12. “Allah, "Sana emrettiğim halde, seni secdeden alıkoyan nedir?" dedi, "Beni ateşten onu çamurdan yarattın, ben ondan üstünüm", cevabını verdi.” Ey İblis! sana secdeyle emrettiğim halde seni secdeden, seni bu benim emrime inkıyattan alıkoyan nedir? Sana ne mâni oldu ki secde etmedin? Ne mâzeretin vardı ki benim emrime karşı geldin? Söyle bakalım neyin vardı senin? Duymadın mı sözümü? Yoksa bir dalgınlık sonucu, bir gaflet sonucu anlayamadın mı benim emrimi? Niye secde etmedin? Neden benim emrimin dışında hareket ettin? Evet bakın Rabbimiz İblisin bir mâzeretinin olup olmadığını soruyordu. Peki bilmiyor muydu Rabbimiz onun bir mâzeretinin olup olmadığını? Elbette biliyordu ama işte rahmet bu. Rabbimizin rahmeti bu. Rabbimizin rahmeti böyle tecelli ediyordu. Merhameti bol olan Rabbimiz ona imkân tanıyordu, fırsat tanıyordu, onu özür dileme yolunu açıyordu. Bizim için de böyledir Rabbimizin rahmeti. İşlediğimiz bir isyan karşısında hemen bizim defterimizi dürüvermiyor Rabbimiz. Eğer öyle yapsaydı şu anda yeryüzünde bir tek insan kalmazdı. Bize imkân tanıyor, bize tevbe fırsatları veriyor, bize hatalarımızdan dönüş yolları açıyor. Meselâ bakın zina konusunda da bu böyledir. Allah’ın Resulü: “Şüpheli şeylerde haddi uygulamayın” Buyurur. Yâni şüphelerle hadleri kaldırın buyurur. Şüpheli durumlarda hadleri uygulamadan kaldırın buyurur. Hâkim de bunu uygulamak zorundadır. Meselâ ben zina ettim. Hadd-i şer’iyi uygulayıp beni temizleyin! diyerek huzuruna gelen bir adama hâkim: Hayır! sen böyle bir şeyi yapmış olamazsın! dön git tevbe et! Allah’ın affetmeyeceği bir günah yoktur! diyerek onu huzurundan kovar. Sonra adam ikinci defa aynı itirafla gelirse onu bir daha çıkarır huzurundan. Sonra üçüncü, dördüncü defa gelip adam aynı itiraflarda bulununca kendisi recm edilir. İşte burada da aynı rahmetin tecellisini görüyoruz. Allah, İblise rahmeti gereği imkân tanıyordu. Tevbe ve geriye dönüş imkânı veriyordu. Aslında Allah onun herhangi bir mâzeretinin olup olmadığını biliyordu. Ama yine de ona bir imkân tanıyordu. Peki böyle bir durumda İblisin ne yapması gerekiyordu? Aslında Allah’ı da onun gücünü kudretini de bilen bir varlık olarak İblisin hemen bu fırsatı değerlendirip yaptığımdan dolayı Rabbinden özür dilemesi, tevbe etmesi gerekirdi değil mi? Aman ya Rabbi! Ben bir hata ettim! Ben sana karşı kusur işledim! Yapmamam gerekeni yaptım! Yapmam gerekeni yapmadım! Rabbim olarak sana karşı takınmamam gereken bir tavır takındım! Olmamam gereken bir konumda bolundum! Ama ben ettim sen etme ya Rabbi! Kusuruma bakma ya Rabbi! Densizliğimi, cüretimi, isyanımı görme ya Rabbi! Beni affet ya Rabbi! diye yalvarıp yakarması gerekirken bakın İblis ne diyor: “Dedi ki, "Beni ateşten onu çamurdan yarattın, ben ondan üstünüm" cevabını verdi.” Beni ateşten yarattın onu topraktan o halde ben ondan hayırlıyım. İblis mantığıdır işte bu. Bu mantığı çok iyi anlamak zorundayız. Çünkü çevremizde pek çok insanın aynı mantığı kullandıklarını göreceğiz. Çevremizde anamız, babamız, karımız, kocamız, kardeşimiz, kavmimiz, kabilemiz, amirimiz, memurumuz olarak insanların bu mantıkla, şeytan mantığıyla karşımıza çıktıklarını göreceğiz. Dedi ki İblis ben ondan hayırlıyım. Halbuki Allah’tan kendisine bir emir intikal etmişti, Rabbimiz kendisine Âdem'e secde et buyurmuştu. Kendisine düşen Allah’ın emrine uymak ve onun emri gereği hemen Âdem’in önünde eğilmekti. Değilse onun görevi yorum yapmak değildi. Hâşâ Allah’a akıl vermeye çalışmak değildi. Ama bakın dedi ki ben ondan hayırlıyım, çünkü beni ateşten onu topraktan yarattın. Bir kere bu bâtıl bir iddiaydı. Çünkü bir şey hayırlımıydı yoksa hayırsız mıydı bunu Allah diyecekti. Halbuki bu Allah’tan her hangi bir şey ulaşmamıştı kendisine. Çünkü henüz Âdem yeni yaratılıyordu. Yeni yaratılan ve henüz ne olduğu belli olmayan, henüz denenmemiş bir varlık mı hayırlıydı, yoksa kendisi mi hayırlıydı bu belli değildi. Onun mu, yoksa berikisinin mi hayırlı olduğunu Allah diyecekti. Ama İblis bu konudaki Allah’ın hükmünü beklemeden kendi kendine hüküm koyarak ilk bâtılını işlemiş oldu. İblis Allah’ın bir emri karşısında kıyas ederek aklı işin içine karıştırarak sanki Rabbimizin emrine yorum getirmeye çalışarak Allah’a akıl vermeye kalkışıyordu. Halbuki kulluğun gereği bu değildi. Kulluk teslimiyeti gerektirir. Kulluğun mantığı teslimiyettir. Kulluk, kulun Rabbine ve onun emirlerine karşı itirazsız, yorumsuz, aklı işin içine karıştırmadan mutlak teslimiyetidir. Buna Rabbimizin kitabında örnek olarak anlattığı, kulluğun zirve noktasında bulunan kutlu bir elçisinin hayatından bir örnek verelim. Bu kutlu elçi Hz. Mûsâ (a.s). Toplumu çölde kendisinden su ister. Allah’ın elçisi bu konuda ilk vuracağı kapıyı bilmektedir. Onların bu isteklerini tüm isteklerin is’af edicisine duyurur. Onlar namına tüm nimetlerin sahibinden su ister. Bakara sûresinde uzunca anlatıldığı veçhile Rabbimiz buyurur ki ey Mûsâ asanı taşa vur. Hakikaten bu emir Mûsâ (a.s)’a öyle bir yerde veriliyordu ki aklın bunu alması mümkün değildi. Sina çölünde, ıssız bir çölün ortasında, yıllardır belki yağmur yüzü görmemiş bir çölün ortasında Allah tarafından peygambere böyle bir emir veriliyordu. Asanı o kupkuru taşa vur. Olacak şey miydi bu? Suyla bunun ne ilgisi vardı? Acaba peygamber yerinde biz olsaydık ve Rabbimiz bu emrini bize verseydi ne yapardık? Aklı işin içine karıştırmadan, fiziği devreye sokmadan, Rabbimizin emrini yorumlamaya çalışmadan hemen uygular mıydık? bir düşünün. Ne kadar da mantıksız görünürse görünsün, ne kadar da bizim aklımıza ve fizik kanunlarına ters düşerse düşsün emri veren Allah’sa bu doğrudur deyip hemen uygulamaya koyabilir miydik? bir düşünün. Ama Hz. Mûsâ öyle demedi. O aklı işin içine karıştırmadı. Al-lah’ın emrine yorum getirmedi. Allah diyorsa doğrudur dedi ve asasını taşa vurdu da Allah’ın izniyle o kayadan sular fışkırıverdi. Taş, asa ve su. E peki ne ilgisi var bunların suyla? deseydi Hz. Mûsâ bizim gibi. Yâni Hz. Mûsâ akıl yürütseydi, problemi fizikle fizik kanunlarıyla değerlendirseydi kesinlikle su çıkmazdı, çıkmayacaktı. Ama Allah demişse tamam ilgisi vardır. Mûsâ (a.s)'ın vahiy kar-şısındaki tavrı kesin teslimiyetti. Vahiy ne emrediyorsa hemen kabul edip teslim olmak zorundayız. Hemen onu uygulamaya koymayarak akıl süzgecinden geçirip yoruma tâbi tuttuğumuz zaman da kaybedeceğimizi hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız. İşte bu âyetle kıyâmete kadar bu mesajı veriyordu Hz. Mûsâ bize. Kıyâmete kadar Rab’ ten gelen emirlerin hikmeti konusunda kesin bir bilgi sahibi olamayabiliriz. Ama unutmayalım ki bizler hikmetini anlayamasak da Al-lah’ın emrettiği şeyler serapa hikmettir hikmetlidir. Ve şunu asla unutmayalım ki hikmetini anlayamasak da merhametli olan Allah kulunun faydasına olmayan hiç bir şey emretmez. Bize düşen sadece Allah’ın emrine boyun eğmektir. İşte o zaman Rab’ ten gelen nimet bize ulaşacaktır. Nitekim melekler de öyle yaptılar. Öyleyse biz de Allah’ın melekleri gibi, Allah’ın kutlu elçisi Mûsâ (a.s) gibi Rabbimizden bize intikal eden emirlerden hiç birisine yorum getirmeden, acaba yapsak mı yapmasak mı? Acaba bunlar bizim hayrımıza mı değil mi gibi bir muhasebeye girmeden mutlak teslimiyet göstermek zorundayız. Bunu bana emreden Rabbimdir deyip hemen emre uymak zorundayız. Rabbimizin emirleri karşısında şeytanî bir tavır sergilemeyeceğiz. Eğer böyle davranır, hiç bir tereddüt ve şüphe geçirmeden Rabbimizin emirlerini uygulamaya koyarsak bilelim ki Rabbimiz bizim de hayatımızda nice olmazları olduracak, nice umutsuzluklarımızı giderecek, nice dertlerimize derman verecek, nice kuru taşlardan su-lar akıtacak, nice ıssız çöllerde bizi bıldırcın eti ve kudret helvalarıyla besleyecektir. Bundan hiç mi hiç şüphemiz olmasın. Ama öyle değil de Rabbimizin emirleri karşısında şeytanca bir tavır takınacak olursak ona yapıldığı gibi Rabbimiz bizi de rahmette kovacak, küçültecek, alçaltacak rezil ve rüsva bir hayatın adamı yapacaktır. Evet ben ondan hayırlıyım diyen şeytan bir mantık yürütüyordu. Bir doğruya istinad ettirerek bir bâtılı kabul ettirmeye, bir doğrunun gölgesinde bir bâtılı empoze etmeye çalışıyordu. Bâtılı, bir doğrunun, bir hakkın içine koyarak yutturmaya çalışıyordu. Dikkat ederseniz burada biri doğru ötekisi bâtıl iki cümleden oluşan bir önerme var. Beni ateşten yarattın onu topraktan öyleyse ben ondan hayırlıyım. Bunlardan doğru olan, hak olan “beni ateşten yarattın onu topraktan cümlesidir” Bu doğrudur. Gerçekten Rabbimiz onu ateşten, Âdem’i de topraktan yaratmıştı. Bâtıl olan cümle de “öyleyse ben on-dan hayırlıyım” cümlesiydi. Bir doğruya istinad ettirerek bir bâtılı kabul ettirmeye çalışıyordu. Bugün de bakıyoruz insanların aynı mantığı kullandıklarını görüyoruz. Bir doğrunun gölgesi altında bir bâtılı yutturmaya, bir doğruya istinad ettirerek bir yanlışı empoze etmeye çalışıyorlar. Efendim Amerika’yla münâsebetlerimizi keselim de Rusya’nın kucağına mı atalım kendimizi? Rusya Amerika’dan daha mı iyi sanki? Aynen şeytan mantığı. Bir doğrunun gölgesinde bir bâtılı hoş gösterme çabaları. Burada doğru olan, evet Rusya daha iyi değildir. Bu cümle doğrudur. Ama bu doğruya dayandırılarak bir bâtılı empoze etmeye çalışıyorlar. Amerikan bâtılını empoze etmeye çalışıyorlar. Ne yâni şimdi kızlarımız bu okullara gitmesin de evde mi kalsınlar? Okullara gitmeyip evde oturanlar daha mı iyi sanki? Bir doğrunun hatırına bir bâtılı sineye çekmeye çalışıyor adamlar. Tamam evde boş, boş oturanlar iyi değiller de bu doğrudan hareketle niye bir bâtılı güzel göstermeye çalışıyorsunuz? Bir pislikten başka bir pisliğe çağırmanın şeytan mantığı olduğunu bilmiyor musunuz? Öyle diyeceğinize evde oturanlara eğitim imkânı hazırlayın. Bunların hepsi şeytan mantığıdır. Ne yâni paralarımızı bankaya yatırmayalım da evde hırsızların kucağına mı teslim edelim? Ne yâni şu partiyi desteklemeyelim de filanlar mı gelsinler iktidara? Ne yâni biz oturmayalım bu makamlara da şunlar şunlar mı otursunlar? Bunların hepsi şeytan mantığıdır. Bir doğrunun gölgesinde bir bâtılı empoze çabalarıdır. Veya çevrelerindeki zulümleri göstererek birileri demokrasiyi empoze etmeye çalışıyor. Ne yapalım yâni demokrasiyi bırakalım da şunlar şunlar gibi mi olalım? Tamam onlar da iyi değildir ama sizin savunduğunuz da iyi değildir. Kendi yasalarınızı, kendi fikirlerinizi Allah yasalarına tercih edip kendi tanrılığınızı iddia etmekten vazgeçin Allah yasalarına teslim olun bakın iyi nasılmış o zaman göreceksiniz. Değilse bir pislikten diğer pisliğe çağırmanın anlamı yoktur. Bunların hepsi bâtıldır. Ama maalesef bâtıllar hakkın desteğinde olunca da onun yıkılması zor oluyor. Fenerin içinde yanan bir mum düşünün. Farz edin ki onun içindeki ateş bâtıldır, onu çevreleyen cam fanus da haktır. Bu ateş bu hakkın desteğinde olduğu sürece onun söndürülmesi zordur. Dışardan üfleme onu söndüremeyecektir. Ama ne zaman ki bu ateş hakkın desteğinden, hakkın muhafazasından, doğrunun istinadından yâni onu muhafaza eden cam fanustan ayırabilirsek ondan sonra onun söndürülmesi çok kolay olacaktır. İşte bâtılların hayatta kalışlarının hikmeti buradadır. Maalesef tüm bâtıllar hakkın desteğindedir. Burada Şeytanın işlediği bir başka bâtıl daha var ki o da bizim yaşamımızın temelini oluşturan bir bâtıldır. O da şudur: Şeytan diyor ki; ne? Ben Âdem’e secde edeceğim ha? Ne dedin ne dedin? Âdem’e secde mi dedin? Niye secde edecekmişim ben ona? Kim o? Sanki onun maddesi benim maddemden üstün mü ki ona secde edeceğim? İbadet ve emirler konusunda, varlıklar arası ilişkiler konusunda maddeyi temel kabul edip materyalistçe bir düşünce mantığı. Meseleye materyalistçe bir yaklaşım. İnsanların pek çoğu böyle değil mi? Adam her şeyi parayla ölçüyor bugün. İffeti, namusu, dostluğu, arkadaşlığı, sevgiyi hep parayla ölçüyor. O kaç paralık adammış da onunla arkadaşlık edecekmişim! diyor. Kaç paralık adam da onun dâvetine icâbet edecekmişim! O kim ki onun elini öpecekmişim! Hattâ benim karnımı yarsalar onun karnından daha fazla kazurat çıkar diyor adam. Her şeyi maddeyle ölçmeye çalışıyor. İşte şeytan da aynı şeyi yapmaya çalışıyordu. Evet şeytan Allah karşısında bilgi iddiasında, güç iddiasında bulunuyordu. Allah bilgisi, Allah mesajı, Allah yasaları karşısında ilk defa kendi bilgisini, kendi fikirlerini, kendi yasasını savunan bir tip olarak ortaya çıkıyordu şeytan. Ve kıyâmete kadar onun yolunu takip edenler için bir selef oluyordu. İnsanlardan da Allah bilgisini, Allah mesajını, Allah yasalarını beğenmeyerek kendi yasalarını onun yasalarına tercih edenler, Allah yasalarını ilga ederek kendi yasalarını onun yerine ikâme etmeye çalışan insan şeytanları da hep var olagelmiştir yeryüzünde. İşte Allah’la çatışan, Allah’la ve Allah yasalarıyla savaşa tutuşan bu tâğutların başlangıcı da o döneme dayanmaktadır. Şeytanî güçler, şeytanî fikirler, şeytanî sistemlerle Rahmânî güçlerin kavgası da o zamandan beri devam edip gelmektedir. Ve kıyâmete kadar da yeryüzünde bu mücâdele devam edecektir. Şeytan Allah’ın kendisine tanıdığı tevbe imkânını da kendisine kafa tutarak, delil getirerek, verdiği emrin beklentilerine uygunsuzluğunu ortaya koyarak aslında o güne kadar Allah’a değil de kendi arzularına kendi nefsinin isteklerine tapındığını ortaya koyunca bakın Rabbimiz şöyle buyurdu: