131. “Onlara bir iyilik geldiği zaman; "Bu bizden ötürüdür" derler, bir fenalığa uğrarlarsa da, Mûsâ ve onunla beraber olanların uğursuzluğuna verirlerdi. Bilin ki, kendilerinin uğradığı uğursuzluk Allah katındandır, fakat çoğu bunu bilmezler.” Başlarına bir iyilik geldiği zaman bu bizdendir diyorlardı. Bu bizim hakkımızdır, bu bizim hak ettiğimiz şeydir, biz buna lâyığız diyerek kendilerinin onu hak ettiklerini söylüyorlardı. Yâni işleri iyi gittiği zaman, karınları doyduğu, ekonomik yönden rahatladıkları zaman bunu kendilerinden, kendi tedbirlerinden, kendi bilgilerinden, kendi plan ve projelerinden biliyorlar. İşte biz böyle yaparız. İşte toplumun iktisadına ekonomisine biz böyle yön veririz. İste ekonomiye biz böyle hâkim oluruz. Baksanıza bizim dönemimizde ekonomiyi nasıl düzelttik? Biz yaparız, biz ederiz, biz kurarız. Eğer biz yapmasaydık, eğer biz tedbir almasaydık, eğer biz plan yapmasaydık, eğer bu barajları biz kurmasaydık, eğer bu fabrikaları biz inşa etmeseydik işiniz perişandı diyorlar. Biz alırken kazanırız diyorlar. Her şeye kendilerini etkin ve yetkin görüyorlar. İyilikleri kendilerinden görüyorlar. Halbuki bu adamların ne gökten yağmur indirmeye, ne de yerden bir tek nebat bitirmeye güçleri yeter. Ne az yağdığı zaman bu-na çare bulmaya ne de çok yağdığı zaman buna engel olmaya güçleri yetmemektedir. Ama buna rağmen bu âcizliklerine rağmen yine de tüm iyiliklerin kendilerinden olduğunu kendilerinin becerdiklerini söylüyorlar. Ama bir uğursuzluk, bir darlık, bir açlık ve sıkıntı gördükleri zaman, memleket gelişmediği zaman, ekonomi bozulduğu zaman da bunu Hz. Mûsâ’dan ve onun yolunun yolcusu müslümanlardan biliyorlardı. Müslümanlardan uçuklanıyorlardı. Allah’ın peygamberi Hz. Mûsâ ve beraberindeki müslümanlara uğursuzluk yorumluyorlardı. Hep bunlar yüzünden uğursuzluklara uğruyoruz. Bunların uğursuzlukları bize de bulaştı diyorlardı. Bunlar yüzünden bizler de mahvolduk di-yorlardı. Hep Mûsâ ve beraberindekiler yüzünden kötülükler başımıza geliyor derler. Eğer bu müslümanlar olmasaydı, eğer bu Allah elçileri ve onların yollarının yolcuları olmasaydı, eğer onlar bizi engellemeseydi, eğer onlar bizim eteklerimizden tutup engellemeselerdi, eğer onlar bizim yolumuza barikatlar koymasalardı bizler bugün dünyanın en Medenî ve en zengin ülkesi olacaktık derler. İyilikleri kendilerine, kötülükleri de müslümanlara yormaktadırlar. Evet bugün de durum aynen böyledir. Bir bozuk dönem geldi mi suç hep müslümanlarındır. Suçlu hep müslümanlardır. Hep onar bozdular, hep onlar geri bıraktılar bizi diyorlar. Kur’an için, sünnet için, namaz için, abdest için, ilim için, zikir için, tesbih için zaman ayırdılar da geri bıraktılar bizi. Hattâ şu anda müslümanlar bile bunu söy-lüyorlar. Bu adamlar Kur’an, sünnet diye diye bizim kafalarımızı bozdular, bizim düşünce yapılarımızı bozdular da onun için zengin olamadık diyorlar. Evet demiyorlar mı bugün bunları müslümanlara? Yıllardır demediler mi bunları müslümanlara? Geri kalmışlıklarının sebebini İslâm’da ve müslümanlarda görmediler mi? Bu yüzden de her fırsatta kendilerini geri bıraktıklarına inandıkları İslâm’ın kutsal değerlerini ayak altına almadılar mı? İslâm’ın tüm değerlerini yok etmek için ellerinden gelen her şeyi yapmadılar mı? Kâfirlerle kucaklaşamadıklarının suçunu faturasını hep müslümanlara kesmediler mi? Halkı müs-lüman olan ülkelerin az gelişmişliğini o halkların bir kitaba imanlarına bağlamadılar mı? Geri kalmışlığın sebebi olarak mahkum ettikleri Kuranın defterini dürebilmek için harf değişikliğinden tutun da ellerinden gelen her şeyi yapmadılar mı? Halbuki hemen hemen müslümanlar da Tanzimat Fermanından beri kitaplarıyla ilgilerini kesmişlerdir. Yıllardır müslümanlar kitaplarından habersiz kendi hevâ ve heveslerine bağlı bir hayat yaşamak zorunda bırakılmışlardır. Yâni takriben yüz yıldır hayatta ne Kur’an ve ne dinin kuralları geçerli olmadığı halde, dini hayatlarından kovdukları halde hani niye kalkınamadılar? Kur’an’ı hayattan kovup, dinin defterini dürüp, dinin etkinliğini bitirip, Allah yasalarını ilga edip yüz yıldır kendi yasalarını onun yerine hâkim kıldıkları halde hani nerede bu kalkınma? Şu anda bu toplumda kendi yasaları hâkim değil mi? Hani niye sürüngenler gibi sürünüyorlar? Hani engel gördükleri Kur’an’ın yasalarını ortadan kaldırdıkları halde niye birilerinin kapısında dilenciler? Niye özledikleri, tapındıkları, hayranı oldukları Avrupa’nın seviyesine çıkamıyorlar? Kim engelliyor şu anda bu adamları? Öyle değil mi? İslâm’ı, müslümanları sorgulayıp hep suçu onlarda göreceklerine biraz da kendilerini, kendi küfürlerini kendi şirklerini, kendi köleliklerini sorgulasalar olmaz mı? Bu izzetsizliklerinin, bu şerefsizliklerinin, bu dilenciliklerinin, bu köleliklerinin sebebini Allah’la irtibatlarını kesmelerinde, Allah’ın yasalarını reddetmelerinde, Allah’a ve Allah’ın sistemine karşı savaş açmalarında görseler ya. Kitaplarıyla ilgiyi kesmelerinde arasalar ya biraz da. Yâsîn sûresinde de Rabbimiz bu alçakların aynı şeyleri Allah’ın mürsellerine söylediklerini şöyle anlatıyordu: “Kasabalılar: "Doğrusu sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık; vazgeçmezseniz andolsun ki sizi taşlayacağız ve bizden size can yakıcı bir azab dokunacaktır" demişlerdi.” (Yâsîn 18) Evet Allah’ın elçilerine diyorlardı ki hep sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğruyoruz. Ey Allah’ın elçileri eğer sizler bu işlerinizden, bu yaşantılarınızdan, bu yollarınızdan, bu imanlarınızdan, bu dininizden vazgeçmezseniz o zaman sizi recm ederek katledeceğiz ve iyi bilin ki bizden, size çok büyük kötülükler azaplar dokunacaktır. Yâni dünkü kâfirlerin Allah elçilerine söylediklerini bugünkü kâfirler de günümüz müslümanlarına söylüyorlar. Eğer bu imanlarınızdan, bu kılık kıyafetlerinizden, bu Kur’an’dan, bu dinlerinizden vazgeçmezseniz sizi şöyle şöyle yapacağız diyorlar. Demek ki kâfirler hiç değişmemiş ve kıyâmete kadar imanla küfür arasındaki bu savaş sürüp gidecektir. Allah buyurur ki bakın: Hayır hayır, sizin tâiriniz Allah yanındadır. Sizin uğursuzluklarınız Allah katındadır. Sizin başınıza gelen bu belâlar, bu kıtlıklar, bu sıkıntılar Allah’tandır. Tüm bunlar Allah yasalarıdır. Allah yasalarının gereğidir. Yâni onları bu belâlara, bu iptilâlara maruz bırakan Allah’-tır. Ama insanların pek çoğu bunu bilmezler bunu anlayamazlar diyor Rabbimiz. Halbuki insanlar tüm hayatlarını, hayatlarında gerçekleşmiş tüm olayları, tüm başlarına gelenleri Allah’ın kitabına göre, Allah’ın yasalarına göre değerlendirmek zorundadırlar. Ama insanların çoğu bunu bilmezler. Allah’ın kitabından habersiz olan, Allah yasalarını bilmeyen bir toplum bu olayları nasıl değerlendirecektir? Allah yasalarını bilmeyen insanların bu olayları sıhhatli bir şekilde değerlendirip ibret alma imkânları da elbette olmayacaktır. Çünkü ellerinde bir kıstas yoktur. Başlarına bir şeyler gelir, bir kıtlık gelir, bir deprem gelir, bir sel felâketi gelir. Ama bunun Allah yasası olduğunu bilemeyen insanlar bütün bunları tabiata yükleyiverir. Efendim işte alçak basınçla yüksek basınç bilmem ne olmuş da işte bu olaylar oluvermiş deyiverirler. Hep yanlış değerlendirirler, yanlış yorumlarlar. Halbuki Allah diyor ki tâirinizin, uğursuzluklarınızın, başınıza gelenlerin sebebi sizlersiniz. Yâni bütün bu başınıza gelenleri sizler hak ettiniz. Yâni uğursuzluk içine düşmeyi, zillete mahkum olmayı, elin âlemin kapısında dilenci konumuna düşmeyi siz kendiniz istediniz. Allah yasalarını bırakıp, kulların yasalarını tercih ettiğiniz için, Al-lah’ın kitabını terk edip, kendi hevâ ve hevesleriniz istikâmetinde bur-nunuz doğrusuna gitmeniz sebebiyledir. Allah yasalarına kulak vermeden, devletin ve milletin mallarını haklı, haksız har vurup harman savurmanızdan dolayıdır. Haram yollarla kendi heveslerinizi tatmin etmek için bu milletin ekonomisini bozmanızdan dolayıdır. Evet eğer şu anda ekonominiz bozuksa bunun sebebi ne İslâm’dır ne de müslümanlardır, sizin kendi İsraflarınızdandır. Sizin kendi bozukluklarınızdan ötürü Allah’ın size gönderdiği şeylerdir bunlar. Çünkü güç ve kudret sahibi sadece Allah’tır. Evet Allah dönsünler diye, tevbe etsinler diye, kendilerine gel-sinler de Allah’a yalvarsınlar diye onlara belâlar, sıkıntılar gönderdi. Hiç değilse böyle bir durumdalarken bari yalvarıp yakarmalı değiller miydi? Ama gelin görün ki bunların taşlaşmış kalplerini bu belâlar ve musîbetler bile Allah döndüremedi. Kalpleri taş gibi kaskatı kesildi de amellerini şeytan kendilerine süslü gösterdi. Yada şeytan onlara bu gelenleri farklı biçimde yorumlattı. Meselâ Âd kavmi, Hûd kavmi, Lûd kavmi, Eykeliler Allah’ın kendilerine ibret alsınlar diye gönderdiği bu belâları tabiat kanunları olarak yorumladılar. Veya işte bunlar olağan şeylerdir. Daha önceki toplumlara da böyle şeyler gönderilmiştir dediler. Tıpkı şu anda bizim toplumun bu depremleri, bu felâketleri farklı yönde yorumlayıp onlardan ibret almaya yanaşmadıkları gibi. Şeytan ibret almalarını engelledi, amellerini, yaptıklarını onlara süslü gösterdi. Hayatlarından, durumlarından, amellerinden razı oldular. Ne var bizim hayatımızda? İşte kulluk budur! dediler. İşte İslâm budur! dediler. İşte şu anda bizler Allah’ın bizden istediği hayatın içindeyiz dediler. Bizler Allah’ın razı olduğu hayatı yaşıyoruz! dediler. Evet olayları saptıranlar, âyetlere ters düşenler diyorlar ki ne yaparsan yap, ne dersen de, ne getirirsen getir biz asla inanmayacağız.