166,167. “İki topluluğun karşılaştığı günde başınıza gelen, Allah'ın izniyledir. Bu, inanları da münafıklık edenlere de belirtmesi içindir. Münafıklık edenlere: “Gelin Allah yolunda savaşın veya hiç olmazsa savunmada bulunun “denildiği zaman: “Eğer savaşmayı bilseydik, ardınızdan gelirdik “dediler. O gün, onlar imandan çok inkâra yakındılar. Kalplerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyor-lar. Allah gizlediklerini onlardan iyi bilir.” İki topluluğun, iki ordunun, hak bâtıl taraftarlarının karşı karşıya geldikleri günde size isabet edenin isabet sebeplerinden birisi de Allah’ın izniyledir. Allah’ın iradesinin dışında bir şeyin gerçekleşmesi asla mümkün değildir. Çünkü Allah’ın iradesi bazen kulların iradelerine bağlı olarak sebep şart ilişkisiyle tecelli eder, bazen de hiçbir sebep ve şarta bağlı olmaksızın tecelli eder. Öyleyse Allah dilediği için bu böyle olmuştur. Eğer Allah dileseydi size gösterdiği galibiyetinizi devam ettirirdi. O zaman şartlar ne olursa olsun karşınızdakiler size hiçbir şey yapamazlardı. O ilk yenilginin korkusuyla ta Mekke’ye kadar kaçarlar, sizler de muzafferler olarak onları takip eder, onların peşine düşer ve yakaladığınızı öldürürdünüz. Ama Allah dilemediği için öyle olmadı. Allah izin verdiği için Halit fırsat kolladı ve yakaladı. Okçuların terk ettiği bölgeden gelerek size arkadan saldırdı. İşte bilesiniz ki bu, Allah’ın izniyle oldu. Allah böyle olmasını istedi. Niye? Onun mü’minleri ve münafıkları bilmesi içindi. Bilecekti Allah, kim mü’min, kim münafık? Bilecekti Allah, içinizden kim ciddi inanmış, kim cıvık inanmış? Bilecekti Allah, kim kendisine tam teslim kim teslim değil? Bilecekti kimin kendisine güveni devam ediyor, kimin güveni sarsılıp azalmış? Kim Allah’ın kaderine, takdirine iman ediyor, kim ecelin Allah elinde olduğuna tam inanıyor kim bu konuda zaafa düşmüş? Aslında Allah biliyordu da size bildirmek, size göstermek istiyordu bunları. Tam inananla inanmayanları size açıklamak, açığa çıkarmak istiyordu. İşte bakın şu sözleriyle, şu tavırlarıyla münafıklar mü’minlerden ayrılıyorlardı. Onlara denildi ki gelin Allah yolunda savaşın. Veya kendinizi ve vatanınızı savunup müdafaa edin. Yahut haydi müdafaa harbi yapın. Yahut eğer müslümanlarla birlikte, peygamber (a.s) la birlikte bizzat bir savaşa katılmazsanız bile hiç olmazsa müslümanların safında bulunarak düşmânâ gözdağı verin. Veya Allah için bir savaşı göze alamıyorsanız bile hiç olmazsa bari kendinizi, ailenizi, ülkenizi, mallarınızı savunmak için, korumak için savaşın denildiği zaman dediler ki, eğer gerçekten kıtali bilseydik muhakkak biz de size katılırdık. Eğer savaşı bilseydik, ya da bugün burada savaş yapılacağını bilseydik elbette sizinle birlikte biz de gelirdik. Veya sizin bu hareketinizin, bu çıkışınızın, bu kararınızın gerçekten bir savaş sebebi olacağına inansaydık size tabi olurduk diyorlar. Alçaklar Allah adına verilecek bir savaşa inanmıyorlar da bunun kişinin kendisini bile bile, körü körüne tehlikeye atması olarak değerlendiriyorlar. Bunlar yarı yolda müslümanları terk eden münafıklardı. Münafıkların reisi durumunda olan Abdullah Bin Übey savaşçıların üçte birini yanına alarak, burada pisipisine kendimizi niye öldüreceğiz? diyerek Medine’ye döndü. Allah diyor ki: Onlar o anda, o gün imandan çok küfre yakındılar. İmandan ziyâde küfre yakındılar. O sözleriyle, o tavırlarıyla müslümandan çok kâfire, imandan çok küfre yakındılar. Çünkü iman sahibi bir kişi, müs-lüman bir kişi bunları asla söylemez, bu tavırları asla sergilemez. Zaten bunlar ağızlarıyla kalplerinde olmayan şeyleri söylerler. Ağızları başka, kalpleri başkadır bunların. İçleri başka, dışları başkadır. Bizler bugün orada bir savaş olacağını bilmiyorduk, hiç böyle bir şeye ihtimal vermiyorduk. Eğer böyle bir şeyi bilseydik elbette bizler de size tabi olurduk ifadeleri kalplerinde olmayan bir şeydi. Ama Allah onların kalplerinde neleri gizlediklerini çok iyi bilmektedir. Yâni nasıl biliyordunuz o gün orada bir savaş olmayacağını? Nereden biliyorsunuz bu-nu? Savaş yoktu da pikniğe mi gelmişti Mekkeli müşrikler? Savaş olmayacaktı da panayıra mı gidiyordu bu müslümanlar? Veya sizler nasıl bilmezsiniz savaşmayı? Eliniz ayağınız yok mu sizin? Öteki müslümanlardan neyiniz eksikti? Rasûlullah’ın dâvetini duymadınız mı? Müslümanların savaş hazırlıklarından haberiniz olmadı mı? Niye yarıl yolda müslümanları terk edip Medineye evlerinize kaçtınız? Niye yalnız bıraktınız peygamberi? Niye Allah için bir fedâkârlığı göze alamadınız? Sizin inandığınız Allah uğrunda savaşmaya değmez mi? Siz Allah’a inandığınızı iddia etmiyor muydunuz? Siz müslümanlarla beraber olduğunuzu söyle miyor muydunuz? Bu nasıl müslümanlık böyle? denildiği zaman, hainler kalplerinde olmayan şeyleri söyleyerek Rasûlullah’ı ve müslümanları idare etmeye çalışıyorlar. Bundan önce onların kalplerini, kalplerinde gizledikleri bu nifaklarını dışa yansıtan bir alâmet yoktu, ama böylece nifakları ortaya çıkarak imandan çok küfre yakın oldukları anlaşılıyordu. Ya da onlar savaş alanından geriye çekilmekle o gün müs-lümanlardan çok kâfirlere destek vermiş oldular. Zira bu hareketleri kâfirlere destekti. Veya bunlar işte böyle imanla küfür arasında bir sarkaç gibi gelgit halinde olan insanlar oldukları için o demde imandan çok küfre yakınlaşmış oluyorlardı diyeceğiz.