161. “Hiç bir peygambere ganimete ve millet malına hıyanet yaraşmaz; kim haksızlık yaparsa, kıyâmet günü yaptığı ile gelir, sonra, haksızlık yapılmaksızın herkese kazanmış olduğu ödenir.” Arkadaşlar, dostun da düşmanın da kabul ve itirafıyla biliyoruz ki Allah’ın Resûlü emin bir kişiydi. İnsanların en eminiydi Rasûlullah Efendimiz. Sûrenin önceki âyetlerinde de demeye çalışmıştım, Rasû-lullah Efendimiz peygamberliğinden önce de emindi. Hem öyle emindi ki peygamberimiz, müşrikler Mekke döneminde kanlı bıçaklı düşman-ları olduğu halde, emânetlerini, yanlarındaki kıymetli mallarını ona emânet ediyorlar, ona Muhammed’ül Emin diyorlardı. Mekke’den sürüp çıkarmayı planladıkları bir ortamda bile ona güven duyuyorlardı. Allah’ın Resûlü dinini yaşamasına imkân bırakmadıkları için Medine’ye hicret eder. Ve nihâyet Medine döneminde Bedir ve Uhut savaşları gerçekleştirilir. Yavaş yavaş ganimetler, mallar, mülkler Müslümanlara görünmeye başlar. Mekke’de o işkence altında malla, mülkle ilgilenecek zamanları ve imkânları olmayan müslümanlara yavaş yavaş dünyalıklar gelmeye başlar. Ve işte dünyanın, dünyalıkların kendilerine açılmasıyla birlikte kalplerinde yamukluk bulunanların, eğrilik bulunanların dünyaya ve dünyalıklara meyillerinden ötürü, Allah’ın bu emin elçisine karşı ganimetler konusunda ihanet suçlamaları gündeme geliyor. Yeryüzünün en emini olan Rasûlullah Efendimize karşı dünyacı olduğu, savaştan elde edilen ganimetlere sahip olma derdinde olduğu, dünyalık toplama sevdasına düştüğü ithamında bulunmaları söz konusu ediliyor. Hâşâ, hâşâ! Hiçbir peygambere yakışmaz bu. Bir peygamberin dünyacı olması, bir peygamberin dünya mallarına, mülklerine meylederek millet malına sahip olmaya çalışması, başkalarının haklarını yemeye çalışarak ganimetler hukukuna ihanet etmesi asla mümkün değildir. Kim ganimete ihanet ederse, bilsin ki kıyâmet günü o hain davrandığı mallarla, o çaldığı mülklerle birlikte Allah huzuruna gelir. Sonra her bir kişi mutlaka kazancının karşılığını görür, asla kendisine zulmedilmez. İşte bu Allah hükümlerini en iyi bilen kimseler peygamberlerdir. Peygamberler Allah’ı, Allah’ın azabını, Allah’ın sorgulama-sını, Allah’ın cehennemini en iyi bilen kimselerdir. Onun içindir ki Allah’tan en çok korkan kimseler peygamberlerdir. Onun içindir ki dünyada Allah yasalarını çiğneyerek dünyada yapılacak bir ihanetin öbür taraftaki bedelini en iyi bilen peygamberlerdir. Peki, hal böyleyken nasıl olur da peygamberlik öncesi bile yeryüzünün en emini olan, peygamberlik sonrası da yeryüzünün en güvenilir insanı olan, Mekke’yi terk ederken bile düşmanlarının mallarına el sürmeyen, eman sıfatıyla Allah’tan aldığı âyetleri Allah kullarına ulaştırıp yeryüzünde Allah’ın istediği kulluğu zirve noktasında yaşayıp, örnekleştiren, Allah’ın eğitip terbiye ettiği, âlemlere rahmet olarak görevlendirdiği bir peygamber dünyacı olsun? Nasıl olur da böyle bir elçinin mal mülk derdine düştüğü söylenebilir? Nasıl olur da Allah için müslümanlarla birlikte çıktıkları bir savaşta elde edilen ganimetler konusunda onlara ihanet edip, ganimetleri, onların haklarını kendisine almayı düşündüğü söylenebilir? Halbuki dilediği takdirde Allah’ın tüm dünyayı tüm dünya mal mülklerini, tüm dünya saltanatlarını kendisine verebileceği bir peygamberden böyle basit hesaplar içine düşmeyi beklemek düşünülebilir mi? Olacak şey mi bu? Yakışır mı böyle bir peygambere bu? Eğer peygamberin böyle bir mal mülk derdi, böyle bir dünya hedefi olsaydı daha önce ona ulaşmanın hesabını yapmaz mıydı? Daha önce Mekke’de insanların bu davasından vazgeçmesi karşılığında ona neleri teklif ettiklerini bilmiyor musunuz? Eğer öyle bir derdi olsaydı, peygamberlik yerine dünya melikliğine, dünya imparatorluğuna soyunur ve tüm insanların ellerindekilere, ceplerindekilere sahip olmanın hesabını yapardı. Böyle mi yaptı Mekke’de? Hayır hayır onun bunlarla zerre kadar ilgisi yoktu. Bırakın insanların ellerindekine göz dikmesini, bilâkis dini ve davası uğrunda kendi mal varlığını bile bitirdi. Elinde avucunda ne varsa hepsini bu uğurda harcadı. Hattâ Mekke’nin en zenginlerinden birisi olan hanımı Hz. Hatice anamızın tüm serveti de sıfırlandı. Hiçbir şeyleri kalmadı. Allah’ın Resûlü kendi mal varlığını sıfırlarken, etrafında kendi davasına gönül vermiş, mallarıyla canlarıyla Allah dininin egemenliği için çırpınan, bu din uğruna her şeylerini fedâ etmekten çekinmeyen müslümanlardan da asla kendisine bir şey istemedi, bir şey almadı. Onlara da mallarını mülklerini Allah yolunda har-camalarını tavsiye etti. Evet, dost da, düşman da biliyor ki onun zerre kadar ne mal derdi, ne mülk derdi, ne saltanat, ne ikbal derdi olmadı. Arkadaşlar, âyet-i kerime Uhud’a iştirak eden müslümanlardan bazılarının Rasûlullah hakkında yanlış düşünmeleri yargılanmaktadır. Bunlar Allahu âlem okçulardı. Bunlar arkadaşlarının kaçan düşmanın ganimetlerini toplamaya başladıklarını görünce, bu toplama işinde görev almadıkları için kendilerinin ganimetten mahrum edileceklerini, ya da az verileceğini düşünerek yerlerini terk edip onlara katılmaya karar verdiler. Rasûlullah Efendimizin yerleştirdiği mevzilerini terk etmelerine sebep işte buydu. Allah’ın Resûlü daha sonra onlara buyur-du ki: “Aslında sizler bana güvenmediniz. Size âdil davranmayacağımı, size ganimetten hakkınız olan paylarınızı vermeyeceğimi düşündünüz.” İşte bu âyetinde de Rabbimiz onların peygamber hakkında bu tür yanlış düşüncelere kapılan insanlar sorgulanmaktadır. Ey müslü-manlar, peygamber hakkında nasıl böyle bir şeyi düşünebiliyorsunuz? Nasıl şüphe edebiliyorsunuz peygamberden? Nasıl ihanet bekleyebiliyorsunuz ondan? Hiç bir peygambere böyle bir ihanet yakışmaz. Peygamber hainliğin her türlüsünden uzaktır. Peygamber mâsumdur. Yine bu konuda İbni Abbas Efendimizden bize intikal eden bir başka rivâyette de ganimet mallarından bir kadife kumaş kayboldu. Onu Rasûlullah almış olabilir denince Rabbimiz bu âyetini indirmiştir. Evet devlet memurlarının aldıkları hediyeler de ğulûl diye isimlendi-rilmiştir. Toplumun malına, ümmetin malına haksız yere el uzatmala-rın tamamı böyledir. Allah’ın Resûlü bir hadislerinde: “Allah katında en büyük hıyanet yeryüzünde bir arşınlık hıyanettir. İki kimsenin bir arazide, yahut bir evde komşu olduklarını görürsünüz. Bunlardan birisi arkadaşının sınırından bir arşın tecavüz ettiği takdirde o yer kıyâmet günü yerin dibindeki yedi katıyla birlikte onun boynuna dolanacaktır.” Yine Buhârî’ ve Müslim’in rivâyetinde şunu görüyoruz: Allah’ın Resûlü bir zatı halktan zekât toplamak üzere görevlendirdi. Bu kişi topladıklarıyla birlikte dönünce: Şunlar sizin, şunlar da bana halkın hediyesidir deyince, buna çok sinirlenen Allah’ın Resûlü minbere çıkıp şöyle buyurdu: “Bir işi görmek üzere görevlendirdiğimiz şu adama da ne oluyor ki şunlar sizin, şu da bana hediye edildi diyor? Bu adam babasının evinde otursaydı da bu hediyeler kendisine gelir miydi? Nefsim yed-i kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki, sizden biriniz o sadakadan bir şey ele geçirirse kıyâmet günü onu boynunda taşıyarak gelecektir. Böğürmesi olan bir deve, böğürmesi olan bir inek veya meleyen bir koyun” Evet, bundan sonra Rabbimiz şöyle buyuruyor: