163. “Ey Muhammed! Onlara deniz kıyısındaki kasabanın durumunu sor. Cumartesi yasaklarını tecavüz ediyorlardı. Cumartesileri balıklar sürüyle geliyor, başka günler gelmiyorlardı. Biz onları, yoldan çıkarmaları sebebiyle böylece deniyorduk.” Ey peygamberim! Onlara deniz kenarında, denize nazır, deniz nimetlerinden istifade eden bir liman kentinde oturanlardan da sor. Allah’ın yasalarını değiştiren, Allah’ın âyetlerini kendi naneleri istikâmetinde yorumlayan bu insanların başlarına neler gelmiş, yedikleri bu nanelerden sonra nasıl helâk olmuşlar sor onlara. Bu liman kentinin neresi olduğu konusunda çok çeşitli rivâyetler var. Ama anlayabildiğimiz kadarıyla Akabe körfeziyle Sina arasında bir bölgede yaşayan bir toplumdu bunlar. Bunlar cumartesi ile ilgili Allah’ın bir yasasını çiğniyorlardı. Cumartesi günü yasağına tecavüz ediyorlardı. Akın akın, ardı arkası kesilmeyecek biçimde balık geliyordu onlara cumartesi günü. Cumartesi günü geçtikten sonra da kendilerine hiç balık gelmiyordu. Allah diyor ki biz onları yoldan çıkarmak için böylece deniyorduk. Bu adamlar Rablerine dua edip haftanın bir gününün kendilerine tahsis edilmesini istiyorlar. Diyorlar ki Rabbimiz bize bir gün tahsis buyursun, biz o gün asla başka şeyle meşgul olmayıp sadece Rabbimize kulluk edelim. O gün başka hiç kimseye kulluk etmeyecekler, başka şeylerle meşgul olmayacaklar, kendilerini kitabi yönde, Allah’a kulluk yönünde yetiştirecekler, geliştireceklerdi. Bunların bu istekleri üzerine Rabbimiz kendilerine cuma gününü tahsis buyurur. Ama işi gücü tahrif olan bu toplum cumayı, cumartesiye değiştirirler. Yahudiler bunu cumartesiye, Hıristiyanlar da pazara değiştirdiler. Evet cumartesi günü hiç bir işle meşgul olmayacaklar ve sadece Rablerine kulluk edeceklerdi. Bu onların Rablerine verdikleri biz sözdü ve bir iman konusuydu. Ve kim hangi konuda bir iman gündeme getirmiş, bir iman iddiasında bulunmuşsa elbette ki o konuda kendisine bir denenme gelecektir. O konuda sağlam mı inanmış, cı-vık mı inanmış, samimi mi, gayri samimi mi bunu denemek üzere Rabbimiz ona mutlaka bir deneme gönderecektir. Hakkında iman iddiasında bulunduğumuz her konuda Rabbimiz mutlaka imkân yara tacak, fırsat verecek ve o konuda bizi deneyecektir. Meselâ bir adam eğer Allah bana bolca para verirse ben onu Allah yolunda infak edeceğim mi diyor? Bu konuda bir iman iddiasında mı bulunuyor? Rabbimiz mutlaka ona bir zaman bolca bir para gönderecek ve onun bu konudaki imanında sadık mı değil mi olduğunu deneyecektir. Veya meselâ bir kadın eğer Rabbim bana iyi bir çevre nasip etseydi ben mutlaka örtünürdüm mü diyor? Bu konuda bir iman iddiasında mı bulunuyor? Allah günün birinde mutlaka ona bu konuda fırsat gönderecek ve onun imanında sadâkatini deneyecektir. Veya meselâ bir adam eğer Rabbim bana bolca boş zaman verseydi ben mutlaka kitap ve sünneti tanımak üzere ciddi bir çalışmaya girerdim mi diyor? Allah ona mutlaka bolca boş zaman vere-cek ve onu deneyecektir. Çünkü ona bu konuda imkân verilmese sa-mimi mi değil mi olduğu açığa çıkarılmaz. Ama meselâ şu anda pek çok konuda iman iddiasında bulunuyoruz da Allah bize o konularda imkân ve fırsat vermiyorsa o zaman şu iki durumdan birisi söz konusudur. Ya önceden Rabbimiz o konularda bize imkân verdi, bizi denedi, denedi de biz hiç bir nane yemedik ve artık yeni fırsatları yarat-mıyor demektir. Ya da samimi olmadığımız için Allah bize fırsat gön-dermiyor demektir. Bu konuda kendimizi sorgulamak zorundayız. İşte İsrâil oğulları da Allah’tan böyle bir istekte bulunmuşlar, bir iman iddiasında bulunmuşlar Rabbimiz de onların bu imanlarında samimi mi değil mi oldukları denemek ve açığa çıkarmak üzere onlara söz verdikleri günde bolca balık gönderiyor. Yâni meselâ düşünün ki tam ezan okunduğu ve Rabbimizin bizi namaza çağırdığı bir dönemde dükkana müşteriler yağmaya başlıyor. Ondan önce hiç müşteri gelmezken tam o esnada müşteriler cıvıl, cıvıl oynaşmaya baş-lıyorlar. Veya meselâ Hudeybiye’de olduğu gibi ihramlıyken, avlanmaları yasakken müslümanların sahabenin ayaklarının altına yığınlarla av hayvanları gönderiliveriyor. Bakın Rabbimiz Mâide de onu şöyle anlatır: "Ey mü'minler! Allah gıyabında kendisinden korkanları açığa çıkarmak için sizi av gibi bir şeyle imtihan edecektir. (Bir av bolluğu ki isteyince) elleriniz de mızraklarınız da yetişebilecek. Ondan sonra kim de haddini aşarsa ona acıklı bir azap vardır." (Mâide: 94) Hudeybiye günü Allah sahâbe-i kirâmı da böyle bir imtihana tâbi tutmuştu. Sahabe ihramlıydı, bu durumda avlanma yasaktı kendilerine ve Allah bu esnada bolca av hayvanı göndermişti. Elleriyle yakalayabilecekleri, mızraklarıyla vurabilecekleri kadar av hayvanları onları yaklaştırılmış hattâ aralarında, ayaklarının altında dolaşmaya başlamışlardı. Niye yapmıştı Allah bunu? Gıyabında kim Allah’tan korkuyor, kim korkmuyor bunu denemek istemişti Rabbimiz. Bolca bir av hayvanı gelmişti ama müminler ihramlıydı. O durumda av avlamak şöyle dursun kişinin üzerindeki pireyi bile öldürmesi yasaktı. Yasağa karşı ne kadar dayanacaklardı? Bunu denemek istemişti Rabbimiz. İçki necistir bellidir. Kişinin ona karşı sabretmesi kolaydır ama tab'an necis olmayan, pis olmayan av hayvanı gibi şeran yenmesi helâl olan bir şeyi Allah geçici bir süre yasak kılıyordu. İşte böyle aslı helâl olan bir şey karşısında dayanabilmek gerçekten zordur. Müslümanlar hırslarını gıdıklayan, arzularını kamçılayan bir helâl karşısında, bir dünya nimeti karşısında ne derece saygı göstereceklerdi? İşte Allah’ın temizle pisi, korkanla korkmayanı ayırt edeceği bir imtihandı bu. Allah için mütedeyyin olanla dünya ve nefisleri için dindar olanların açığa çıkarılması için bir imtihandı bu. Allah bir dönem müslümanları da böyle bir imtihana tâbi tuttu, av hayvanlarını yakınlaştırdı onlara; ama müslümanlar başardılar bu imtihanı. Bugün de aynı imtihanlarla Rabbimiz bizi de imtihan eder. Meselâ bir para kasasının başına getiriverir bazen Rabbimiz bizi, elimizi uzatıverince alıverecek kadar paraların başına getirir ve dener Allah bizi. Bazen bizi öyle bir konuma öyle bir makama getirir ki Rab-bimiz orada binlerce insanın namusu bizim elimizin altındadır. İfta makamındasınız farz edin, öğretici konumundasınız farz edin sizden din öğrenmeye gelen pek çoğunu size yaklaştırıverir Allah da sizin o konudaki ağırlığınızı takvanızı ölçüverir. Gıyabında kendisinden korkup korkmadığınızı ortaya çıkarıverir. Veya bazen size, küçük küçük imkânlar verir. Meselâ belediyeler verir, muhtarlıklar verir ve sizi dener Allah. Buradaki ciddiyetinize samimiyetinize bakar da daha sonra size devlet idaresini teslim eder. Oralarda başaramamışsanız daha büyüklerini nasip etmez size. Evet Allah İsrâil oğullarına cumartesi günü bolca balık göndererek onları imtihana tâbi tutar. İsrâil oğulları kendilerine yasaklanan bir durumla karşı karşıyaydılar. Bakın böyle bir durumda bu adamlar içinde bulundukları duruma Yahudi’ce bir yorum getiriyorlar. tâbi böyle bir imtihan karşısında onların kulluğunu bitirmek üzere fırsat kollayan şeytan da onlara gelir ve vesvese vermeye başlar. Yasağa bir yorum getirerek onlar nazarında yasağı yumuşatmaya çalışır şeytan. Der ki: Cumartesi günü balık tutmanın yasaklığını da nereden çıkardınız? Cumartesi balık tutmayın demedi ki Allah size. Cumartesi balık yemeyin dedi. Cumartesi tutarsınız bu balıkları pazar günü yersiniz, pazartesi yersiniz olur biter dedi. şte bu şeytanın insanlara yaklaşma yöntemidir. Şeytan mü’-minlere böyle yaklaşır. Şeytan mü’minlere mü’minliklerini terk ettirmek üzere, açıktan açığa Allah’ın emirlerini çiğnemek üzere yaklaş-maz. Çünkü o zaman şeytanlığı anlaşılacak ve dinlenmeyecektir. Bunu çok iyi bilen şeytan onları küfre çağırmak yerine, kulluğu terk ettirmek yasaları çiğnetmek üzere yaklaşır. Fıtratı çok iyi biliyor alçak. Kâfir olun, dinden çıkın, Allah’ı red-dedin diyerek yaklaştığı zaman müminlerin kendisini dinlemeyeceklerini çok iyi bildiği için onlara böyle yaklaşmaz. Haramlara yorum getirerek, haramları mü’minler nazarında basitleştirerek yaklaşır. Hz. Adem’e ve Havva’ya da böyle yaklaşmıştı hain. Ey Adem ve ey Havva! Bu ağacın diğerlerinden bir farkı yoktur. Üstelik bu ağaçtan yerseniz bu size iki büyük fayda da sağlayacak, size hiç ölüm gelmeyecek ve sizler ikiniz iki melek olacaksınız diyerek yaklaşmış ve onları kulluktan çıkarmaya muvaffak olmuştu. Bakıyoruz şu anda da mü’minlere aynı yöntemle yaklaşıyor. Yahu bu fâizin yasaklığını da nereden çıkardınız? Halbuki Allah ribayı yasaklamıştır. Riba ayrıdır, fâiz ayrıdır diyerek, yasağa bir yorum getirerek bugün pek çok müslümanın nazarında haramın ciddiyetini gevşetmeye muvaffak olmuştur. Veya meselâ açıverin kızım başınızı. Açık gezenle kapalının bir farkı yoktur. Üstelik başınızı açarsanız bu size iki büyük fayda da sağlayacaktır. Okul bitireceksiniz, sosyal statüler kazanıp filan falan mevkilere gelip İslâm’a hizmet imkânı bulacaksınız vs, vs. diyerek yasağı müslümanların nazarında basitleştiriverdi. Bu konu İsrâil oğullarının Yahudileşme konusudur. Bu konu bizim için gerçekten çok önemlidir. Zaman zaman bizim karşımıza da bu tür imtihanlar çıkacaktır ve unutmayalım ki aynı şeytan bizi de vartaya düşürmeye ve imtihanı kaybettirmeye çalışacaktır. Meselâ karşımızda çok para kazanabileceğimiz bir iş var. Ama sonunda bizim haramlara düşmemiz ve Rabbimizin rızasını kaybetmemiz de söz konusudur. Bizi fâize veya harama düşürecek kârlı bir alışveriş veya İslâm’a göre bizim hakkımız olmayan ama düzenin hak tanıdığı bir miras paylaşımı veya dinimizin haram kıldığı çok karlı bir kredi imkânı vs. Veya işte görüyoruz İslâm’a hizmet edip dikkat çekenlerin üzerlerine kadın kız salıyorlar. Tıpkı Mekke’de imânâ yönelen kimseleri bu kararından vaz geçirmek için Nadır bin Harisin cilveli güzel fahişelerinden birini gönderip tüm cilvelerini kullanarak bu adamı İslâm’dan vaz geçir diyerek fahişelerinden birini onun üzerine saldığı gibi. Bunlar bizim ilgimizi çekmeyecek, imanlarımızı namuslarımızı tartmayacak kadar az olursa bunlardan sarfı nazar edebiliriz. Ama imanlarımızı namuslarımızı sarsacak miktarda oldu mu bütün bunlar yâni o İsrâil oğullarına geldiği gibi ardı arkası kesilmeyecek miktarda meselâ milyarlar noktasına ulaştığı zaman acaba nasıl davranıyoruz? Müslü-manca bir hayat yaşadığımız için bir kısım nimetlerden mahrum bırakılmamız karşısında ne diyoruz acaba? Keşke müslümanca bir hayat yaşamasaydık, bunun sonunda başımıza şunlar şunlar gelmiştir, şu şu haklarımız elimizden alınmıştır diyerek müslümanlığımızdan pişmanlık mı duyuyoruz? Veya meselâ Düzenin ve şeytanın karşımıza çıkardığı çok güzel bir fahişesi karşısında ne kadar dayanabiliyoruz? İşte görüyoruz, üstelik müslümanların liderliğine soyunmuş insanların bu kadınlar karşısında patır, patır döküldüklerini görüyoruz. Evet bu durumlarda nasıl davranıyoruz? Acaba dini, imanı, namusu, iffeti bir tarafa bırakarak tıpkı İsrâil oğulları gibi yamukluk yaparak, çeşitli kılıflar ve yorumlar bularak yasağı çiğnemeye mi çalışıyoruz yoksa imanımızla dimdik ayakta durmaya mı çalışıyoruz? Buna çok dikkat etmeliyiz. Şeytanın karşımıza diktiği menfaatler karşısında Yahudileşmemeye, imanlarımızdan tavizler vermeye çalışmalıyız. Bu konuyu Rabbimiz sûrenin evvelki bölümlerinde anlatmıştı. Haramlar-helâller konusunda bizi şeytanın adımlarına uymayın diye uyarmıştı. Haram ve helâl belirleme hakkının sadece Allah’a ait olduğu konusunda bizi sıkı, sıkı uyarmıştı. Evet İsrâil oğullarına da böyle yaklaştı Allah düşmanı. Zaten onlarda bu işe Yahudi’ce bir çözüm arıyorlardı Şeytan da onlara bu konuda yardımcı oldu. Bu manzara karşısında kasaba halkı iki gruba ayrılırlar. Bunlardan bir grup Allah’a daha önce verdikleri sözlerini unutup yasağı çiğneyerek balık tutmaya koşar. Şeytanın yorumları istikâmetinde balıkları cumartesi günü tutup kazdıkları kanallara, çukurlara düşürürler ve ertesi günü de onları tutmaya başlarlar. Böylece güya Allah’ın yasağını da çiğnememiş sayarlar kendilerini. Düpedüz Allah’ı kandırmaya çalışırlar. Müslümanlarda görüyoruz bu Yahudileşme ve Allah’ı kandırma eylemlerini. Meselâ bir adam ölüyor, onun namaz borcunu, yemin borcunu filan hesap ediyorlar, üç beş fakiri çağırıyorlar ve o ölen kişi adına onların ellerine milyonları veriyorlar ve geri alıyorlar, öleni affettirmeye çalışıyorlar. Bu düpedüz Allah’ı kandırmaya ve Onunla alay etmeye çalışmadan başka bir şey değildir. Veya fakirlere güya zekât veriyorlar ve sonra da onların ellerinden alıp filan ya da falan müesseselere intikal ettiriyorlar. Bunlar Allah’a, Allah’ın diniyle alaydan başka bir şey değildir. Yahudi’ce Allah’ın yasalarını değiştirmeden başka bir şey değildir Allah korusun. Evet İsrâil oğullarından bir grup böyle yaptılar. Aynı toplumun içinde ikinci grup da: Yahu ne yapıyorsunuz siz? Hani cumartesi günü iş yapmayacağınıza dair Allah’a söz vermiştiniz! Yapmayın! Etmeyin! Bu yaptığınız yanlıştır! Allah’ın yasalarını çiğniyorsunuz! Allah’a verdiğiniz sözlerinizi bozuyorsunuz! Üzerinize azap yağacak, gazap gelecek! diyerek günaha giden insanları uyarmaya çalışanlar. Yâni müs-lümanlık özelliklerini koruyarak günahkârlarla mücâdeleye tutuşan, Allah’ın hukukunu korumaya çalışan, Allah’ın istediği biçimde emr-i bi’l ma’ruf ve nehy-i ani’l münker görevlerini yerine getirenler. Evet başlangıçta kasaba halkı böyle iki guruba ayrılıverdi. Bir süre bu iki grup arasında çatışma devam etti. Hattâ rivâyetlere göre bu ikinci müslüman grup onların işledikleri bu nanelerden ötürü Allah’ın gazabından korktukları için kendi evleriyle bu günahkârların evleri arasına bir set bile çekerek korunmaya çalıştılar. Ama zaman uzayınca ve günaha gidenler uyaranları dinle-mez hale gelince bu uyaranlar da kendi aralarında ikiye ayrılıverdiler. Bir grup diyordu ki: Bizim vazifemiz bitmiştir artık! Elli kere uyardık, yüz kere uyardık bunların adam olmaları geçmiştir artık! Allah bunların kalplerine mührünü basmış, bunlar kesinlikle adam olmayacaklar diyerek evlerine çekiliverenler. Öteki grup da baştaki heyecanlarından hiç bir şey kaybetmeden günaha gidenleri uyarmaya devam edenler. Böylece kaç grup oldu? Üç grup oldular. 1: Günah işleyenler. Allah’a verdikleri sözü bozup yasağı çiğneyenler. 2: Kendileri günah işlemeyen, ama başkalarını da uyarmaktan vazgeçip bizim vazifemiz bitmiştir artık diyerek evlerine çekiliverenler. Biz peygamber miyiz ki ümmet kayıracağız? diyerek günahkârlar karşısında sessiz kalıp evlerine çekiliverenler. Günaha gidenlerin yanlışta olduklarını bilen, kendileri onlar gibi günah işlemeyen ama ya bu günahkârlardan çekindiklerinden ya da nasıl olsa onlar bizi dinlemi-yorlar diyerek bu konuda onları yarmaktan vazgeçiverenler. 3: Ne pahasına olursa olsun günahkârlara engel olmaya onları uyarmaya devam edenler. Yapmayın! Etmeyin! Haramdır! Günahtır! diye çırpınmaya devam edenler. Hattâ bakın bu bizim vazifemiz bitmiştir, peygamber miyiz ki ümmet kayıracağız? Diyerek evlerine çekiliveren grup, o günahkârları uyarmaya devam edenlere şöyle diyor-lar: