169,170,171. “Allah yolunda öldürülenleri ölü saymayın, bilâkis Rab'leri katında diridirler. Allah'ın bol nimetinden onlara verdiği şeylerle sevinç içinde rızıklanır-lar, arkalarından kendilerine ulaşamayan kimselere, kendilerine korku olmadığını ve kendilerinin üzülmeyeceklerini müjde etmek isterler. “Onlar Allah'tan olan bir nimeti, bolluğu ve Allah'ın, müminlerin ecrini zayi etmeyeceğini müjdelemek isterler.” Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin, onları ölmüş sanmayın. Bilâkis onlar diridirler ve Rableri katında bol bol rızıklarla, güzel güzel nimetlerle rızıklandırılmaktadırlar. Rabbimizin bu âyetinde ve Bakara sûresindeki âyetlerinde onların ölü olmadıkları, Allah katında bir dirilikle rızıklandırıldıkları anlatılmaktadır. Bu âyetlerden anlıyoruz ki böyle Allah yolunda öldürülmüş şehidlere ölüler demek yasaklanmıştır. Çünkü onlar diridirler, ama siz onların hayatlarını hissedemezsiniz. Yâni bu Allah dostları nasıl diridirler? Nasıl rızıklandırılmaktadırlar? Bunu ancak Allah bilir ve bilen Allah böyle buyurduğuna göre biz de aynen böylece inanmak zorundayız. Çünkü bu hayat zâhirî hislerle hissedilebilecek bir hayat değildir. Tabi şu anda şüphesiz ki onların nasıl rızıklandırıldığını bizler bilememekle birlikte, ama şu kadarını biliyoruz ki artık onlar bize sürekli mesajlar vermekte ve Allah’ın dinini canlılıkla muhafaza ettirmede rol oynamaktadırlar. Bu şehidlerin sürekli bizim karşımızda, bizim dünyamızda etkisi ölçülemeyecek derece yayın yaptıklarını, çok büyük mesajlar sunduklarını, hattâ hayatta olan, canlı olan birilerinin, en büyük âlimlerin, hocaların, en büyük haber merkezlerinin bile onların sundukları mesaj gibi bir mesaj veremediklerini de biliyoruz. Hiçbir kimsenin hiçbir mesaj vermediği bir ortamda, herkesin durgun, statik bir hayat yaşadığı bir ortamda yıllar önce ölen ve de adı Yâsîn sûresinde ebedileşen adsız bir şehidin sürekli olarak bize verdiği mesaja bir bakın. Bir bakın da hayattakilerin, şu anda dünya üzerinde milyarlarca müslümanın böyle bir mesajı verip veremediklerine karar verin. Yâsîn sûresinde anlatılır; Allah bir karyeye, bir şehre iki tane peygamber gönderir, arkasından bir üçüncü elçiyle onlar desteklenir. Allah’ın kutlu elçileri gönderildikleri şehir halkını toplayıp Allah’tan aldıkları risâletlerini gündeme getirerek uyarırlar toplumu. Toplum Allah’ın elçilerinin uyarılarını kabul etmek istemezler. Sizler bizim gibi birer beşersiniz. Biz bizim gibi beşer olanları elçi kabul etmeyiz derler. Kabule yanaşmadıkları gibi Allah’ın elçilerine tehditler savurmaya başlarlar. Siz geldikten sonra bizim başımıza uğursuzluklar geldi, bizler sizinle uğursuzlandık. Eğer başımızdan çekip gitmezseniz sizi taşlayıp öldüreceğiz derler. Kendilerini Allah’a kulluğa ve cennete çağıran Allah’ın bu mü-bârek elçileri derler ki ey insanlar, uğursuzluğunuz bizden değil sizin kendinizdendir buyurarak toplumla böyle bir kavganın içine girmişlerken, duruma muttali olan, Allah elçilerinin toplum tarafından reddedilip ölümle tehdit edildiklerini işiten, şehrin en uzak bir mahallesinden adsız bir yiğit, adsız bir kahraman, bir elçi koşarak o meydana gelir. Kendisini Allah elçilerinin önüne siper yaparak, durun ey kavmim, ne yapmaya çalışıyorsunuz? Ey kavmim, Rabbiniz tarafından size bir rahmet olarak gönderilmiş bu Allah elçilerine tabi olun. Onların dediklerini dinleyin ve onların Rabbimizden getirdiği hidâyet hediyesini kabul edin. Rabbimiz Allah diyen, sizi cennete çağıran, sizin hayrınızı düşünen ve üstelik yaptıkları bu görev karşılığında sizden hiçbir ücret de istemeyen bu Allah elçilerini reddetmeyin diyordu. Önceleri sanki onları tanıyormuş gibi, tarafsızmış gibi toplu-muna nasihatte bulunurken, nihâyet peygamberlerin toplumu tarafından öldürüleceklerini anlayınca bu tarafsızlığını peygamberler lehine bozarak, peygamberler safında yer alarak şöyle diyordu kavmi-ne: Dinleyin beni, ben de müslüman oldum. Bir akılsızlık yapıp bu Allah elçilerini öldürecek misiniz? Eğer bunu yapacaksanız benim vücudumu çiğneyip geçmedikçe bu peygamberlerin kılına bile dokunamazsınız diyerek kendisini elçilere kalkan yapar ve sonunda onun bu sözleri karşısında çılgına dönen toplum tarafından bu adsız kahraman şehid edilir. Şehid edilirken de bakın kıyâmete kadar tüm müslü-manlara mesajların en büyüğünü şöyle sunuyordu. Allah ona cenneti müjdeleyince, Rabbinin bu müjdesini alınca şöyle diyordu: "Keşke kavmim bir bilebilseydi Rabbimin bana mağfiret ettiğini ve de beni mükramundan, ikrama boğulanlardan kıldığını." (Yâsîn 27) Keşke şu benim kavmim bir bilselerdi. Keşke akılsızca Allah elçilerine zulmeden şu kavmim Rabbimin beni nasıl mağfiret buyurduğunu, beni nasıl mağfiretiyle ve rahmetiyle karşıladığını, benim geçmişimi, geçmişte işlediğim günahlarımı nasıl sıfırladığını, bana nasıl ikramda bulunduğunu, beni nasıl ikramlarına, lütuflarına boğduğunu keşke bir bilselerdi. Haydi ey kavmim, bu inadınızı, bu düşmanlığınızı, bu isyanınızı bırakın da akıllarınızı başlarınıza alıp siz de Rab-binizin ikramlarına, Rabbinizin bağışlarına koşun diyordu. Sadece kendi kavmine değil, kıyâmete kadar ben de müslü-manım, benim de bir kitabım var diyerek bu kitabı eline alan, bu sûre-yi okuyan tüm müslümanlara bu mesajını, bu uyarısını sunmaya devam edecek. Yeryüzünde hiçbir haber merkezinin sunamayacağı en büyük mesajı sunmaya devam edecek. Şimdi söyleyin bakalım, kim diri, kim ölü? Allah’ın bu kutlu şehidi mi diri, yoksa şu bizler mi diriyiz? Bu şeditler mi canlı, yoksa ölülerden farkı olmayan şu toplum mu? Şehâdet en büyük bir şeref, en büyük bir ecir ve en büyük bir nimettir. İşte şehidin, Allah yolunda ölen birinin ölmediğinin, canlılığını koruduğunun ve sürekli bize mesaj ulaştırdığının bir kanıtı ve ispatıdır kıyâmete kadar Yâsîn sûresinde bu şehidin herkese ulaştırdığı mesaj. Görünüşte ölmüşler bunlar, toz toprak olmuşlardır, adları sanları kalmamıştır, nerelerde oldukları da belli değildir. Ama dünyanın her bir yerinde canlarını Allah için fedâ etmiş olan bu insanlar, Allah’tan başka İlâh olmadığının şehâdetini canlarıyla ispat eden bu insanlar, Allah’ın kendilerine ölü demeyi yasakladığı varlıklardır. Canlarını grup grup Allah için fedâ etmiş bu kutlu şehidler Allah’ın bol nimetinden onlara verdiği şeylerle sevinç içinde rızıklanırlar, arkalarından kendilerine ulaşamayan kimselere, henüz ölmemişlere kendilerine korku olmadığını ve kendilerinin üzülmeyeceklerini müjde etmek isterler. Allahu Teâlâ onlara o kadar büyük nimetler veriyor, o kadar çok lütuflarda bulunuyor ki onlar bunlarla sevinip coşuyorlar. Arkalarından henüz onlara kavuşmamış olanlara da müjdeler veriyorlar. Müjdeler olsun sizlere ey müslümanlar, kesinlikle bilesiniz ki sizlere korku da yok, mahzun olmak da yok, keder de yok, sıkıntı da yok diyorlar. Yâni size cehenneme gitme korkusu da yok, ama cenneti kaybetme üzüntüsü de yok diyorlar. Yine Allah’tan bir nimet bir fazilet bir üstünlüğü müjdeliyorlar hayattaki müslümanlara. Ve Allahu Teâlânın mü'minlerin hiçbir zaman ecirlerini zayi etmeyeceğinin mesajını veriyorlar sürekli. Sürekli şehâdetin yayınını, cennetin yayınını, gaybın yayınını ve mesajını okuyorlar şahitler. Bütün bu âyetler ölümle hayatın bitmeyeceğini, ölümden sonra da hayatın devam edeceğini anlatır. Şehidin hayatı devam etmektedir. Şehid davasına, inancına başını koyacak kadar şehâdet eden kişi demektir. Şehid davasının dirilişi için, başkalarının dirilişi için canını fedâ eden kişi demektir. Onun içindir ki şehid diridir. O yüzden şehidler ölüler gibi yıkanmazlar. Yıkanmak ölünün cesedini temizlemek demektir. Onlar zaten temiz oldukları için yıkanmazlar. Cenaze namazları da kılınmaz onların, çünkü onlar ölmemişlerdir. Kefenleri şehidlik elbiseleridir. Yaşarken giydikleri elbiseleri ölürlerken de giyerler. Zira onlar öldükten sonra da yaşarlar. Diridirler onlar, zira onlar yakınlarını diriltirler. Onların ayrılıkları yakınlarını asla üzmez, ayrılıkları arkalarında kalanlara asla zor gelmez. Uhut dönüşü münafıklar şehidlerle alay ediyorlar, pisipisine orada öldürüldüler, eğer bizi dinlemiş olsalardı asla ölmezlerdi diyorlar, bütün bunları duyan müslümanlar şehidlerine üzülüyorlar ve işte bu âyetleriyle Rabbimiz hem münafıkların sapık iddialarına, istihzalarına cevap veriyor hem de Uhud’un yarasını sarmaya çalışan müslü-manları bir değerlendirme yaparak teselli ediyordu. 70 müslüman doğranmıştı orada. Bu sayı hemen hemen savaşa iştirak eden müs-lümanların 8,10 da birisiydi. Gerçekten müslümanlar bunun acısını çekiyorlardı. Ama müslümanların eğitilmeleri için, eksikliklerini, kusurlarını anlamaları için Allah’ın isteği bu doğrultudaydı. Yasalara riâyet etmedikleri için Rasûlullah’ın ordusu mağlup olacaktı. Ve bu, kıyâmete kadar her bir dönem müslümanlarına bir ör-nek, bir ders, bir ibret olacaktı. Müslümanlar bu yasayı yakından tanıyacaklar ve tüm hak bâtıl savaşlarında hiçbir zaman kendi kendilerine, kendi güç ve kuvvetlerine, kendi tedbirlerine güvenmeyecekler, zaferi sadece Allah’tan bekleyecekler, Allah ve Resûlünün emirlerine bağlı kalacaklar, dünyacı olmayacaklar, dünya mal ve mülklerini Allah ve Resûlünün arzularının önüne geçirmeyecekler, dünyalıklara ulaşmak sevdasına kapılarak, ganimet derdine düşerek mevzilerini, Allah ve Resûlünün kendilerini görmek istediği konumlarından ayrılmayacaklar. Ve müslümanlar bu yasa gereği kesinlikle hayatlarını Allah için yaşayacaklar, sadece Allah’ı dinleyecekler, sadece Allah’ı velî ve vekil bilecekler, vekaletlerini sadece Allah’a verecekler, hayatlarında sadece Onun yasalarını uygulayacaklar, Allah ve Resûlünün emirlerine sıkı sıkıya bağlanarak bir hayat yaşayacaklar. Sabırla Allah yolunda ol-maya devam edecekler. Bu yolda kendilerine veya en yakınlarına ölüm gelebilir. Bu yolda şehâdet şerbetini yudumlayabilirler. Arkada kalanlar böyle Allah yolunda ölenlerin arkasından üzülmemeliler. Çünkü işte bu âyetlerle onların ölmediklerini, Rableri katında rızıklandırıldık-larını bilmeliler artık.