Âl-i İmrân Suresine Dön

Âl-i İmrânآل عمران

97. Ayet

97Âl-i İmrân Suresi

ف۪يهِ اٰيَاتٌ بَيِّنَاتٌ مَقَامُ اِبْرٰه۪يمَۚ وَمَنْ دَخَلَهُ كَانَ اٰمِنًاۜ وَلِلّٰهِ عَلَى النَّاسِ حِجُّ الْبَيْتِ مَنِ اسْتَطَاعَ اِلَيْهِ سَب۪يلًاۜ وَمَنْ كَفَرَ فَاِنَّ اللّٰهَ غَنِيٌّ عَنِ الْعَالَم۪ينَ

Onun içinde apaçık ayetler ve İbrâhîm’in makamı vardır. Kim oraya girerse emniyettedir. Ona yol bulanlara/güç yetirenlere (Allah’ın hakkı olarak) evi haccetmeleri farzdır. Kim de inkâr ederse şüphesiz ki Allah, âlemlere ihtiyacı olmayandır.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

97. “Orada apaçık deliller vardır; kim oraya girerse, güvenlik içinde olur; oraya yol bulabilen insana, Allah için Kâbe'yi haccetmesi gereklidir. Kim inkâr ederse bilsin ki, doğrusu Allah âlemlerden müstağnîdir.” Orada beyyinât âyât vardır. Apaçık âyetler, apaçık deliller vardır. Yâni eğer insan yüzünü kapatmaz, saklamazsa, mahzenlere girip güneşten kaçmazsa mutlaka bunu görecektir. Nasıl ki güneşle insanın doğrudan bir ilgi alanı varsa, ondan kendini saklamadığı sürece onu görebilme imkânına sahipse, orada da eğer insanlar görmemek için kaçıp saklanmazlarsa orada da beyyinât âyetlerle karşı karşıya geleceklerdir. Nereye bakarlarsa baksınlar, dağları öyledir, Hıra öyledir, Sevr öyledir, Arafat öyledir, Mina, Müzdelife, Meş’ar, Safa, Merve öyledir, Bunların hepsi Allah’ın birer âyetidir. Hem de gün kadar açık, beyyin âyetlerdir bunlar. Her bireri insanın elinden tutup Allah’a götürecektir. Bütün bu bölgeler âyât beyyinât bölgelerdir. O mukaddes bölgenin seması öyle, arzı öyle, kendisi öyle, Safa’sı öyle, Merve’si öyle, Sa’yi öyle, Zemzemi öyle, her şeyiyle apaçık beyyinât âyât vardır orada. Yâni Allah’ı tanıtan, Rabbi tanıtan, İlâhı ta-nıtan, bu İlâhın dünyaya ilişkin kanunlarını tanıtan, düzenini, nizamını tanıtan âyetler vardır ki Rabbimizin açılmış, açımlanmış âyetleridir bunlar. Yâni herkesin anlayabileceği dilden terennüm edip duran âyetler. Ya da insanın gözüne, kulağına, kalbine hitap edip duran âyetler. İşte böyle âyetler vardı orada, bir de: Makam-ı İbrâhim vardır orada. İbrâhim makamı. Arkadaşlar, Kur’an konularını kendinin istediği atmosferin insanına anlatır. Kur’an atmosferine yükselemeyen insanların bunu anlamaları gerçekten mümkün değildir. Şunu bir cephede, bir savaşın içinde anlatmakla Kâbe’nin yanında anlatmak çok faklı olur değil mi? Allah’ın beyyin âyetlerinin arasında iliklerimize kadar bir hac ibâdetini idrak ederken bu konunun anlatılmasıyla eminim çok farklı şeyler anlamak mümkün olacaktır. Kur’an kendinin istediği atmosferin insanına anlatır konularını. Onun için de Kur’an insanları hep kendi atmosferine dâvet eder. Kendi atmosferine girebilenlere mesajını sunar. Peki başkalarına hiç bir şey söylemez mi bu kitap? Elbette onlara da bir şeyler söyler, ama evvel emirde onlara der ki gelin buraya, benim atmosferime girin de size bir şeyler söyleyeyim der. Elbette bu kitap herkese bir şeyler söyler. Tarihçiye de söyler, matematikçiye de söyler, ayyaşa da söyler, berduşa da söyler, ama aslında Kuran kendi atmosferinde bulunan kişiye çok farklı şeyler söyler. Meselâ Ebu cehil de bu kitaptan bir şeyler anlıyordu. Anlıyordu da onun için korkuyordu, ürküyordu. Münafıklar da bir şeyler anlıyorlardı da, aman bizim aleyhimize bir âyet gelmesin diye dört dönüyorlar, ne yapacaklarını şaşırıyorlardı. Ama Ebu Bekir’ler de, Ömer’ler de farklı şeyler anlıyorlardı. Meselâ Allah’ın Resûlü ağlıyordu bu âyetler karşısında. İşte böyle bir ortamın anlatımıydı Kur’an. Makam-ı İbrâhim var mış bir de orda. İbrâhim makamı. Kim oraya girerse emniyettedir. Peki acaba İbrâhim makamını nasıl anlayacağız? Oraya girmeyi ve emniyete ulaşmayı nasıl anlayacağız? Arkadaşlar hani şöyle bir söz söylenir: Ben şu anda baba makamındayım, ya da şu anda ben evlenme makamındayım deriz değil mi? Yâni anlıyoruz ki iki türlü makam var dır. Yâni bir mekân olarak makam, bir de makam olarak mekân. Yâni birisi ben şimdi evlenme makamındayım, ya da ben şimdi baba makamındayım anlamınadır. Diğeri de ben şimdi amir makamındayım dinleyin beni anlamınadır. Bu ikisi ayrı ayrı şeylerdir değil mi? Ya da ben şimdi söz sahibi olma makamındayım dediniz mi, o za-man sizin bir makamınız, bir statünüz var demektir. Ama ben şimdi baba makamındayım dediniz mi, ben babamın yerinde oturuyorum demektir bu. Galiba buradaki makam-ı İbrâhim, İbrâhim (a.s) gibi olma makamıdır. Yâni İbrâhim peşinde olma Onun makamında bulunmaktır. İbrâhim’in Hanif milletine uyma makamında olmaktır. Herhalde anlatılmak istenen budur burada. Değilse tabi İbrâhim’in durduğu yerde durmak, onun bulunduğu makamda bulunmak değildir mânâ. Öyle değil mi? O zaman İbrâhim (a.s) in yaşadığı yere gitmemiz, Harran’a gitmemiz, çile çekmemiz, ateşe atılmamız gerekecekti değil mi? Çünkü onun bulunduğu yerler oralardı. Bizler de o zaman Mekke’den çıkacaktık, Filistin, Sodam, Gomer, sonra Mısıra gidip gelecektik, Hicaza gidecektik. Ama öyle değil mesele. Ya ne? İbrâhim’in makamında olmak, onun ortamında bu-lunmak, onun fonksiyonunu icra edebilmek, onun yaptığını yapmak, o gibi olmaya çalışmaktır. Hani kimi casuslar kimi yerlerde kimin makamında olduklarını bilerek hareket ederler. Veya ben şimdi bütün insanlığın görevini üstlenme makamındayım deriz ya. Yâni ben bu şuurdayım, bu görevimin farkındayım deriz ya. Ya da hani yeni evlenen kişi evlendiği kadının sorumluluğunu üzerine alma şuurunda olursa ne yapacağını bilir ya. Nikâhta bu konuda dikkatiniz çekilmiştir. Çünkü gerçekten evlenen kişiye ayrı bir iş yükleniyor değil mi? Ayrı bir sorumluluk yükleniyor insanın omuzuna. Koca olmak apayrı bir yüktür. Peki nedir bu yük şimdi? Çuval değildir o, odun da değildir, ama bize bir şeyler yükleniyor ya işte buradaki de öyle bir makamdır. Anlayabildiğimiz kadarıyla burada anlatılan da böyle bir İbrâhim makamında oluş, İbrâhim’in yaptıklarını yapma makamında oluş anlatılıyor Allahu âlem diyoruz. Makam-ı İbrâhim’de olmak onun makamında, onun konumun-da olmak demektir. Yâni o makamdaysan onun yaptığını yapacaksın. Ne yaptı İbrâhim (a.s)? Onun yaptıklarının tamamını şimdi burada anlatma imkânımız yoktur. Kur’an’ında Rabbimiz uzun uzun onu bize anlatır. Kur’an’ı okudukça onu öğreneceğiz inşallah. Ama sadece buraya ilişkin olarak diyecek olursak: O Allah’a kulluğuna engel olan oğlu bile olsa onu Allah adına kesmeye yatırdı. Biz de Allah’a kulluğumuza engel olan her şeyi, baba, ana, karı, koca, çevre, nefis, dükkan, okul, doktora, diploma, makam, mansıp neyse, Allah’a kulluğumuza engel olan ne varsa hepsini kesme adına yatırabiliyor muyuz? İşte biz makamı İbrâhim’deyiz demektir. Başka? Başka ne yapmıştı? İbrâhim (a.s) içindeki ve dışındaki putları kırmıştı. Eğer bizler de yapabilirsek bunu İbrâhim makamındayız. İbrâhim (a.s) çoluğunu-çocuğunu Allah için terk ederek hicret ediyordu, bizler de yapabiliyorsak bunu İbrâhim makamındayız. Bizlerde küfürden, şirkten, isyandan, pisliklerden Allah’a, Allah’ın istediği kulluğu, imânâ hicret edebilirsek bizler de İbrahim makamındayız demektir. İbrâhim (a.s) Kâbe’nin temellerini yükseltiyor, Allah’a kulluk te-mellerini atıyordu. Eğer bugün bizler de yapabilirsek bunu, bizlerde unutulmuş kulluk temellerini, unutulmuş sünnetleri açığa çıkarıp toplumun gündemine indirebilirsek İbrâhim makamındayız. İbrâhim (a.s) döneminin tağût’u Nemrutla kıyasıya bir savaş veriyordu. Allah’ı unutmuş şirke batmış toplumuna, babasına karşı tevhidî bir tavır ortaya koyuyordu, bizler de yapabilirsek bunu İbrâhim makamındayız. İbrâhim ateşe atılırken bile dâvâsından vazgeçmiyordu, bizler de böyle olabiliyorsak İbrâhim makamındayız. Bizler de tıpkı büyük atamız gibi hangi şart altında olursak olalım, kullukta geri adım atmayı aklımızın ucundan bile geçirmeden yolumuza devam edebilirsek, döneklik, yamukluk yapmamayı becerebilirsek biz İbrahim makamındayız. İbrâhim insanlara nûr ulaştırıyordu, vahiy ulaştırıyordu, bizler de tıpkı onun gibi insanlara vahiy ulaştırma yoluna girersek onun makamındayız demektir. Makam-ı İbrâhim’de olmak, İbrâhim makamında, İbrâhim konumunda olmak demektir, İbrâhim (a.s) gibi olmak demektir. İbrâhim makamında olmak İbrâhim’in rolünü üstlenmek demektir. İbrâhim makamında olmak İbrâhim’in yaptıklarını yapmak demektir. İbrâhim’in misyonunu üstlenmek demektir. İbrâhim (a.s)'ın ilk başlangıç mücâdelesinden itibaren yâni babasıyla, kavmiyle, kralıyla, puta tapan toplumuyla nasıl bir mücâdele yapmışsa, vatanından sürülmesi pahasına da olsa Allah’a kulluktan nasıl vazgeçmemişse, bu imtihanlardan sonra imamet hakkına, önderlik ve idarecilik hakkına nasıl ulaşmışsa, biz de tıpkı onun gibi onun makamında olmalı ve onun ulaştığı makama ulaşmalıyız. Onun gibi ibâdet edip, onun gibi tavır koyup, babamıza tavrımız onun gibi, toplumumuza tavrımız onun gibi, zalim idarecilere, onların putlarına, put sistemlerine karşı tavrımız onun gibi olacak. Ateşe atılma, zindana tıkılma, sürgüne maruz kalma ile karşı karşıya kaldığımızda tavrımız onun gibi olacak. Adım, adım onun hayatını örnek alacağız. Ama tabii önce İbrâhim’i bir tanıtacağız. Onun gibi olabilmenin yolu elbette Onu tanımaya bağlıdır. Dikkat ederseniz Rabbimiz Kur’an-ı Kerîmde üç yerde üsve-i haseneden söz eder. Bizim için en güzel kulluk örneklerinden söz eder. Bunlardan birisi Rasulullah efendimiz için söylenmiş, ikincisi İbrâhim (a.s) için kullanılmış, üçüncüsü de diğer peygamberler için zikredilmiş. Arkadaşlar böyle Rabbimizin kitabında üsve-i hasene olarak bize takdim ettiği bir peygamberi iki madde üç madde ile tanıyorsak ne işe yarar bu? Nasıl örnek alabiliriz onu? Duygu olarak, duyumsa-ma olarak onu tanımak zorundayız. Meselâ babamızı tanıdığımız kadar, hanımımızı tanıdığımız kadar örneğimizi tanımak zorundayız. Yâ-ni İbrâhim (a.s)’la birlikte, omuz omuza, kaybolan, yok olan, çöken beytin temellerini yükseltmek zorundayız. Bütün âleme, bütün insanlığa ışık saçacak bir beytin temellerini atabilmek zorundayız. Veya Hacer’imizi oraya koymalıyız, İsmail’imiz de orada olmalı. Veya Hacer’imizi, İsmail’imizi kurban etme savaşı içinde olmalıyız. Veya biz o beyti bir hicret, savaş girişimimizden sonra bulalım, kuralım. Harran’da savaşalım, Filistin’de savaşalım, Mısırda uğraşalım, ama Hicaza gelince bu işi becerebilelim. Orada iz iz, adım adım, ayak ayak, dağ dağ, İbrâhim’i tanımaya çalışalım inşallah. İşte o zaman İbrâhim makamında olacağız, işte o zaman emniyette olacağız, güven-de olacağız. Gücü yetenler, yol bulabilenler için Kâbe’yi haccetmeleri Allah için üzerlerine bir borçtur. Güç yetirenler oranın hür havasından, emn ü emanından faydalanacaklar, orada hidâyet bulacaklar. Orada Allah’ın istediği maket bir hayatın bilincine erecekler ve hayatlarının sonuna kadar öylece bir hayat yaşamayı öğrenecekler. Yâni orada İbrâhim’in kulluğuna, İsmail’in teslimiyetine, Ha-cer’in sa’yine ve Muhammed (a.s)’ın kulluğuna tanık olacaklar. A-rafat’ta irfana ulaşacaklar, Meş’ar’de bu bilgiyi amele dönüştürüp şuur haline getirecekler, Mina’da Allah’a kulluklarının önüne çıkan her tür engeli kurban edecekler, Hacer’ul Esvet’te Allah’la sözleşecekler, Allah yolunda izzet ve şerefe erecekler. Yine orada ölüm ötesi hayatın, Mahşerin izlerini yaşayacaklar. Mahşerle birlikte dünya hayatının bilincine erecekler. Allah âyetleriyle yüz yüze gelecekler. Yine orada Allah huzurunda ümmet bilincine erecekler, kavim-kabile ayırımlarının, ırkçılık anlayışlarının sıfıra indiğine şahit olacaklar. Kadının erkekle, beyazın siyahla, efendinin köleyle yan yana geldiğini, tüm sınıf ve statü farklarının kalmadığını, herkesin Allah katın-da eşit olduğunu görecekler. Mahşerin bir benzerini yaşayacaklar ve yalnız Allah’a teslimiyetin şuuruna erecekler. Gücü yeten herkesten haccetmelerini istiyor Rabbimiz. Peki acaba güç yetirmek, zengin olmak nedir? İnsan ne zaman zengin olur? Adam zengin olunca infak dedeceğim diyor değil mi? Peki ne za-man zengin olunur? Kime zengin denir? Bir dükkan, ikinci dükkan, bir ev, ikinci ev, bir milyon, yüz milyon, beş milyar ama hâlâ adam zengin olamıyor. Ne kadar fırsat vermiş Allah kendilerine de, hâlâ daha bu adamlar fırsat bekliyorlar. Hele bir zenginleşelim de Allah için haccedelim diyorlar. Bunlar çok garip şeyler. Yâni bunlar, kitaplarından habersiz yaşayan insanların vehimlerinden başka bir şey değildir. Kimisi de diyor ki efendim, henüz rüyamızda çağrılmadık, inşallah çağrılırsak gideriz diyorlar. Eh yıllar önce Hz. İbrâhim’e demiş ki Allah ey İbrâhim çağır bu insanları hacca. Çağırmış İbrâhim (a.s). Ondan sonra Rasûlullah efendimiz çağırmış. Daha kimin çağırmasını bekliyorsunuz ya? Allah imkân verdi, iman verdi, duyurdu bu insanlara. Bazen bazen belâlar gönderip ikazlarda da bulundu ama kimileri hâlâ dâvetiye bekliyorlar. Hani bir âyet vardı: İnandık dedikten sonra deneneceksiniz diyordu Rabbimiz. İman iddiasında bulunduğunuz her konuda mutlaka size bir denenme gelecektir. Ciddi mi inandınız, yoksa cıvık mı inandınız, bunun açığa çıkarılması için o konuda Allah size imkân verecek ve sizi deneyecek diyordu. İşte galiba Allah’la aldatılmak budur ki en çetin aldatılmadır, aldanmadır bu. Adam bir din öğreniyor, bir hayat programı öğreniyor ve artık ne yaparsanız yapın yanaşmıyor başkasına. Olsa da o, ölse de o her şeydir çünkü onun için. Geçenlerde Ömer muhtar filmini seyrediyorduk, çaylar geldi demleniyordular. İtalyan askerleri filimde bir müslüman kızcağızı arabalarına atıp götürürlerken seyredenler gözyaşlarını salıverdiler. Vah, tuh, öldürmek lâzım, gebertmek lâzım diye bağrıştılar. Lâkin ne gariptir ki her gün kendi evlerinden materyalist bir eğitime zorla koparılıp götürülen çocuklarından habersiz adamlar. Herhalde adamların bu gerçeği anlaması için illa da İtalyan askerlerin gelmesi lâzım. Arkadaşlar, Rasûlullah efendimizin bir hadisinden öğreniyoruz ki bir müslümânâ haccın farz olması için iki temel şart vardır. Bunlardan birisi azık, diğeri de binittir. Binit ve azık. Biniti ve azığı olan kişiye hac farz olmuştur. Bir merkebi, yahut atı, devesi, bir bisikleti, motosikleti veya arabası olan ve de yolda yiyebileceği kadar, üç beş kilogram yağı ve bulguru olan kimseye hac farz olmuştur. Altı ayda da bu şekilde varıp gelebilecek bu imkânı olan kişiye Allah ve Resûlüne göre hac farzdır. Eskiden atalarımız binerlerdi develerine ve üç beş ayda bu vazifelerini ifa edip gelirlerdi. Kendisine yol bulanlar, ona güç yetirenler. Efendim Şâfiî mezhebine göre yolda bin liralık da bir engel varsa yol emniyeti yoktur ve o kişiye hac farz değildir deniyor. Arkadaşlar, burada anlatılan şey yol engeli varsa gitmemek değil, yol engeli varsa sen tüm gücünü kullanıp o engeli kaldır demektir. Öyle değil mi? Şu anda Kâbe ile, mescitle müslümanların arasına barikatlar koymaya ve Allah’ın kullarını hacdan engellenmeye çalışıyorlar. Müslümanlar da bu engeller karşısında boyun büküyorlar, çaresizliklerini ortaya koyuyorlar. Eh ne yapalım, izin yok gidemiyoruz diyorlar. Peki bir soru sorayım size: Meselâ bizim işyerimizle evimizin arasına engeller koyup, kendi evimize gitmemizi engelleseler ne yaparız? Eh ne yapalım engel var, biz de evimize gitmeyiverelim der misiniz? Demeyiz değil mi? Yahu bu ev bizim evimiz, ne yapıp, yapıp bu engelleri kaldırıp, mutlaka evimize ulaşmalıyız deriz değil mi? Her türlü engelin bertaraf edilmesi için bu uğurda savaş veririz değil mi? Neden? Çünkü orası bizim evimiz. Eğer orayı da kendi evimiz bilebilsek, Kâbe’nin de kendi evimiz olduğunu bir anlayabilsek eminim bunun çaresini de düşüneceğiz. Bizi birilerinin kendi evimizden menetmesi, engellemesi karşısında boyun büküp teslim olmayacağız bunun çarelerini araştıracağız demektir. Ama galiba orasını kendi evimiz bilmediğimizden engel var mış diye boyun büküyor ve bunu kabulleniveriyoruz. Ama kim de küfreder, nankörlük eder, kendisine imkân veren Rabbinin hakkını yerine getirmez, örter, örtbas ederse. Neyi örtbas ederse? Allah’ın hakkını, Kâbe’nin hakkını örtbas ederse, müslüman-ların hakkını örtbas eder, imkân bulduğu halde Allah için hacca git-mezse, ya da Allah kullarının haccını engellemeye kalkarsa, hac yoluna barikatlar koymaya çalışırsa, bilsin ki: Allah tüm âlemlerden Ğanî’dir, Allah'ın kimseye eyvAllah’ı yoktur, Allah’ın hiç kimseye ihtiyacı yoktur. Allah muhtaç değildir, biz muhtacız hacca. Allah ders alacak değildir, biz ders alacağız hacdan. Kâbe’nin etrafında dönenlerin ihtiyacı vardır dönmeye. Kulların ihtiyacı vardır Rablerinin kapısını dövmeye. Makamı İbrâhim’de olmaya, Makamı İbrâhim’de namaz kılmaya kulların ihtiyacı vardır, Allah’ın değil.