105. “Bana Allah'a karşı ancak doğru söylemek yaraşır. Size Rabbinizden bir mûcize getirdim, İsrâil oğullarını benimle beraber koyuver" dedi.” Ben Allah’a karşı haktan başka hak sözden başka bir söz de söylemiyorum. Ben Allah adına konuşuyorum ve benin hayatımda söyleyeceklerimin tamamı haktır. Hakkın dışında söz söylemek bana yaraşmaz, bana yakışmaz. Benim üzerime gereken, tüm mü’minlerin üzerine gereken, tüm inananlara düşen sadece hak söylemektir. Hakkın dışında, Allah’ın dediklerinin dışında söz söylemek bana ya-kışmaz. Ve Rabbimin emriyle hakkı söylerken de hiç bir şeyden kork-muyorum diyordu. Evet işte kulluk örneklerimizden biri Hz. Mûsâ ve karşısındaki dünyanın en zâlim adamına karşı tavrı. Acaba Allah bunu bize niye anlatıyor? Ya da acaba biz peygamberleri niye tanıyoruz? Peygamberleri niye öğreniyoruz? Allah’ın elçileri bizim için bizim kulluğumuz için en güzel seçilmiş örnekler de onun için Allah onları bize tanıtıyor ve biz de onları öğreniyoruz. Evet peygamberlerde bizim için en güzel örnekler vardır, peygamberler bizim için kulluk örnekleridirler. Allah bizden istediği kulluk konusunda, bizden istediği tavırlar konusunda model insanlar olarak peygamberlerini takdim etmiştir. Yâni toplumumuz hangi peygamberin toplumuna benziyorsa, içinde bulunduğumuz konum hangi peygamberin konumuna benzi-yorsa o konumda o peygamberi örnek alalım diye Allah onları bize tanıtmaktadır. İşte böyle bir zâlim karşısında, böyle bir konumda bizim örneğimiz olan Hz. Mûsâ’nın davranışı bizim için en güzel bir ör-nektir. Yâni bizler de konumumuz ne olursa olsun, durumumuz ne olursa olsun devamlı hakkı söylemek, hakkı haykırmak ve haktan başkasını söylememek zorundayız. En zâlim birinin karşısında bile haktan ayrılmamak eğilip bükülmemek zorundayız. Sürekli hakkın müdafii ve tercümanı olmak zorundayız. Eğer bulunduğumuz bir konumda hakkı söylemekten çekiniyor veya korkuyorsak o zaman hiç olmazsa susmak zorundayız. O konumda hiç olmazsa bâtıl veya yalan söyleyerek hakkı yanıltmaktansa, hakkı yamultmaktansa susmayı tercik etmeliyiz. İnsanların bizim şahsımızda Allah dinini yanlış öğrenmeleri söz konusuysa hiç olmazsa susmayı tercih etmeliyiz. Sözlerimizle tavırlarımızla Allah dinini saptırmaktan eğip bükmektense, susmak daha hayırlıdır orada. Evet Allah’ın elçisi diyor ki bana hak sözden başkası yakışmaz, ben Allah için hak söz söylüyorum. Ben size Rabbinizden bir Beyyine ile geldim. Rabbinizden si-ze bir Beyyine getirdim. Ben Rabbinizden size apaçık bir delille geldim. Sizler Rabbinizi kabul etseniz de etmeseniz de, kibirlenip büyüklük taslasanız da kabullenseniz de O Allah sizin de Rabbinizdir ve beni size sizin reddedemeyeceğiniz bir Beyyine ile gönderdi. tâbi bir tek Beyyine, bir tek mûcize değil elimde Allah’ın âyetleriyle geldim diyor Allah’ın elçisi. Ve devam ediyor Rabbiniz sizden istiyor ve emrediyor ki İsrâil oğullarını bana bırak ve benimle gönder. Evet Mûsâ (a.s) önce konum belirlemesi yapıyor. Kendi konumunu belirliyor, ben Allah’ın elçisiyim ve onun tarafından geliyorum diyor sonra da görevini yâni geliş gayesini ortaya koyuyor. Bırak bu İsrâil oğullarını götüreyim diyor. tâbi Allah’ın elçisinin görevi sadece İsrâil oğullarını Firavunun elinden kurtarmakla sınırlı değildi. Firavunu müslümanlığa dâvet etti. Onun müslüman olmasını âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim olmasını istedi. Böyle olduğu zaman yâni Firavun Allah’a iman edip Allah’ın yasalarına teslim olduğu zaman elbette problem baştan çözülecekti. O zaman Firavunun Firavunluğu bitecek, Rabliği sona erecek, tâğutluğu kalmayacak ve toplumda Allah elçisini yegâne itaat makamı olacak herkes ona itaat edecekti. İşte elbette Mûsâ (a.s) Firavundan evvel emirde bunu istedi ve eğer bunu yapmazsan, bunu kabul etmezsen o zaman ver İsrâil oğullarını götüreyim diyordu. Ey Firavun yeter bu adamları köleleştirdiğin. Yeter bu adamların kanlarını emip ırzlarını kullandığın. Yeter artık bu adamları sömürdüğün. Allah’ın hür yarattığı analarından hür doğmuş bu insanları kullandığın yeter artık ver onları götüreceğim der. İşte peygamberin geliş gayelerinden biri belki de en büyüklerinden birisi budur. Köleleştirilmiş insanları hürleştirmek. Tâğutların, sahte tanrıların kulları haline gelmiş, getirilmiş insanları onlara kulluktan kurtarıp hür bir şekilde Rablerine kulluğa dâvet etmek. İnsanların insanlara kulluğunu bitirip Allah’a kul olmalarını sağlamak. Yeryüzündeki tüm zâlimlerin, tüm despotların zulümlerini, haksızlıklarını kırıp yeryüzünde adâleti gerçekleştirmek. Allah’ın Resûlü de Mekke’deki zuafayı, köleleştirilmiş insanları efendi yapmıştı. İnsanların insanları ezmesine, insanların insanlara hükmetmesine engel olmuş, egemenliği zâlimlerin elinden alıp sadece Allah vermişti. İşte Hz. Mûsâ (a.s) da aynı şeyi yapmak için geliyordu. Yıllardır Firavunların elinde oyuncak olmuş, köleleştirilmiş İsrâil oğullarını Firavunun elinden kurtarmak için geliyordu. Burada İsrâil oğullarının kimliğiyle alâkalı kısa bir özet sunalım. İsrâil Yâ’kub (a.s)'ın Kur’an’da da kullanılmış adıdır. Bizzat kendisinin adı. Abdurrahmân Abdullah gibi Allah’ın kulu anlamına geliyormuş. Evet İsrâil, Yâ’kub (a.s)'ın adıdır. Yâ’kub (a.s) da İbrâhim (a.s)'ın oğlu İshâk (a.s)'ın oğludur. İsrâil oğulları ise işte bu Yakup oğlu, İshâk oğlu, İbrâhim oğlu sülalenin adıdır. Yakup (a.s)'ın on iki oğlundan meydana gelen sülalenin adına Yakup çocukları veya pey-gamber çocukları anlamına İsrâil oğulları denir. Bu Yâ’kub’un çocuklarının ilk vatanları Kudüs civarıdır. Hani Hz. İbrâhim kavmiyle babası ve idarecilerle verdiği çetin bir müca-deleden sonra ülkesini terk etmek zorunda kalır. Ur bölgesinden Harran’a, sonra oradan Şam’a, oradan da Kudüs bölgesine gelip yerleşir. Hz. İbrâhim’in Mısır’a da bir seferinin olduğunu biliyoruz. Oğlu İsmail ile birlikte hanımı Hacer’i Mekke bölgesine bırakıp gelir Allah’ın emriyle. Hz. İbrâhim’in kendisinin yaşadığı bölge Kudüs civarındaki Halil’urrahmân denilen bölgedir. İbrâhim (a.s)'ın vefatından sonra bu bölgede İbrâhim (a.s)'ın öteki hanımından dünyaya gelen oğlu Hz. İshâk peygamber olarak görevlendirildi. Demek ki iki oğlundan Hz. İsmail Mekke bölgesinde Hz. İshâk da Kudüs bölgesinde görevlendirildi. Kudüs bölgesinde İshâk (a.s)'ın vefatından sonra onun oğlu Yâ’kub (a.s) peygamber olarak görevlendirildi. Yâ’kub (a.s)'ın on iki oğlu vardı. Bu oğullarından birinin adı Yusuf’tu. Yusuf sûresinde uzun uzun Rabbimiz anlatır: Baba Yâ’kub (a.s)'ın diğer oğullarından fazla Yusuf'a meyli vardır. Babalarının bu meylini kıskanan öteki çocukları kardeşleri Yusuf’u kuyuya atarlar. Kervan, Mısır, pazar, aziz, zindan filan derken Hz. Yusuf Mısırda yönetime getirilir. Bundan sonra baba Yâ’kub (a.s) ve onun diğer oğulları Mısıra gelip yerleşirler. Görülen ve bilinen o ki Yâ’kub (a.s)’ın çocukları uzun bir süre Mısırın yönetimini ellerinde tutarlar. Peygamber çocuklarının yönetiminde bulunan Mısır halkı uzun bir süre mutlu bir hayat yaşar. Ve nihâyet her toplum gibi sünnetullah gereği Mısırda da peygamber çocukları denen bu İsrâil oğullarının egemenlikleri son bulur. Mısır yönetimine, Firavun oğulları denen azgın bir sülale hâkim olur. Tabii İsrâil oğulları Allah’ın kendilerine hayat programı olarak gönderdiği kitaplarına ve peygamberlerinin yoluna ters düştükleri için Mısırda egemenlikleri de uzun sürmedi. Peygamber çocuklarının egemenliği sona erince de Firavun oğulları yönetimi ellerine geçirir geçirmez Mısırda yıllardır yönetimi ellerinde bulundurmuş olan bu İsrâil oğullarını köle durumuna düşürür. Köleleşmiş toplumların elbette hür bir hayatları hür fikirleri olamazdı. Elbette Meliklerinin tâğutlarının dini neyse bunların dini de o olacaktı. Elbette bu müslümanlar böyle bir ortamda müslümanlıklarını kaybedecekler ve kendilerine egemen olan gurubun milletine ve dinlerine tâbi olacaklardı. Elbette böyle köle bir toplumun Allah’a Allah’ın istediği biçimde kullukları da olamazdı. Zâlim Firavun oğullarının elinde gerçekten İsrâil oğulları acımasız bir azap yaşamaya başlarlar. Ve nihayet son döneme yaklaşıldığında köle durumuna dü-şürülmüş bulunan ve uzun bir süre en kötü bir hayatı yaşamaya mahkum edilmiş olan bu İsrâil oğullarının arasından bir kurtarıcının çıkması ve İsrâil oğullarını bu Firavun sisteminin acımasız zulmünden kurtarması fikri yaygın hale gelir. Allah’ın sünneti gereği ezilen toplumlara, mus’taz’aflara böyle kendi içlerinden bir kurtarıcı gönderilmesi söz konusudur. Ve işte bu kurtarıcı Hz. Mûsâ’dır ve gelmiş İsrâil oğullarını Firavunun elinden kurtarmak üzere Firavunun karşısındadır. Hz Mûsâ Firavuna der ki ver bu İsrâil oğullarını alıp götüreceğim. Peki neden Allah’ın elçisi bu köleleri Mısırdan alıp götürecekti? Çünkü müslümanların; zâlimlerin, Firavunların gölgesinde bir hayat yaşamaları kesinlikle mümkün değildi. Firavunların sistemi altında müslümanların müslümanlıklarını gündeme getirmeleri, imanlarının gereğini ortaya koymaları asla mümkün değildi. Böyle bir ortamda müslümanların müslümanca bir hayat sergilemeleri imkânsızdı. Zira İslâm’ın karakteri böyle bir şeye müsait değildi. Bir adam hem müs-lümanım diyecek hem de İslâm’ının, imanının gereğini yaşayamayacak bu kesinlikle mümkün değildi. Allah onların böyle bir müslümanlık sergilemelerine asla razı değildi. İslâm’ın karakteri toplumun en alt biriminden en üst birimine kadar, aileden devlet yapısına kadar her yerde Allah’ın otoritesinin hâkimiyetini istemektedir. Onun içindir ki imanlarının serbestçe görüntülenmesine izin vermeyen ve âdeta kendilerini münâfıkça bir hayata zorlayan böyle bir atmosferde müslümanların yaşaması mümkün değildi. Onun içindir ki Allah’ın elçisi onları bu ortamdan alıp müslümanca yaşayabilecekleri, müslümanca bir hayatı ortaya koyup müslümanca eğitilebilecekleri başka bir coğrafyaya, başka bir iklime götürmek istiyordu. Ama Firavunlar asla buna izin vermeyeceklerdir. Efendiler kölelerini asla bırakmak istemezler. Efendiler hizmetçilerini asla kaybetmek istemezler. Bu adamlar giderlerse bizim işlerimizi kim görecek? Biz kimin sırtına bineceğiz? Biz kimin kanını emeceğiz? On-larsız biz ne yaparız? Nasıl yaşarız? diyerek efendiler kölelerini kaybetmek istemezler. Hele hele bu köleler peşin peşin köleliği sineye çekmişlerse onları hiç kaybetmek istemezler. Meselâ şu anda Amerika bizi kaybetmek ister mi? Kendisine köleliği şeref bilmiş bizim gibi köle bir toplumu Amerikan efendilerimiz kaybetmek ister mi? Avrupa da yeşilleniyor zaman zaman biz kölelere ama, Amerika bizi kaybetmemek için elinden gelen her şeyi yapıyor. Elbette adam hizmetçisini kaybetmek istemez. Elbette adam çobanına iyi bakar. Neden? Çünkü kendisine hizmet ediyor da ondan. Adam köpeğine yal çalıp onu iyi doyurur. Neden? Çünkü kendisini koruyacak da ondan. Adam koyunlarını iyi doyurmak ister. Neden? Çünkü kendisine süt verecek de ondan. İşte zaman zaman bizim efendimiz olan Amerikanın da bize ufak tefek yardımlarının mânâsı budur. Elbette kendisine süt verecek olan kullarını doyurmalıdır. Evet hiç bir efendi kölelerini bırakmak istemez. Bir de Firavunlar, efendiler şöyle hesap ederler. Eğer onlar bizim kontrolümüzden çıkarlarsa, kölelerimiz bizim inisiyatifimizden uzaklaşırlar da kendi başlarına kalırlarsa ne olur ne olmaz belki hürleşiverirler, belki özgürlüğü anlayıverirler diye onları asla kendi başlarına bırakmak istemezler. Sürekli, nereye giderlerse gitsinler onları yakın takibe alırlar, kontrollerinde tutarlar. Bir de Firavunun korkusu şuydu: Bu adamları kendi başlarına eğer Mûsâ (a.s)’ın kontrolüne bırakır da bu adamlar onunla birlikte giderlerken ne olur ne olmaz tekrar geriye dönerler de Firavunun zaten çökmekte olan sistemine hücum ederlerse Mûsâ ile beraber işimizi bitiriler diye korkuyordu. Çünkü Firavun hayatı seven birisiydi, ölümü göze alamayacak kadar da korkaktı. İsrâil oğulları kendi kontrolü altında oldukları sürece ona hizmet edecekler ve ona karşı gelme cesaretini kesinlikle kendilerinde bulamayacaklardı. Zira Firavunun sitemi onları bu şekilde eğitiyordu. Ne olur ne olmaz bu köleler Mûsâ ile bir süre baş başa kalırlar, vahyi tanırlar ve bilinçleşirlerse geriye dönüp kendisinin işini bitirebilirlerdi. İşte bu yüzden onları Mûsâ’ya vermemesi ve kölelerini yakın takibe alması gerekiyordu. Bir hesabı vardı Firavunun ama Allah’ın da bir hesabı vardı ve o bunun farkında değildi. Tıpkı bugün dünya üzerindeki tüm Firavunî güçlerin müslümanları yakın takibe aldıkları gibi. Müslümanlar bugün tüm dünyada kendilerine en yakın Firavunların yakın takibi altında bir hayat sürmektedirler. Müslümanlara egemen olan güçler onları sürekli kontrolleri altında tutup, onların birlikte hareket ederek kendilerine karşı bir çıkış eyleminde bulunmamaları için, birleşmemeleri için tüm imkânlarını kullanmaktadırlar. Aynen o gün İsrâil oğullarının Firavun oğulları tarafından serbest bırakılmayıp yakın takibe alındıkları gibi. Evet efendiler kölelerini asla başı boş bırakmazlar. Meselâ şu anda dünyanın hiç bir yerinde müslümanların kendi sistemlerini kurup müslümanca bir hukuk, müslümanca bir ekonomi, müslümanca bir eğitim, müslümanca bir sosyal yapı kurmalarına asla izin vermezler. Dünyanın en küçük bir kasabasında bir köyünde bile buna izin vermezler. Neden? Çünkü meselâ dünyanın en küçük bir köyünde bile müslümanlar bunu becerseler ve Allah’ın istediği kulluğu, Allah’ın istediği siyasal yapıyı kursalar o zaman dünyanın tüm hukukçuları, dünyanın tüm ekonomisyenleri, dünyanın tüm eğitimcileri, dünyanın tüm sosyal bilimcileri oraya akın edip İslâm’ı araştıracaklar, İslâm’ı soruşturacaklar, İslâm’ı tanıyacaklar ve sonunda İslâm’ın farkını görecekler ve artık bu alçakların sistemlerine kimse değer vermeyecek de ondan. Kendi sistemlerinin çöpe atılmasından korktukları için buna izin vermiyorlar.