Âl-i İmrân Suresine Dön

Âl-i İmrânآل عمران

9. Ayet

9Âl-i İmrân Suresi

رَبَّنَٓا اِنَّكَ جَامِعُ النَّاسِ لِيَوْمٍ لَا رَيْبَ ف۪يهِۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُخْلِفُ الْم۪يعَادَ۟

Rabbimiz! Şüphesiz ki sen, (vuku bulacağında) şüphe olmayan o günde insanları bir araya toplayacaksın. Şüphesiz ki Allah, sözünden dönmez.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

9. “Rabbimiz! Doğrusu geleceği şüphe götürmeyen günde, insanları toplayacak olan Sensin. Şüphesiz ki Allah verdiği sözden caymaz.” Ey bizim Rabbimiz muhakkak ki sen kendisinde şüphe olmayan bir günde insanları toplayacaksın. Kıyâmet gününde, diriliş gününde, hesap kitap gününde hiçbir şüphe yoktur. Şüphesiz ki sen vadinden dönmeyensin, sözünü mutlaka yerine getirensin ya Rabbi. İşte bir dua modeli. Rabbimizin seçtiği, beğendiği, ey kullarım işte bana böylece dua edin diye kitabında öğrettiği, öğütlediği bir dua modeli. Önceki âyetteki dua modeliyle birlikte söyleyecek olursak, Rabbimizin bize öğrettiği bu dua modelinin ilkinde yaşadığımız şu dünya hayatında müslümanca, hidâyet üzere, sırat-ı müstakim üzere olmayı ve sapmadan, sapıtmadan bu yolda yürümeyi Rabbimizden istememiz öğütlenirken ki bu daha önce de söylediğimiz gibi Fâtiha’da da her gün defalarca Rabbimizden istediğimiz bir duadır, ikincisi de yakînen inandığımız, yüzde yüzden de öte inandığımız toplanma gününde, hesap-kitap gününde bizi dünyada yaşadığımız sırat üzere, İslâm üzere haşret. Bizi rahmetine erdir, bizi cennetine ulaştır anlamına bir dua. İşte müslümanlar gerçekten her iki konuda da, yâni dünyada müslümanca bir hayat yaşama konusunda da, âhirette yaşadıkları bu hayatın devamı olan cennete ve rahmete ulaşma konusunda da Rablerine muhtaç olduklarının, Rablerinin rahmeti olmadan her ikisine de ulaşamayacaklarının şuuru içinde dua dua Rablerine yalvarıp yaka-rırlar. Bir ömür boyu Rablerine bir dua hayatı yaşarlar. Ve bundan sonra bir savaş konusu gündeme gelecek. Müslümanlar böyle bir kulluk, böyle bir dua hayatı yaşarlarken birden bire bir savaş ortamında bulurlar kendilerini. Çünkü onların hayatlarını belirleyen kendileri değil Allah’tır. Dünyada Allah için ve Allah’ın belirlediği yasalarla bir hayat yaşayan, Rablerinin tüm emirlerine, arzularına teslim olmuş, iradelerini Rablerine teslim etmiş, Rablerinin seçimini kendileri için seçim kabul etmiş müslümanlar elbette ki kendilerinin tamamen aksine Allah’ı ve O’nun dinini kabul etmeyen, Allah’tan gelen hayat programını kabul etmeyen, kendi hevâ ve heveslerince bir hayat yaşamak isteyen kâfirlerle karşı karşıya geleceklerdir. Biz ne Allah’ı, ne O’nun kitaplarını, ne O’nun elçilerini kabul et-miyoruz. Biz kendi hayatımızı kendimiz yaşarız. Kendi hayat programımızı kendimiz belirleriz. Kendi kitabımızı kendimiz yazarız. Kendi İlâhımızı kendimiz seçeriz. Kendi örneklerimizi, kendi peygamberlerimizi kendimiz seçeriz. Kendi hukukumuzu kendimiz yaparız diyen kâfirlerle müslümanlar elbette karşı karşıya geleceklerdir. Bu kaçınılmazdır. Çünkü yeryüzünde kâfirler, sırf Allah’a iman ettikleri için Müslümanlardan nefret etmektedir. Öyleyse bilelim ki küfürle iman ehli arasındaki savaş kıyâmete kadar sürecektir. Yeryüzünde küfür ve iman taraftarı olduğu sürece bu savaş asla bitmeyecektir. Müslümanlar bu savaştan çekilseler bile, hak bâtılla mücâdeleye girmekten vazgeçse bile bâtıl onları yok edinceye kadar bu savaşı sürdürecektir. İmanla küfür tıpkı geceyle gündüz gibidir. Birinin varlığı diğerinin yokluğuna bağlıdır. Onun içindir ki dün de, bugün de kâfir budur. Eğer ellerinden gelse, güçleri yetse, yeryüzünde bir tek müslüman kalmayacak biçimde sizleri dinlerinizden döndürmeye ve sizi yok etmeye çalışırlar. Yeryüzü kâfirlerinin hepsi yeryüzünde müslümanın varlığına asla tahammül edemezler. Hattâ bu kâfirler işte görüyoruz, İslâm’ı hiç bilmeyen, tanımayan sadece adı müslüman olan, sadece atalarından kalma bir kısım âdetleri din diye yaşamaya çalışan insanlara bile tahammül edemiyorlar. Adı Ahmed, Mehmed gibi müslüman adı olan, ama kafası demokrat ve laik olan insanların varlığına bile tahammülleri yoktur. Yıllardır dünyanın her yerinde müslüman kanı döküyorlar kâfirler. Müslümanlar onlardan bir tek kâfiri öldürdüğü zaman hemen feryadı basıyorlar, bu müslümanlar adam öldürüyor! Bunlar barbarlar diye. Kendilerinin son elli yılda öldürdükleri müslümanın sayısını bile bilmek mümkün değildir. Kendileri oluk oluk müslüman kanı akıtırken, müslü-manları yok etmek ve öldürmek için silahlanırken, müslümanları silahtan tecerrüt etmeye çalışıyorlar. Bu kafilerin her çağda tek hedefleri yeryüzünde İslâm’ın ve müslümanların mevcut olmamasıdır. İslâm’ın ve müslümanın varlığı bu kâfirlerin korkulu rüyasıdır. Bunlar şunu kesinlikle biliyorlar ki, yeryüzünde İslam varsa küfür asla yaşayamaz. Yeryüzünde az da olsa bu dine inanan, bu sistemi uygulayan, Allah’a inanan bir müslüman topluluk bulundukça onlar bâtıl yollardan, zulüm ve fesatlarından asla emin olamazlar. Çünkü müslü-manın varlığı gecenin zifiri karanlığını ortaya çıkaran gündüzün varlığı gibidir. Onun içindir ki kâfirler yeryüzünde bir tek müslümanın varlığına bile tahammül edemezler ve şu anda tüm çıplaklığıyla müşahe-de ettiğimiz gibi müslümanları yok etmek için ellerinden gelen her şeyi yapmaktadırlar. Hattâ yeryüzünde bir tek müslüman kalmayıncaya kadar bizim savaşımız sürecektir diyor adamlar. Bu savaş kıyâmete kadar sürecektir. İnsanlık tarihinin başlangıcından bu yana bu hep böyle olmuştur. Bu birinci gerçek. Yine tarih boyunca değişmeyen ikinci bir gerçek daha vardır. O da Hz. Adem (a.s)’dan bu yana hiç değişmeyen bu iman-küfür savaşında Allah’a iman eden, Allah safında yer alan müminlerin sayısı her zaman az olurken, Allah’la, Allah’ın diniyle, Allah’ın sistemi ve Allah safında yer alan mü’minlerle savaşa tutuşanlar, Allah taraftarlarına hayat hakkı tanımayan kâfirler sayısal yönden, güç yönünden her zaman fazla olmuştur. Tarihte iman ve küfür cephesinin ilk oluştuğu Hz. Adem (a.s) ın torunlarından Hz. Nuh (a.s) döneminden günümüze kadar çok az istisnai durumlar hariç bu hep böyle olmuştur. Kâfirler mü’minlerin üç-beş katı olmuşlardır. Kâfirler karşısında iman cephesi gerek sayısal, gerek ekonomik, gerek siyasal ve gerekse askeri güç olarak hep azınlıkta olmuşlardır. Rabbim işte bu azınlıkta olanlara şöyle buyurmuştur: Ey kullarım, ey benim mü’min kullarım, ey tercihlerini benden yana kullanan, iradelerini bana teslim eden kullarım. Haydin benim ve dinim uğrunda, benim ve sizin düşmanlarınızla, benim safımda, benim desteğimde savaşın. Size hayat hakkı tanımayanların yeryüzün-de fitne ve fesatları bitene kadar onlarla savaşın. Siz benim emrimle yürüyün, ben sizin arkanızdayım. Endişe etmeyin, ben sizi mutlak galip getireceğim. Bakın bundan sonraki âyetlerinde de bu konuyu şöyle gündeme getirir. Yeryüzünde güçlerine, kuvvetlerine güvenerek Allah’a kafa tutan, Allah taraftarlarına hayat hakkı tanımayan kâfirlerin Allah safında yer alan mü’minler karşısında mutlak akıbetlerini gözler önüne seren bir âyet. Safında yer alan mü’minlere destek, kâfirlere de müthiş bir tehdit oluşturan bir âyetle söze başlıyor Rabbimiz. Ama yine Rahmeti bol olan Rabbimizin sonsuz rahmeti, merhameti gereği kâfirlerin kiminle savaştıkları konusunda akıllarını başlarına getirici ve kesin helâk olacakları Rableriyle tutuştukları bu savaştan vazgeçirici bir muhtıra, bir ültimatom, bir uyarıdır bu. Müslümanlara da, ey müslümanlar, sizler kiminle beraber olduğunuzu, kimin safında savaştığınızı, kimin desteğinde olduğunuzu iyi anlayın, her şart altında Allah’ın mutlak galip geleceğini iyi bilin de kâfirlerle her şart altında savaştan geri durmayın. Böyle bir savaşta zâhirî güç ve kuvvet sahiplerinin yanında de-ğil de yalnız Allah safında yer alın diyen bir âyet. Bakın Allah şöyle buyuruyor: