18. “Allah, melekler ve adâleti yerine getiren ilim sahipleri, O'ndan başka İlâh olmadığına şahitlik etmiş-lerdi. O'ndan başka İlâh yoktur, O güçlüdür, Hakim'dir.” Görüyor musunuz izzet ve şerefi? Dünyada şu anda sahip olduklarımızın hiçbirisi bu izzet ve şerefe denk değildir. Dünyada mü’minler şehâdet getiriyorlar Allah’tan başka İlâh olmadığına, ve bakın bizim şehâdet ettiğimize Allah da şehâdet ediyor. Bizler şu anda Lâ İlâhe illallah diyoruz, Allah da Lâ İlâhe illallah diyor. Bizler Allah’tan başka İlâh olmadığına şehâdet ediyoruz Allah da kendisinden başka İlâh olmadığına şehâdet getiriyor. Kendisinden başka İlâh olmadığına Rabbimiz de şehâdet ediyor. Ne büyük bir şeref değil mi bizler için? Çünkü Rabbimizin yaptığını biz de yapıyoruz, bizim yaptığımızı Allah da yapıyor ve böylece biz Rabbimizin safında yer alıyoruz. Mü’min için bundan daha büyük bir şeref düşünmek mümkün değildir. Mü’minler Allah’la aynı safta, Allah mü’minlerle aynı safta. Mü’minler Allah’ın yaptığını yapıyorlar Allah da mü’minlerin yaptığını yapıyor işte bu bizim için şereflerin en zirvesidir. Yeryüzünde bundan daha büyük bir şeref düşünebilir misiniz? Hangi dünya nimeti denk olabilir buna? Düşünün ki siz Lâ İlâhe İllallah diyorsunuz ve dünyalık adına hiçbir şeyiniz yok. Atınız yok, arabanız yok, paranız, pulunuz yok, eviniz, barkınız yok. Hiç bir şeyiniz olmasa bile siz dünyanın en zengin, en şerefli insanısınız. Halbuki şu anda kâfirin de, mü’minin de değer yargıları ayrıdır. İnsanlar izzet ve şerefi şu saydığım şeylerde arıyorlar. İnsanlar bunlara imreniyor, bunlara özeniyor ve bunlara sahip olmak için çırpınıyorlar. İnsanlar arasında saygınlık kazanmak için, değer kazanmak için bunlara sahip olması gerektiğine inanıyor. Atımız, arabamız olsun ki insanlar nezdinde değer kazanalım. Çok paramız olsun ki başarılı sayılalım. Evimiz, villamız olsun ki insanların takdirini kazanalım. Hayır hayır tüm dünya böyle düşünse de, tüm dünya izzet ve şerefi bunlarda görse de Allah izzet ve şerefi, üstünlüğü, başarıyı bunlarda görmüyor. Neden? Zaten bunları veren Allah’ın kendisidir. Kendi verdikleriyle insanlara niye üstünlük versin de Allah? O zaman adâlet olmaz ki? Yâni şimdi Allah birilerine mal verecek, diğerlerine vermeyecek ve sonra da diyecek ki mal verilenler üstün, başarılı, ötekiler başarısız. Birilerine el verecek, birilerini çolak yaratacak, sonra da diyecek ki elliler üstün. Birilerine dil verecek, birilerini tat yaratacak, sonra da diyecek ki dilliler başarılı. Birilerine fiziki güzellik verecek, birilerine vermeyecek, sonra da diyecek ki güzeller üstün. Olacak şey mi bu? Bu adâlet değil, Allah’ın böyle zalimce bir değer yargısı yoktur. Boyu uzun olanlar üstün, kısa olanlar alçak. Rengi beyaz olanlar üstün, siyah olanlar alçak. Erkek olanlar üstün, kadın olanlar alçak. Adâlet mi bu? Olmaz böyle şey. Tüm bu konularda yaratılış kendi elinde olsun Allah’ın, dilediğini öyle, dilediğini böyle yaratsın, her şey kendi takdirinde olsun, ondan sonra da birine diğerine karşı üstünlük versin, izzet versin, başarı versin. Olmaz bu? Peki bu konuda nasıl bir ayırım düşüneceğiz? Bu konularda üstün ve alçak, başarılı ya da başarısızı, izzetli ve izzetsizi ancak şöyle ayırabiliriz: Kendilerine Allah tarafından verilenler konusunda insanların birbirlerine bir üstünlükleri, alçaklıkları yoktur. Ancak insanlar bu kendilerine verilenler konusunda dünyada çekildikleri imtihanda iradelerini, tercihlerini Allah’tan yana kullananlar, bu verilenleri Allah’a kulluğa çevirenler, bunlarla imtihanı kazananlar Allah katında üstün, bunun aksini yaparak bu verilenlerle Allah yolundan sapanlar, bunları Allah’a kullukta değil de isyanda kullananlar da alçaktır. Yâni kim üstün? Kim alçak bu yarın belli olacaktır. Onun içindir ki kendisine bolca verilenler biz imtihanı kazandığımız için, biz Allah’ın sevgili kulları olduğumuz için bunlar bize verilmiştir diye sevinmesinler, verilmeyerek imtihan edilenler de biz Allah’ın sevgili kulları olmadığımız için verilmedi diye dövünmesinler. Bunun ikisinin de imtihan olduğunu unutmamalıyız. İşte en büyük şerefin, en büyük başarının, en büyük üstünlüğün Lâ İlâhe İllallah’da olduğunu anlatıyor Rabbimiz. Yeryüzünde en büyük şeref, en büyük izzet La İlâhe illallah gerçeğini kabulden, bu gerçeğe imandan ve bu gerçek istikâmetinde bir hayat yaşamaktan geçmektedir. Peki bakın şimdi çevrenize. Bu gerçeği kabullenip, bu gerçek üzere yeryüzünde hayat yaşayanlar, yaşamaya çalışanlar kimlerdir? Zavallı, gariban müslümanlar değil mi? Hayatları, yaşantı standartları düşük, evleri yıkık, şehirleri harap, elbiseleri eski, sanayileri olmayan, teknolojiden mahrum, tankları, topları, füzeleri olmayan garibanlar değil mi? Şu andaki doğulusuyla, bâtılısıyla, müslümanıyla, kâfiriyle insanların anlayışlarına göre yeryüzünün en sefil, en düşük, en başarısız, en şerefsiz insanları müslümanlar. Allah’ın değer yargılarını bilmeyen tüm münafıklar böyle düşünüyor. Ama Allah’a göre durumları, konumları ne olursa olsun, yeryüzünün en şerefli, en üstün, en değerli, en başarılı, en kazançlı insanları mü’minlerdir. İşte Allah söylüyor. Allah da eşhedü diyor. Allah da şehâdet getiriyor. Allah’ın şehâdet ettiğine müslümanlar da şehâdet ediyorlar ve müslümanlar Allah safına yükseliyorlar. Bundan daha büyük bir şeref olur mu yahu? Şehâdet, dille ortaya konan bu imanı kişinin tüm hayatıyla ispat etmesi ve bu imanı tüm Kâinata ilân etmesi ve bu iman adına hayatını fedâ ederek en sonunda şehidlik eylemini gerçekleştirmesidir. Şehid şahit budur zaten. İnandığı şeye başını koyacak kadar şehâdet eden kişidir mü’min. Allah da bizler de sadece Allah’ı İlâh kabul ediyoruz ve onun dışındaki tüm sahte İlâhları reddediyoruz. Onun berisindeki tüm yapay İlâhların İlâhlıklarını reddederek Rabbimiz katında en büyük şeref kazanıyoruz. Çünkü Hz. Adem (a.s) dan bugüne, bugünden de kıyâmete kadar yeryüzünün en şerefli, en başarılı insanları La İlâhe illallah diyenlerdir. Allah’ın değer yargısına göre bu böyledir. Çünkü Allah kendisinden başka İlâh olmayan tek İlâhtır. Tüm varlıkların kulluk ipleri elinde olan, sadece kendisine ibâdet edilen, sadece kendisinin sözü dinlenen, sadece kendisinin hayat programı program kabul edilen, göktekiler ve yerdekiler konusunda sadece kendisinin yasaları geçerli olan, herkesin kendisine boyun büktüğü tek varlık Allah’tır. Kendisine yönelinecek, kendisine kulluk edilecek tek varlık Allah’tır. Ondan başka İlâh yoktur. Ondan başka sözü dinlenecek, Ondan başka hatırı kazanılacak varlık yoktur. İbâdetin, duanın, tevekkülün sadece kendisine yapılacağı, imdadın, yardımın sadece kendisinden isteneceği tek varlık Allah’tır. Tüm varlıkların yaratıcısı, tüm varlıkların asıl sahibi ve Mâliki olarak onların tümünün velîsi olmaya lâyık tek varlık Allah’tır. İnsanların da diğer varlıkların da tek velîleri vardır o da Allah’tır. Tüm kâinatta tek velî Allah’tır. Yâni tüm varlıklar adına onlara danışmadan, onlara sormadan onlar adına karar verme makamında olan tek varlık Allah’tır. Tüm varlıklar adına kanun koymaya, onlara din ve şeriat belirlemeye, onlara hayat programı çizmeye yetkili tek varlık Allah’tır. Çünkü onları yaratan O’dur. Onların sahip oldukları her şeylerini onlara lütfeden O’dur ve sonunda onları öldürecek ve hesaba çekecek olan da O’dur. O’-nun dışında hiç bir kimsenin bu konuda tek kelime bile söz söylemeye hakkı yoktur. Allah’tan başka hiçbir kimsenin kanun yapmaya, Allah’tan başka hiç bir kimsenin din belirlemeye, yâni hayat tarzı koymaya, hayat programı belirlemeye hakkı yoktur. Din koyucusu sadece Allah’tır. Hayat programını belirleyici sadece O’dur. Çünkü tüm varlıklar O’nundur, herkes ve her şey O’nun kuludur, O’nun mülküdür ve mülkünde söz hakkı da O’na aittir. Bizler böylece inanarak ve Allah’tan başka İlâh olmadığına şehâdette bulunarak imanlarımızı ortaya koymak zorundayız. La İlâhe illallah demeyenler, bu gerçeği kabul etmeyenler, hayatlarında Allah’tan başka söz sahibi İlâhlar kabul edenler de yeryüzünün en adi, en alçak, en şerefsiz varlıklarıdır. Çünkü Allah’tan başka İlâh olamaz. Ölümlü olanlar, Yaratılmış varlıklar İlâh olamazlar. Kendilerini bile yaratmaktan âciz olanlar İlâh olamazlar. Güçlerini, kuvvetlerini, hayatlarını, varlıklarını Allah’tan alanlar İlâh olamazlar. O zaman tek İlâh Allah’tır. O zaman giyinirken, soyunurken, kazanırken, harcarken, severken, küserken, yerken, içerken tüm hayatta sadece O’nun sözü dinlenecek. Evlenirken O’nun sözü dinlenecek, boşanırken O’nun sözü dinlenecek, ticaret yaparken O’nun sözü, siyaset yaparken O’nun sözü, hukukta O’nun sözü, eğitim de O’nun sözü, sosyal ve siyasal tüm yapılanmalarda O’nun sözü dinlenecek. Çünkü göklerde ve yerde O’ndan başka İlâh yoktur. Çünkü: Melekler de Allah’tan başka İlâh olmadığına şehâdet ederler. Melekler de mü’minlerin safında yer alıyorlar. Ne büyük bir şeref değil mi öyleyse mü’minlik? Öyleyse arkadaşlar şunu hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmadan yaşayalım. Tüm yeryüzü kâfir olsa, yeryüzünde bir tek müslüman biz kalsak ne gam? Safımızda melekler var. Melekler bizimle beraberler. Melekler bizim desteğimizdeler. Düşünebiliyor musunuz? Unutmayalım ki o meleklerden sadece bir tanesinin bir tek kanadının yanında bile dünya çok küçük kalır. Öyleyse bu siliklik niye? Bu şahsiyetsizlik niye? Bu âcizlik, bu korku niye? Biz müslüman değil miyiz ya? Bu âyetler bizim kitabımızın âyetleri değil mi be? Öyle değil mi? Yâni düşünün ki şu anda yeryüzünün bütün kâfirleri toplansa, yahudi’si, Hıristiyan’ı, Mecûsî’si, Sa-biî’si, ateisti, laikleri bunların hepsi toplanıp, topuyla, tankıyla karşı-mızda saf tutsa. Üç beş tane gariban, silahsız müslüman da onların karşısına çıksa. Ama Allah onların safında olsa, melekler onların yardımında olsa, sorunun devamını getirmekten korkuyorum. Çünkü müslümanlar öyle imandan uzaklaşmışlar ki, izzeti ve şerefi Allah’tan başkalarında görerek öyle izzetsiz ve şerefsiz bir hale geldiler ki kafalarından, ağızlarından bozuk bir cevap duymaktan korkuyorum. Allah’ın mağlup olabileceğini kim düşünebilir ya hu? Allah’a birilerinin galip gelebileceğini, Allah desteğindeki mü’minlerin mağlup olabileceğini kim düşünebilir? Allah aşkına biraz şu âyetlerin bilincine erelim. Birazcık bu âyetlerin şerefini kuşanarak düşünelim. Melekler de, adâleti ikâme eden, adâleti teslim eden, adâleti ayakta tutan, âdilce düşünen ve âdilce inanan ilim sahipleri de Lâ İlâhe İllallah diyorlar. Ama gelin görün ki Rablerinin bu beyanlarından habersiz yaşayan, kitaplarından habersiz yaşayan müslümanlar müs-lümanlığı yeterli görmüyorlar. Lâ İlâhe İllallah’ı yeterli görmüyorlar. Allah’a kulluğu yeterli görmüyorlar da başka şeylerde izzet ve şeref arı-yorlar. Bu devirde işte şunların, şunların yoksa değerli değilsin. La İlâhe İllallah karın doyurmuyor. Müslümanlık karın doyurmuyor. Vah, vah, vah zavallı müslümanlar! İzzeti ve şerefi Allah’tan, Allah’ın dininden başka yerlerde aradıkları için Allah da onları izzetsiz ve şerefsiz hale getiriverdi de farkında değiller. Halbuki La İlâhe İllallah bir zamanlar hem karınlarını doyuruyordu, hem kalplerini doyuruyordu, hem ailelerini, hem toplumlarını doyuruyordu, hem de cennet kazandırıyordu onlara. Şimdi öyle açlar ki dövmedik kâfir kapısı bırakmıyorlar. Evet adâleti ayakta tutanlar, adâletle kulluğa yönelenler, dün-yanın en âdil, en şerefli insanları da Lâ İlâhe İllallah diyorlar. Dünyanın en bilen insanları da bunu söylüyorlar. Öyleyse bizler de tercihlerimizi yapıp safımızı belirleyelim. Kimler gibi düşünüyor, Kimler gibi inanıyoruz? Kimlerin safındayız? Kimlerle beraber ve Kimlerle beraber olma heveslisiyiz? Allah, melekler, âlimler ve mü’minlerin safında mıyız? Yoksa karşı taraftarı mıyız? Bunu açık ve net bir biçimde orta-ya koyuncaya kadar da bu izzetsizliğimiz ve şerefsizliğimiz devam edecek unutmayalım. İşte bu şehâdetin, işte bu teslimiyetin, bu saf belirlemenin ortaya koyduğu bir din, bir yol, bir hayat tarzı, bir yaşam biçimi, bir hayat programı vardır. Yâni bizler Allah’tan başka İlâh kabul etmeyip sadece Allah’ın İlâhlığını kabullenince, hayatımızın her bir bölümünde sadece Allah’ı söz sahibi bilince o zaman karşımıza İslâm çıkacaktır: