157. “Yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları, okuyup yazması olmayan peygamber Muhammed'e uyanlara yazacağız. O peygamber, onlara, uygun olanı emreder ve fenalıktan men eder, temiz şeyleri helâl, murdar şeyleri haram kılar, onların ağır yüklerini indirir, zor tekliflerini hafifletir. Bu peygambere inanan, hürmet eden, yardım eden, onunla gönderilen nûra uyanlar yok mu? İşte onlar saadete erenlerdir. " dedi.” Evet onlar Ümmî olan Resule tâbi olup ona uyanlardır. Anasından doğduğu üzere olan veya Ümm’ül Kura olan Mekke’ye mensup olan veya son ümmet, ümmeti Muhammede mensup olan, okuma yazması olmayan bir peygambere tâbi olurlar. Ya da o zamânâ kadar kendilerine kitap verilmemiş olan ümmî bir topluma gönderilen elçiye tâbi olurlar. Onun içindir ki Yahudi ve Hıristiyanlar Mekke müşriklerine ümmî diyorlardı. Kendilerine kitap ve peygamber gönderilmeyen toplum deme adına onlara ümmî diyorlardı. İşte Rabbimizin affına mazhar olanlar bu ümmî peygambere tâbi olanlardır. Öyle bir ümmî ki: O peygamberi Yahudi ve Hristiyanlar yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı olarak bulurlar. Çünkü Rasulullah efendimizin, bu ümmî peygamberin sıfatları Tevrat ve İncil’de yazılı idi. Binaenaleyh Rab-bimiz Hz. Mûsâ (a.s)’a diyordu ki ey Mûsâ! Senin kavminden onun döneminde gelecek olanlar yanlarındaki Tevrat ve İncil’de hiç bir şüpheye düşmeyecekleri bir biçimde o ümmî peygamberin tüm sıfatlarını yazılı bulacaklar. Anlayabildiğimiz kadarıyla Rabbimiz Tevrat ve İncilin haber verdiği, iyiliğin kendisine ona ve onun ümmetine yazılacağı ümmî peygamberi haber veriyor. Ve bu âyetiyle Rabbimiz Yahudi ve Hıristiyanları kitaplarında vasıflarını buldukları ahir zaman Nebîsine imânâ dâvet ediyor. Bakara sûresinde de Rabbimiz bu hususu şöyle anlatıyordu: "Kendilerine kitap verilenler o peygamberi tanıyor-lardı, oğullarını tanıdıkları gibi. Ama onlardan bir grup bilir oldukları halde hakkı gizlerler." (Bakara 146) Evet Yahudi ve Hıristiyanların avuçlarının içini bildikleri kadar, ya da kendi öz çocuklarını tanıdıkları kadar tanıyıp bildikleri bu ümmî peygamberin sıfatlarını da Rabbimiz bakın şöyle anlatıyor: O peygamber onlara iyiliği, marufu emrediyor, güzel olanları emrediyor, Allah’ın emrettiklerini emrediyor ve aynı zamanda onları münkerden, kötülüklerden, küfürden ve şirkten men ediyor. Allah’ın rahmetinin gereği olan, aklın da, fıtratında güzel dediği şeyleri emrediyor ve Allah’ın gazabını celp edecek kötü ve pis şeylerden onları nehy ediyor. Ve onlara güzel olan şeyleri, Allah’ın güzel dediği şeyleri helâl kılıyor ve pis olan, pislik olan, kötü olan çirkin olan tiksindirici şeyleri de onlara haram kılıyor. Zaten Rabbimizin helâl dediği şeylerin tamamı güzeldir temizdir, ama Rabbimizin haram kıldıklarının tamamı da pistir necistir. Sûrenin önceki âyetlerinde bu hususu anlatmıştı Rabbimiz: “Ey Muhammed, de ki: "Allah'ın kulları için yarattığı ziynet ve temiz rızıkları haram kılan kimdir? "Bunlar, dünya hayatında inananlarındır, kıyâmet gününde de yalnız onlar içindir" de. Bilen kimseler için âyetlerimizi böylece uzun uzun açıklıyoruz.” (A’râf 32) Evet Allah’ın yeryüzünde helâl kıldığı tertemiz rızıkları ve ziynetleri kim haram kılıyormuş? Kimin yetkisi varmış buna? Halbuki haram-helâl sınırları belirleme yetkisi sadece Allah’a aittir. Gerek yenilip-içilecek cinsten olsun, gerekse giyilecek ve kullanılacak şey lerden olsun Allah’ın tertemiz rızıklarını ve ziynetlerini Allah’tan başka hiç bir kimse, hiç bir kurum haram kılamaz. Hiç kimse onları Allah’ın kullarına yasak edemezdi. Ama bir zamanlar İsrâil oğullarının kendilerine haram kıldıkları şeyleri Allah’ın son elçisi ümmetine helâl kılacaktı. Ve o peygamber onların yüklerini onlardan alıp indiriyor. Onların üzerlerinden yüklerini, ağırlıklarını kaldırıyor o peygamber. Onların altında ezildikleri ağır mükellefiyetlerini nesih ederek, külfetsiz kolaylık ve müsamaha üzere kurulu bir din getirecektir. Ve işte ey Mûsâ senin şu anda kavmin için istediğin rahmet ve bereket ancak o zaman yazılacak ve tamam olacaktır diyordu Rabbimiz. İsrâil oğullarının zaman içinde sofuluk iddiasıyla kendi kendilerine yükledikleri lüzumsuz yüklerin ve hurafelerin tümünü kaldırarak kolaylık üzere bina edilmiş bir din getirecek benim o ümmî elçim. İşte kim bu ümmî elçime iman eder, onu destekleyenler, ona müzâhir olanlar, ona yardım edenler ve onunla beraber indirilen nûra tâbi olanlar var ya; işte kurtuluşa felaha erenler, kurtuluşa erenler bunlardır. Evet ey Mûsâ sadece senin kavminden değil hangi kavimden, hangi milletten olursa olsun kim o ümmî peygamberime iman eder, onu düşmanlarına karşı müdafaa ederek ona yardımcı olursa ve de onunla birlikte indirilen nûra inanır, onunla beraber indirilen Kur’an’a tâbi olur, hayatını onunla düzenlemeye çalışırsa işte onlar hidâyete erenlerdir. Evet nûra yâni kitaba tâbi olmak demek, sadece ona inandım demek değildir. Sadece bu kitap benim kitabımdır ben bu kitaba inanıyorum demek de o kitabın âyetlerini okuyup ezberlemek de yetmeyecektir. O kitabın âyetlerini anlamak hayatı o kitabın âyetleriyle düzenlemek gerekecektir. Bu kitap benim kitabımdır, ben bu kitaba ina-nıyorum, benim kitabım var demek benin hayatımı kendisiyle düzenlediğim hayat programım var, ben hayatımı bununla düzenliyorum demektir. Evet kitaba uymak kitabı pratik hayatta yaşamak demektir. Burada âyet-i kerîmenin ifadesi istikâmetinde şu andaki ehl-i kitabı Allah’a ve peygamberlerine iman ettikleri iddiasıyla cennete postalama çabası içine girenlere ve de bize sadece Kur’an yeter, Kur’an’ın dışında bizim başka kaynağa ihtiyacımız yoktur diyerek dinin temel kaynaklarından biri olan peygamberi ve onun sünnetini diskalifiye etmek isteyen bizim ehl-i kitaba da diyorum ki: Bakın bu âyette de anlatıldığı gibi sadece kitaba iman yetmiyor. Sadece peygambere inanmak da yeterli olmuyor. Yâni bugün bir Yahudi, ya da bir Hıristiyan Allah’a iman ettiğini söylese bile Allah’ın gönderdiği son elçisine iman edip onunla birlikte gönderilen nûra yâni Kur’an’a tâbi olmadıkça ona asla müslüman denemez. Son kitaba ve son elçiye iman etmedikçe hiç bir kimsenin Allah’a iman ettiği ve teslim olduğu söylenemez. Hattâ bakın bu tür âyetlerden de anlıyoruz ki o dönemde bile yâni Hz. Mûsâ (a.s) ve Hz. Îsâ (a.s) dönemlerinde bile bu geleceği müjdelenen ümmî peygambere inanmayan bir Yahudi, bir Hıristiyan bile müslüman sayılmıyor. Çünkü Rabbimiz o peygamberler döneminde bile bu gelecek ahir zaman peygamberine iman etmeleri ona sahip çıkmaları ve ona yardımcı olmaları konusunda onlardan ahid alıyordu. O dönemde bile bu konuda ahid vermeyenler müslüman sayılmıyorken bugün bu son elçiye inanmayanları nasıl müslüman kabul edeceğiz? bunu anlamak gerçekten mümkün değildir. Öyleyse ne onlar, ne de bu ümmî peygambere tâbi olmayanlar bu ümmî peygamberi ve onunla birlikte gönderilen kitabı tanıdıkları halde, onlara iman ettiklerini dilleriyle söyledikleri halde ona tâbi olmayanlar, yâni hayatlarını bu kitapla ve bu peygamberin sünnetiyle düzenleyecek kadar kitapla ve sünnetle diyalog kurmayan insanların cennete gitmeleri mümkün olmayacaktır. Bakın âyet-i kerîmede Allah’ın rızasına hak kazanacak ve felaha kurtuluşa erecek insanların özellikleri anlatılırken şu şartlar ortaya konuyor: 1: Peygambere iman etmek. Peygamberin örnekliliğine ve her konuda onun gibi olmamız gerektiğine iman etmek. Allah’ın istediği kulluğu yaşayabilmek için adım adım kendisini takip etmek zorunda olduğumuza iman etmek. 2: Peygamberi desteklemek ve ona yardım etmek. Peygam-bere yardım onun misyonuna yardımdır. Peygambere yardım onun geliş gayesine yardımdır. Eğer onun vazifesini biz de vazife bilir, o-nun derdini biz de kendimize dert bilir, iş bilir, görev bilir ve o uğurda çırpınırsak işte o zaman biz peygambere yardım ediyoruz demektir. 3: Üçüncüsü de peygamberle gönderilen nûra yâni Kitaba uymak, kitaba tâbi olmak, hayatı onunla düzenlemeye çalışmaktır. İşte kim bunları yaparsa onlar felaha ermiş dünya ve âhirette kurtuluş yolunu bulmuş demektir.