Âl-i İmrân Suresine Dön

Âl-i İmrânآل عمران

28. Ayet

28Âl-i İmrân Suresi

لَا يَتَّخِذِ الْمُؤْمِنُونَ الْكَافِر۪ينَ اَوْلِيَٓاءَ مِنْ دُونِ الْمُؤْمِن۪ينَۚ وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ فَلَيْسَ مِنَ اللّٰهِ ف۪ي شَيْءٍ اِلَّٓا اَنْ تَتَّقُوا مِنْهُمْ تُقٰيةًۜ وَيُحَذِّرُكُمُ اللّٰهُ نَفْسَهُۜ وَاِلَى اللّٰهِ الْمَص۪يرُ

Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesinler. Kim de böyle yaparsa Allah ile onun arasında (İslam ve iman adına) hiçbir bağ kalmamıştır. (Canınıza, malınıza, namusunuza vb. zarar verecekleri endişesiyle) onlardan korkup sakınmanız hâlinde (sözlerinizle onlara dostmuş gibi görünmeniz) müstesna. (Bu ruhsatı bahane ederek olur olmadık yerlerde taviz verir ve kâfirlerle dostluk kurmaya yeltenirseniz) Allah, sizi kendi nefsinden sakındırır (ve O’ndan korkmanızı emreder). Dönüş Allah’adır.

Dipnot

Şer’i bir özür olmaksızın kâfirleri dost edinmenin hükmü hakkında bk. 5/Mâide, 51

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

28. “Mü'minler, mü'minleri bırakıp kâfirleri dost edinmesinler; kim böyle yaparsa Allah katında bir değeri yoktur, ancak, onlardan sakınmanız hali müstesnadır. Allah sizi Kendisiyle korkutur, dönüş Allah'adır.” Mü’minler mü’minleri bırakıp da kâfirleri kendilerine velî edinmesinler. Mü’minler kendileri gibi iman etmiş mü’minleri bırakıp da kâfirleri kendileri adına karar verecek velâyet makamına, vilâyet makamına getirmesinler. Kâfirlerden idareci edinmesinler. Kâfirler karar verip, kâfirler kanun yapıp, müslümanlar da kendilerinden olmayan bu kâfirlerin yaptıkları kanunları uygulamaya kalkmasınlar. Eğer mü'min-ler böyle yaparlarsa, mü’minleri bırakır da kâfirleri idare mekânizma-larına getirirlerse o zaman onların Allah katında en ufak bir değerleri kalmamıştır, ve Allah’ın yardımını da kaybetmişlerdir diyor Rabbimiz. Velî, vali, velâyet, vilâyet bu anlamadır. Çünkü vali karar verecek ve müslümanlar da kendileri adına bu valinin verdiği kararı uygulayacaktır. Öyleyse mü'minlere velî olacak, vali olacak, idareci olacak insanların mutlaka mü'minlerden olması emrediliyor. Âyet-i Kerimeden anlıyoruz ki Mü’minler hiç bir zaman kendileri gibi inanmış mü’-minleri bırakarak kâfirleri kendilerine velî seçemezler. Hiçbir zaman mü’minleri bırakıp kâfirlerle dost olamazlar, kâfirlerle dostluk kura-mazlar. Çünkü mü’minlerin velîleri, mü’minlerin dostları Allah’tır. Allah mü’minin dostudur, mü’min mü’minin dostudur. Allah mü’minlerin velîsidir, mü’minler de Allah’ın evliyasıdır. Öyleyse mü’minler mü’min-lerin dostudur, velîsidir, sırdaşıdır, birbirlerini Cehennemden koruyup cennete kazandırıcısıdır. Ey müslümanlar, yaşadıkları küfür içindeki bir hayatın kendilerine cehennemi kazandırdığının kesin farkında olan ve zaten dünyada da cehennemi bir hayatın sahibi olduklarının mutlak bilincinde olan ve sizleri de ne yapıp yapıp kendi cehennemlerine çağıran, kendi cehennemi hayatlarına ortak edip müsavi olmak için çırpınan bu kâfirleri dost kabul etmeyin. Onların yoluna, yörüngesine girmeyin. Onların düşüncelerine, onların anlayışlarına kapılıp, onların girdikleri girdaplara düşüp, onların kendilerini kaybettikleri anaforlara kapılıp tıpkı onların hayatlarını kaybettikleri gibi, hüsrana mahkum olup dünyalarını da âhiretlerini de yitirdikleri gibi sakın sizler de dünyanızı ve âhire-tinizi kaybetmeyin. Bu tehlikeyi çok iyi bilen Rabbimiz ısrarla bu konuda bizi uyarmaktadır. Kâfirlerle dostluk, velâyet ilişkisi haramdır. Allah’ı ve Allah’ın dostları, Allah’ın velîleri olan mü’minleri bırakıp da kâfirlerin hepsine ister yahudi olsun, ister hıristiyan olsun, ister müşrik ya da ateist olsun fark etmez velâyetle yaklaşan, onların velâyetleri altına giren, onların aldıkları kararları uygulamadan yana bir tavır sergileyen insan-ların imanları nifaka dönüşüyor, Allah’a teslimiyetleri değerini kaybediyor ve Rabbimizin bu beyanıyla bu insanlar Allah’la ilişkilerini koparıyorlar. Çünkü Allah düşmanı kâfirlerin velâyetini kabul etmek, onlarla birlikte oturup kalkmak, onların İslâm’a ve müslümanlara saldırılarında onların yanında olup onları desteklemek, kâfirlere içten içe sevgi beslemek imanla asla bağdaşmaz. Çünkü Allah’a bağlılık imandır. Allah’ı velî ve dost kabul etmek imandır. Allah’ın velâyeti altına girip tüm hayatında O’nun kararlarını uygulamak imandır. Allah’a iman eden, Allah’ın koruması altına giren mü’minlerle dostluk kurmak, onlarla velâyet ilişkisi içine girmek imandır. Bu gerçeklerden hareketle bir mü’minin dünya işlerinde, bireysel, sosyal, ailevi, toplumsal, ekonomik, siyasal hayatında, âhirete müteallik işlerinde, yâni hayatının tüm alanlarında kendisiyle ilgili tüm problemlerinde bir dostluk, bir velâ ilişkisi içine girecekse, birileriyle birlikte hareket edecekse, birileriyle istişare edecek, birilerinin kararına başvuracaksa, birilerinden akıl danışacaksa, kendisine velî olarak, dost olarak ancak ve ancak Allah dostluğuna ehil müminleri seçecektir. Mü’minleri sevecek, mü’minleri dost bilecek, mü’minleri velî bilecek, mü’minlere bağımlı olacak, mü’minlerin derdini, tasasını kendi tasası, sevincini kendi sevinci, başarısını kendi başarısı bilecektir. Tüm işlerini, tüm hayatını, siyasetini, ekonomisini, eğitimini, sosyal ve bireysel hayatını, aile hayatını mü’minlere göre düzenleyecek, hesabında mü’minler olacaktır. Müslüman izzet ve şerefi müslümanlarda ve müslümanlarla birliktelikte görecektir. Değilse Allah korusun birtakım basit dünyevî hesaplarla, birtakım basit menfaat kaygılarıyla bir müslümanın mü’minleri bırakarak kâfirleri dost edinmesi, hayatını onlar kaynaklı yaşaması asla düşünülemez. Ancak şu müstesnadır: Ancak kâfirlerden ittika etmeniz onlardan korkmanız müstesnadır. Yâni eğer kâfirlerden korkuyorsanız, onlardan kendinize, canınıza, malınıza bir zarar gelmesinden, zararlarından, zulümlerinden, tehlikelerinden çekiniyorsanız, o zaman da o kâfirleri kalben velî ve dost bilmemek kayd u şartıyla, velî ve dost olarak kalben Allah’ı ve mü’minleri kabul etmek kayd u şartıyla geçici olarak onlara dost görüntüsünde bulunmanızı Allah affetmektedir. Arkadaşlar, Nahl sûresinde de aynı konu anlatılır. Bakın orada da Rabbimiz şöyle buyurur: “Gönlü imanla dolu olduğu halde, zor altında olan kimse müstesna, inandıktan sonra Allah'ı inkâr edip, gönlünü kâfirliğe açanlara Allah katından bir gazap vardır; büyük azap da onlar içindir.” (Nahl 106) Adamın kalbi imanla dopdolu olduğu halde Allah’ı inkâra zorlanmışsa, Allah bunu affedecektir. Kalbinde iman var, kalbinde Allah’a ve peygambere imanı var, güveni var, Allah’a, peygambere ve mü’minlere sevgisi var, bağlılığı varsa bu müstesnadır diyor Rab-bimiz. Böyle olanlar müstesnadır, ama kim de Allah’a iman ettikten sonra kalbini kâfirlere açarsa onlar için Allah katında bir azap vardır. Bu âyete ilk muhatap olan kişi İslâm tarihinde Ammar İbni Yasir’di. Ammar kâfirler tarafından inkâra zorlanmış, gözlerinin önünde babası, anası şehid edilmiş. Geliyor Rasûlullah efendimizin huzuruna. Allah’ın Resûlü ona Allah ve Resûlüne inanıp inanmadığını sorar. Bakar görür ki Ammar’ın kalbi baştan aşağıya iman doludur. Bunun üzerine buyurur ki: “Ammar! Eğer tekrar zorlanırsan tekrar dönebilirsin.” Evet böyle bir durumda: Allah sizi kendisiyle korkutuyor. Çünkü Allah korkulmaya herkesten daha lâyıktır. Ve unutmayın ki dönüş Allah’adır. Dönüşünüz Allah’adır. Sonunda Allah’a dönecek ve Ona hesap ödeyeceksiniz. İşte Rabbimizin din anlatış modeli budur. Kendimi tanıttım, kitabımı, peygamberimi tanıttım, kulluğu tanıttım, cenneti ve Cehennemi tanıttım. Buyurun artık sonucuna kendiniz katlanmak kayd u şartıyla, ödeyeceğiniz hesabın şuurunda olarak dilediğinizi yapın.