76. “Hayır, öyle değil; ahdini yerine getiren ve günahtan sakınan bilsin ki, Allah sakınanları şüphesiz sever.” Hayır hayır, iş öyle değil, durum sizin bildiğiniz gibi değildir. Kim ahdine vefalı olursa, emânete ihanet etmez ve muttaki olursa, hayatını Allah’a sorarak yaşarsa, hayatını Allah için yaşarsa, Allah’ın belirlediği yasalara uygun yaşarsa işte Allah’ın sevdikleri bunlardır. İnsanlara karşı sorumluluklarını yerine getirmeyen, insanların haklarına riâyet etmeyen kimse Allah hukukuna da riâyet etmemiş demektir. Ve Allah’ın belirlediği yasalara uymayarak insanların haklarına riâyet etmeyen kimseler aleyhine yol vardır ve kesin bilsinler ki yarın Allah kendilerinden bunun hesabını soracaktır. İnsanlara karşı ahidle-rinde durmayan, insanlara karşı hainlikte bulunan ve de daha önce kendilerine gönderilen her bir peygamber döneminde son elçime iman edeceğinize dair bana söz verin diye Allah kendilerinden ahid al-dığı halde şimdi bu ahidlerini yerine getirmeyen bu ehl-i kitap bu dönekliklerinin hesabını zor ödeyeceklerdir. Tabi insanlara karşı ahid-lerini yerine getirmeyenlerin Allah’a karşı ahidlerine sâdık kalmaları da mümkün değildir. Evet ahde vefa, emânete riâyet gerçekten çok önemlidir. Dünyaya tapınmaları, dünyayı kıble edinmeleri, menfaatperestlikleri yahu-di ve hıristiyanları bu duruma getirmiştir. Eğer müslümanlar da onları örnek alır, onların yörüngesine girer, onlar gibi daha fazla para kazanacağım diye, ekonomik yönden daha fazla şişeceğim diye Allah’ın yasalarına riâyet etmez, paranın dini olmaz mantığıyla hareket etmeye kalkarlarsa onlar da Allah’a en büyük iftirayı yapmış olurlar Allah korusun. Öyleyse kim olursa olsun, en büyük kâfirler de olsa, en büyük düşmanlarımız da olsa eğer onların bizde bir kuruş bir hakları, bir emânetleri varsa buna asla ihanet etmeyeceğiz. Çünkü bizim örneğimiz, pişdarımız böyleydi. Allah’ın Resûlü bu konuda çok hassastı. Biliyorsunuz ki Mekkeliler, o dönemde kanlı bıçaklı düşmanları bildikleri Rasûlullah efendimizi emin görüyorlar ve Ona veriyorlardı emânetlerini. Gece-gündüz kendisine öldürmeyi planladıkları peygambere güvenip, her türlü emânetlerini ona teslim ediyorlardı. Ve Allah’ın Resûlü bir gece Mekke’yi terk edip hicrete çıkarken geriye bıraktığı Hz. Ali efendimizi, huzuruna çağırıyor ve düşmanlarının emânetlerini ona teslim ediyordu. Ey Ali, şu filânın, şu falanın bende emânetidir, ben buradan ayrıldıktan sonra bunları sahiplerine teslim edersin diyor. Görüyor musunuz emanete riayeti? Görüyor emin oluşu, mü’-min oluşu? İşte mü’min budur. Mü’min; hem Allah güvencesinde olan kişi demektir, hem de etrafına güven veren kimse demektir. Şunu kesin olarak bilelim ki, emaneti olmayanın, güvenirliliği olmayanın imanı da yoktur. Allah için söyleyin, böyle bir durumda biz olsak ne yapardık? Yahu bu mallar kâfir mallarıdır, ganimet mallarıdır deyip Medine’ye götürüp çıtır çıtır yemez miydik onları? Ama bakın Allah’ın Resûlü öyle yapmıyor. Neden? Çünkü mü’mindi o. Emin kimseydi. Öyleyse bir Müslüman gözü kapalı karısını, kızını, malını, mülkünü bize güvene-miyorsa kesinlikle bilelim ki bu mânâda bizler mü’min değiliz demektir. Az önce dedim ki: Allah’ın emânetine, Allah’a verdikleri ahid-lerine sâdık davranmayanlar, insanların emânetlerine de sâdık davranmazlar. Allah’ın hukukuna riayet edemeyenler insanların hukuklarına da riayet edemezler. Bakın bundan sonraki âyetinde Rabbimiz onu anlatıyor: