96. “Doğrusu insanlar için ilk kurulan ev, Mekke'de, dünyalar için mübarek ve doğru yol gösteren Kâbe'dir.” Alın size bir hatırlatma, bir hatıra, bir mühür. İbrâhim’i hatırlayın ki, O yeryüzünde ilk ev olarak bina edilen, Kâbe’yi bina etmişti. İnsanlar için ilk inşa edilen bina şu Bekke’deki evdir ki, orası tüm dünyalar için bereketlidir, tüm âlemlere hidâyettir, tüm âlemlere yol gösterici, âlemlerin kıblesi olan âlemlere izzet ve şeref kazandıran, özgürlük evi, Allah’a kulluk nişanesi, dünya durdukça değişmeyecek olan Beytullah’tır. İbrâhim (a.s) bu ilk beytin temellerini yükseltip açığa çıkardı. Temelleri vardı, sadece temelleri kaybolmuştu başkalarına göre. Ama Allah o temellerin yanına Onu gönderdi ve o temelleri yükseltmişti. Bir yandan da şöyle dedirtmişti Allah ona: “Rabbimiz! Ben çocuklarımdan kimini, namaz kılabilmeleri için senin kutsal evinin yanında, ziraata elverişsiz bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz! İnsanla- rın gönüllerini onlara meylettir, şükretmeleri için on- ları ürünlerle rızıklandır. " (İbrâhim 37) Ya Rab, ben çoluk-çocuğumu bir vadide bırakıyorum ki, ekinsiz, susuz, ıssız, yolsuz, bir vadi, ama inde beyti kel muharrem. Senin Beytinin yanında ya Rab. Nerdeydi Beyt? İbrâhim ve İsmail sonradan yükseltecekti onun temellerini. Yâni yoktu Beyt, temelleri de yoktu, bina da yoktu, işaret ve alâmeti de yoktu bize göre. İşte böyle bir ortamda hatırlayın ki: Bir ev ki insanlar için vaz olunmuş, insanlar için hazırlanmış, ortaya konmuş ilk ev. Şu Mekke’deki mübâreken bir evdir, bereket kaynağı bir Kâbe’dir. Arkadaşlar bu âyetler Medine’de geliyor, ve büyük bir ihtimalle müslümanlar çıkarıldıkları, kovuldukları öz vatanları, doğup büyüdükleri Mekke’nin özlemini yaşıyorlar, bu özlem dile getiriliyordu. Çünkü görüyoruz ki Mekke’nin fethinde müslümanlar Kâbe’yi öpmeye, Ona yüz sürmeye çalışıyordular. Ama maalesef şu anda Amerikanın bir eyaletiymiş gibi Kâbe’ye sahiplik edenler insanları Onu öpmekten, Ona sarılmaktan engellemeye çalışıyorlar. Neymiş? Kâbeyi öpmek, veya Ona el sürmek yokmuş. Sahabe ki Rasûlullah döneminde kendi vatanını, kendi duvarını, kendi evini, kendi sokağını özlemişti de girince dağılıvermişti Mekke sokaklarına. İşte öyle bir ev ki Mekke’deki bir evdi. Mübâreken bir evdi bu ev. Yâni berekete konu bir evdi. İnsan-ların hidâyetlerine cennetlerine konu bir evdi. Mübârekti ya da tebrike şayan bir evdi. İnsanlara bereketi o sunacaktı, insanlar onunla berekete kavuşacaklardı, İbrâhim (a.s) döneminde, İsmail (a.s) döneminde, Rasûlullah (a.s) döneminde ya da kıyâmete kadar ki tüm dönemlerde insanlara orası bereket kaynaklığı edecekti. Hüden lil âlemindi. Ve âlemlere hidâyeti orası kazandıracaktı. Bütün insanlık için hidâyetin anlaşılacağı bölge orası olacaktı. Bütün insanlık, bütün mevcudat, bütün âlemler hidâyeti onunla tanıyacaklardı. Değilse herkes illa da oraya gitsin de hidâyeti orada bulsun değildir bunun mânâsı. Çünkü bakıyoruz ki onun yanı başında olanlar yine de hidâyet bulmamışlardı. Ebu Cehil gibiler, ya da Ebu Leheb gibiler orada oldukları halde hidâyeti bulamamışlardı. Öyleyse biliyoruz ki Kâbe’nin hüden lil âlemîn oluş, Kur’an-ı Kerîmin zikrun lil âlemîn oluşu gibidir. Kur’an bütün âlemler için bir uyarıdır ama, sadece onunla uyarılmak isteyen muttakiler için hidâyet kaynağıdır. Öyleyse kâfirlerde, müşriklerde Kâbe’yi görecek yüzü olmadan, kalbi bir hazırlığı olmadan, gördüğünde ne olacak? Yüz kere, bin kere de görse bir şey ifade etmeyecek bu görmek. Hüden Lil âlemîndir Kâbe. Bir kulluk ki bir hedef ki, bir kıble ki, bir merkez ki, bütün âlemlerin hedefidir, bütün âlemlere hedeftir. Sanki İslâm’ın âlemşümul olmasının yansıması buradan kaynaklanıyor. Rabbı Rabb’ul âlemin olan, kitabı zikrun lil âlemîn olan, yâni bütün insanlığa ulaşacak, bütün insanlığa hedef olacak bir kitap, Peygamberi rahmeten lil’ âlemin olan, sadece rahmeten lil Mekke, rahmeten lil Arap, rahmeten lil Kureyş olmayacaktı. Hedefi, kıblesi, Kâbesi de hü-den lil âlemîn olan bir dindi İslâm. Kıblenin değişimi konusu ve ya-hudilerin buna itirazlarının sebebi de buydu işte. Öyle bir Kâbe ki, öyle hürmete lâyık bir yer ki: