında zillet içinde bir hayata razı olamayız. Kâfirlerin, zalimlerin, müşriklerin egemenliği altında bir barışa bir müslümanın evet demesi mümkün değildir. Kaldı ki biz böyle bir hayata evet desek bile, dünya üzerindeki kâfirler hiçbir zaman savaşsız bir dünyaya evet diyememişlerdir. Dünyada böyle savaşsız bir hayata evet diyen tek tük felsefi ekoller çıkmış olsa da Hz. Adem’in oğlu Kabil’in Habil’i öldürdüğü o ilk günlerden bu yana dünyada hiçbir zaman savaş bitmemiş, bitmesi de mümkün değildir. Rabbimizin beyanıyla kâfirlerin yeryüzünde müslümalara karşı kıyâmete kadar amansız bir savaşı sürdürecekleri kesin olduğu gibi, kâfirlerin kendi aralarındaki savaşları da hiç kesilmeden devam edecektir. Her ne kadar kâfirlerin efendim işte İslâm savaş dinidir, müslü-manlar barbar insanlardır, onların işi gücü kılıç ve kandır, onlar bundan başkasını bilmezler gibi iddialarla müslümanları savaştan uzaklaştırmayı planlıyorlar ve kendi egemenlikleri altında köle bir hayata razı etmeye çalışıyorlarsa da ve bu alçakların propagandaları karşısında kimi zavallı müslümanlar da aman efendim İslam savaş dini değildir, İslâm barış dinidir filân diyerek köleliklerini ihraz etme, kulluklarını tazeleme sadedinde bir şeyler söyleyerek müslümanları uyutmaya çalışıyorlarsa da şunu kesinlikle bilelim ki dünya üzerinde hiçbir insan, hiçbir inanç mensubu, hiçbir din mensubu, eğer dininin bilin-cindeyse, inancının farkındaysa bir başka dinin, bir başka inancın egemenliği altında aşamaya razı olmaz. Bu bir gerçektir. Bu bir yasadır. Bu bir fıtrattır. Ne müslüman, ne kâfir, ne müşrik, ne putperest hiç kimse kendi inancının dışındaki bir inancın egemenliği altında yaşamaya razı olmaz. Herkes inancını yaşayabileceği bir dünya ister. Buna ulaşabilmek için insanlar her şeylerini fedâ ederler. Ama ne zamanki insanlar birtakım egemen güçlerin eğitiminden geçmişler, egemen güçlerin asimilesine uğramışlarsa, hafıza kaybına maruz kalmışsa ancak o zaman bu egemen-lerin köleliğinde yaşadıkları zillet içindeki bir hayatı cennet hayatı zan-nedebilirler. Çünkü artık egemen güçlerin elinde beyinleri dumura uğratıl-mış, kalpleri duygusuzlaştırılmış, hürriyetleri, özgürlükleri ellerinden alınmış, düşüncelerine ipotekler konulmuştur. İşte böyle toplumlar için fark etmeyecektir artık. Onlar yemesine, içmesine, plajına, pikniğine, zevkine, sefasına ulaştı mı fark etmez. Dünya değil mi? Ne olursa olsun, nasıl olursa olsun. Ama gerçekten bir inancı olan, bir dini olan ve dininin, inancının bilincinde olan, fıtratı bozulmamış, özgür iradesiyle karar verebilecek bir durumda olan ne müslüman ne kâfir asla bir başka sistemin, bir başka dinin, bir başka inancın egemenliği altında zillet içinde bir hayata razı olmayacaktır. Buna hiç kimse evet demeyecektir. Mademki fıtrat bunu gerektiriyor, mademki insanı yaratan ve onun fıtratını en iyi bilen Rabbimiz de bize böyle bir savaş emri veriyor o zaman müslümanlar da yeryüzünün en şerefli insanları olarak, Allah’ın mülkünde Allah adına hareket eden Allah’ın kulları olarak tâ-ğutların, kâfirlerin, müşriklerin egemenliği altında bir hayata razı olmadıkları gibi, böyle bir hayata zorlanmış Allah kullarını da böyle zillet içinde bir hayattan, zalimlerin kulu kölesi olmaktan kurtarıp, özgür iradeleriyle Rablerine kulluğa yönelebilecekleri âdil bir dünyaya kavuşturabilmek için bu kâfirlerle savaşmak zorundadırlar. Bakın daha önce şehâdet isteyen, dışarı çıkıp kâfirlerin defterini dürelim diyen insanların şimdi isteyip durdukları bir savaş orta-mıyla karşı karşıya geliverince korkaklık ve gevşeklik göstermemeleri, Allah için sabredip dişlerini sıkmaları tembih ediliyor.