64. “De ki: “Ey Kitap ehli! Ancak Allah'a kulluk etmek, O'na bir şeyi eş koşmamak, Allah'ı bırakıp birbirimizi Rab olarak benimsememek üzere, bizimle sizin aranızda müşterek bir söze gelin. “Eğer yüz çevirirlerse: “Bizim müslüman olduğumuza şahit olun” deyin.” Rabbimiz bu âyetinde Rasûlullah efendimizden tüm kitap ehline bir çağrıda bulunmasını istiyor. Ehl-i kitap, kendilerini Allah kitabına izâfe eden, benim de bir kitabım var, ben de kitap sahibiyim diyen Allah’ın elçilerine gönderdiği semavî kitaplara ve de Allah’ın sözlü vahiy olarak elçilerine ulaştırdığı, sonra da peygamberler tarafından oluşturulan vedalar ve Konfüçyüs’ün kitabı gibi kitaplar da dahil tüm kitaplara iman eden kimselere ehl-i kitap denir. İşte Rabbimiz kendilerini böyle bir kitaba izâfe edenlerin tü-müne bir çağrıda bulunmamızı istiyor. Ey ehl-i kitap, ey benim de bir kitabım var diyenler, ey İncil benim kitabımdır, Tevrat, Zebur benim kitabımdır, Kur’an benim kitabımdır diyenler. Gelin aramızda ortak bir kelimede birleşelim. Gelin aramızda ortak bir paydada buluşup anlaşalım. Aramızda hepimizin kabul ettiği doğru olan, hak olan bir tek kelimede birleşelim. Sizin de bizim de kabul ettiğimiz doğru bir anlayış var ya. Gelin şu aramızdaki problemleri, ayrılıkları, fırkalaşmaları, gruplaşmaları bir kenara bırakıp, aramızda müsavi olan, hepimizin ortak olarak kabul ettiğimiz bir gerçekte birleşelim. Neymiş o? Yalnız Allah’a kulluk edelim. Sadece O’nu dinleyelim, O’na teslim olalım. Hayatımızın her alanında, siyasetimizde, hukukumuzda, evimizde, mektebimizde, işimizde, aşımızda, köyümüzde, kentimizde, ekonomimizde, eğitimimizde, savaşımızda, barışımızda, evlenmemiz-de, boşanmamızda, sosyal ve siyasal yapılanmalarımızda yalnız Allah’ı dinleyelim. Aramızdaki problemlerimizde, karşılıklı ilişkilerimizde yalnız Allah’ın sözü geçerli olsun. O’nun hakemliğinde bir hayat yaşayalım. Aramızda hangi konu olursa olsun O’nun hükmüne başvuralım. Son sözü O söylesin. O ne dediyse, nasıl dediyse hepimiz ona teslim olalım. O’na hiçbir şeyi, hiçbir kimseyi, hiçbir varlığı ortak koşmaya-lım, ve O’nun önüne geçirmeyelim. Hiçbirimizin anlayışı, fikri O’nun yasalarının, O’nun hükümlerinin önüne geçmesin. O’na kim ortak olabilir? Göklerde ve yerde, O’nun gibi başka bir egemen var mı? O’-nun gibi her şeyi bilen âlim birisi var mı? Hakim birisi var mı? Güçlü birisi var mı? Gelin göklerde ve yerde hiç kimseyi, hiçbirimizi O’na ortak koşmayalım. Ne melekleri, ne cinleri, ne peygamberleri, ne din adamlarını, ne azizleri, ne şeyhleri, ne politikacıları, ne siyaset adamlarını, ne ekonomistleri, ne para babalarını, ne hacıları, ne hocaları, ne profesörleri, ne yatırları, ne ölmüşleri, ne hayattakileri asla O’nun yerine, O’nun önüne geçirmeyelim. Çünkü bunların tamamı âciz, sonlu, ölümlü varlıklardır. Gelin sadece Allah’a kulluk edip hayatımızın her bir alanında O’nun dediklerini uygulayalım. Rab olarak, İlâh olarak Allah’ı bırakıp da Onun dununda içi-mizden birilerini Rabler, tanrılar edinmeyelim. Allah yasalarını bir kenara bırakıp da, içimizden birilerinin yasalarını uygulamaya kalkışarak Rab konumuna çıkarıp onlara kulluk etmeyelim. Allah’ın değer yargılarını bir kenara bırakıp da içimizden birilerinin iyi dediklerine iyi, kötü dediklerine kötü, haram dediklerine haram, yasak dediklerine yasak, helâl dediklerine helâl demeyelim. Haram ve helâl konusunda, iyi ve kötü konusunda, emir ve yasaklar konusunda söz sahibi Allah olsun. Yasa belirleme hakkı Allah’ın olsun. Hayatımızda Allah’tan başka Rabler, Allah’tan başka kanun koyucular, yasa belirleyiciler kabul ederek onlara da kulluk yaparak şirke düşmeyelim. Ehl-i kitabı buna dâvet edeceğimiz gibi müslümanlara da aynı şeyi söyleyeceğiz. Ey müslümanlar, gelin aramızdaki ayrılıkları, farklılaşmaları bir tarafa bırakalım. Eğer Allah’a iman ediyorsak, Rabbimiz Allah’tır diyorsak, O’na birilerini ortak yapmayarak, Allah yetkilerini O’ndan başka içimizden birilerine vermeyerek gelin aramızda ortak olan bu tek kelimede birleşelim. İşte kitap ortada, işte Rasûlullah’ın yolu da çok açık ve net bir biçimde aramızdadır. Kitap ve sünnet dimdik ayaktadır. Gelin önder kabul ettiğimiz, örnek kabul ettiğimiz, lider kabul ettiğimiz kimseleri bir kenara bırakalım da onların hayatlarından çok daha açık ve net olan kitaba ve sünnete müracaat edelim. Allah ve Resûlü ne diyorsa onu dinleyelim, ona tabi olalım. Allah’tan başka, kim olurlarsa olsunlar birilerine tabi olarak, birilerini dinleyerek, birilerinin yasalarını uygulayarak şirke düşmeyelim. İçimizden birilerini veya kendimizi tanrı makamına oturtup kendi kendimize Rabler kullar olmayalım. Birbirimize üstünlüğümüz alçaklığımız söz konusu olmasın. Hepimiz eşit olarak Allah’a kullar olalım. Hiçbirimizin yasalarını değil sadece Allah’ın yasalarını uygulayarak aramızda adâleti gerçek-leştirelim diyeceğiz. Çünkü bakın Rasûlullah efendimize Tevbe sûresinin 31. âyeti geldi. “Onlar Allah'ı bırakıp hahamlarını, papazlarını ve Meryem oğlu Mesîh'i Rableri olarak kabul ettiler. Oysa tek İlâhdan başkasına kulluk etmemekle emrolunmuş-lardı. O'ndan başka İlâh yoktur. Allah, koştukları eşlerden münezzehtir. (Tevbe 31) Ehl-i kitabın Allah’tan başkalarına Rab kabul edip onlara da kulluk yaptıklarını anlatan bu âyet geldiği zaman yakın bir zaman önce müslüman olmuş olan adiy bin Hatem Rasûlullah efendimizin huzuruna gelerek: Ey Allah’ın Resûlü, biz dün Hıristiyanken de Allah’tan başkalarını Rab bilip onlara kulluk yapmıyorduk der. Bunun üzerine Allah’ın Resûlü ona buyurur ki: Ey Adiy, söyler misin bana. Sizin papazlarınız, keşişleriniz, din adamlarınız, siyasîleriniz size bir kısım şeyleri emrederlerdi de siz onların bu emirlerini yerine getirir miydiniz? Adiy, evet yerine getirirdik. Peki onlar sizin için bir kısım şeyleri yasaklardı da siz onların bu yasaklarına tabi olur muydunuz? Adiy evet deyince, Allah’ın Resûlü buyurdu ki: “Zalike hiye ibâdetün” Ey Adiy işte bu onlara ibâdetin ta kendisidir buyurdu. öyleyse kişinin hayatında Allah makamında oluş şeklinde helâl ve haram koy-mak, emir ve yasaklarda bulunmak Rabliktir bunu unutmayalım. İnsan hayatında Allah makamında oluş şekliyle yasa belirlemek Rablik iddiasında bulunmaktır. Meselâ birileri çıkıp dese ki ben sizin et yemenizi yasaklıyorum. Veya ben sizin eğitiminizi, hukukunuzun, kılık-kıyafetinizin şöyle olmasını istiyorum. Yaşayışınızın, mîrasınızın, kazanmanızın, harcamanızın şöyle olmasını emrediyorum. Şu işi, şu kıyafeti, şu alfabeyi, şu anlayışı sizin için yasaklıyorum diyen varlık Rabdir, Rablik iddiasında bulunmuştur. Onu öylece razı olarak kabullenen, itirazsız gönül rahatlığıyla onun bu emir ve arzularını uygulayan kişi de Allah’a müşrik olarak onun kuludur. Ama kalben razı olmadığı halde köleliği sebebiyle bunu kabullenen kişi büyük günah işlemektedir. Eğer birileri Allah’ın hüküm koymadığı bir konuda bir hüküm koyarsa, veya Allah’ın hüküm koyup yasakladığını emreder, emrettiğini yasaklarsa, Allah’ın helâllerini yasaklar, yasaklarını helâllerse, onun bu hareketini yol olarak, yasa olarak benimseyip uygulayan kişi müşriktir, öbürü de onun Rabbidir. Olmadı mı? Anlaşılmadı mı? Bir daha özetleyelim inşallah. Arkadaşlar dışımızdaki birilerinin bizden istedikleri ya Allah’ın bizden istediklerinin aynısıdır ki bu konuda ona itaat güzeldir. Ya da Allah’ın bizden istediklerinin tamamen zıddıdır ki bu durumda rıza ile ona itaat şirktir. Kişi razı olmadığı halde kişi ona itaatiyse günahtır. Veya bizden istediği Allah’ın bizi serbest bıraktığı bir alansa, ama adam illa da bunu yapacaksınız diyorsa, onun zorlaması sonucu o işin mutlaka yapılması gerektiğine inanarak, onu din kabul ederek, hayat programı kabul ederek yapan kişi yine müşrik olur. Çünkü onu yapmayı din gereği kabul etmiştir adam, onsuz din eksik kabul etmiştir. Onun için onu emreden Rab, o emri yerine getiren de müşriktir. Meselâ ne gibi? Meselâ günde şu kadar tesbih çekeceksin, şu kadar estağfirullah diyeceksin diyen kişinin durumu gibi. Zira o konu-da din belirleyicisi olan Allah ve Resûlünden bir emir yoktur. Ama eğer bunu emreden ve uygulan kişi din olarak görmezler, bunu yapma-yınca din eksik bilmezler ve lâkin bir teşvik kabul ederek yaparlarsa ne Rablik ne de müşriklik söz konusu olmaz. Ehl-i kitaba böyle bir dâvette bulunmamız emrediliyor. Onlarla aramızda ortak bir payda bulmamız isteniyor. İşte bu gerçekten çok güzel bir dâvet metodudur. Karşımızdaki muhatabımızla ortak bir nokta bularak anlaşma zemini bulma açısından çok güzel bir yöntemdir bu. Karşınızdaki birisiyle çok rahat anlaşabilirsiniz. Çünkü ortak bir noktanız vardır. Meselâ birisiyle karşılaştınız ve ortak bir eylem gerçekleştireceksiniz. Karşınızdaki adam Allah’a inanıyordur, ya adâlet meraklısıdır, ya zulümden şikâyet etmektedir, ya iyiliği seven birisidir. Adam ateist bile olsa, düşmanınız bile olsa mutlaka sizinle ortak bir noktanız vardır. İşte bu ortak noktada buluşarak, bu ortak paydada birleşerek ona din adına yaklaşmak zorundayız. Eğer bu dâvetinizden yüz çevirirlerse o zaman deyin ki onlara, siz şahit olun ki biz müslümanlarız. Biz sadece Allah’a teslim olmuş kimseleriz. Bizim adımız müslümandır ve bu ismin dışında başka bir isme de ihtiyacımız yoktur. Bundan sonraki âyetlerinde Rabbimiz ehl-i kitapla ortak bir payda olarak atamız İbrâhim (a.s)’ı gündeme getirecek. İşte önder atanın durumu da bellidir. Çünkü ehl-i kitabın tamamı Hz. İbrâhim’e iman ettiklerini iddia ederler. Hepsi de İbrâhim (a.s)’ı büyük ata kabul ederler. Çünkü İsrâil oğulları da, yâni yahudi ve hıristiyanlar da, İsmail oğulları da, yâni müslümanlar da İbrâhim (a.s)’ın iki oğlunun soyudurlar. Önceki derslerimizde söyledik, İbrâhim (a.s)’ın iki oğlu var. Birisi İshak (a.s) ki, onun soyundan Yakup (a.s), onun oğulları Yusuf (a.s) ve kardeşleri İsrâil oğulları diye adlandırılır. Süleyman, Dâvûd, Zekeriya, Yahya, Mûsâ, Îsâ (a.s)lar hep bu soydan İsrâil oğullarına peygamber olarak gönderilir. İbrâhim (a.s)’ın öteki oğlu İsmail (a.s)’ın soyundan da Rasûlullah efendimiz elçi olarak gelir ve müslümanlara da İsmail oğulları denir. İşte İbrâhim (a.s) hem İsrâil oğullarının hem de İsmail oğulla-rının atasıdır. Rabbimiz burada ehl-i kitabın ortak paydası olan İbrâhim (a.s)’a dikkat çekerek şöyle buyurur: