A'râf Suresine Dön

A'râfالأعراف

167. Ayet

167A'râf Suresi

وَاِذْ تَاَذَّنَ رَبُّكَ لَيَبْعَثَنَّ عَلَيْهِمْ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ مَنْ يَسُومُهُمْ سُٓوءَ الْعَذَابِۜ اِنَّ رَبَّكَ لَسَر۪يعُ الْعِقَابِۚ وَاِنَّهُ لَغَفُورٌ رَح۪يمٌ

O zaman Rabbin, kıyamete kadar onlara işkencenin en kötüsünü reva görecek birilerini göndereceğini/musallat edeceğini bildirdi. Şüphesiz ki Rabbinin cezalandırması pek çabuktur. Şüphesiz ki O, (günahları bağışlayan, örten ve günahların kötü akıbetinden kulu koruyan) Ğafûr ve (kullarına karşı merhametli olan) Rahîm’dir.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

167. “Rabbin, kıyâmet gününe kadar, onları, kötü azaba uğratacak kimseleri üzerlerine göndereceğini bildirmişti. Doğrusu Rabbin, cezayı çabuk verir. Doğrusu O bağışlar ve merhamet eder.” Evet Allah yasalarını tanımaya onlarla hayatlarını düzenlemeye yanaşmayan insanlara kıyâmete kadar Rabbimiz kendilerine azapların en kötüsünü tattıracak kimseleri Mûsâllat edeceğini, kıyâmete kadar onların üzerlerine bu tip insanları göndereceğini haber veriyor. Allah’la çatışmaya giren insanlar kim olurlarsa olsunlar, ne olurlarsa olsunlar, ister Yahudi olsunlar, ister Hıristiyan, isterse müslüman olsunlar fark etmez aynı duruma düşmüş insanlara Rabbimiz azabın en kötüsünü reva görecek kimseleri musallat edecektir. Onlara zulmedecek, onları ezecek, onlara haddini bildirecek, onların burunlarını sürtecek kimseler gönderecektir Rabbimiz. Evet diyor ki Rabbimiz hani Rabbin ilân etmişti. Her an da ilân edilmektedir. Zaten bu âyetler bu yasalar Kur’an içinde gelmekle kıyâmete kadar bunu tüm insanlığa Rabbimizin ilân buyurduğu anlaşılmaktadır. Ama elbette ki ancak bu kitabı okuyanlar, bu kitapla ilgi kuranlar bu ilândan haberdar olabileceklerdir. Değilse Allah’ın bu son kitabından habersiz yaşayanlar bu ilândan mahrum olacaklardır. Kıyâmete kadar o kötülere, o kitaplarının emirlerini yerine getirmeyen, kitaplarındaki Allah yasalarını değiştiren, Allah yasalarını çiğneyen insanlara kötüleri Mûsâllat kılacağım diyor Rabbimiz. Hem de tekid üstüne tekidle haber veriyor bunu. Âyet-i kerîmedeki lam da, nun da birer tekid ifadesidir. İnsanların bu konuya dikkatleri çekilsin diye Rabbimiz yemin ve tekidlerle bu konuyu ortaya koyuyor. Rabbimiz bu ifadelerle buyuruyor ki; ey insanlar kesinlikle bilesiniz ki bu yasalardan kurtuluş yoktur. Hiç bir güç, hiç bir kuvvet Allah’ın bu yasalarına engel olamaz. Kıyâmete kadar Allah’ın bu yasaları geçerlidir. Allah’a karşı gelenlere, Allah’ın göndereceği bu kullar, onlara azapların en kötüsünü peyleyecek ve onlardan intikam alacaktır. İşte bu Yahudilerin tarihleri gözümüzün önündedir. Hz. Süleyman ve Dâvûd (a.s) dan sonra hemen hemen tüm tarihleri yıkımla geçmiştir. Tarihin her bir döneminde bunların üzerlerine bu acı azabın insanlar eliyle geldiği görüyoruz. Bu adamlar önce İsrâil oğulları, Yakup çocukları olma özelliklerini kaybetmişler, Allah’ın şerefli kulları olma şerefini yitirmişler. Her bir dönemde Allah da onların başlarına birilerini Mûsâllat etmiş ve sürekli aşağılanmaya ve rezil bir hayat ya-şamaya mahkum etmiştir onları. Bazen müslümanlar eliyle Rabbimiz onlar üzerinde bu yasayı gerçekleştirmiş, bazen da başkaları eliyle bu yasanın onlar üzerinde gerçekleşmesini sağlamıştır. Her asırda bunlara ayrı bir devleti Mûsâllat etmiş, kimi zaman kılıçtan geçirilmişler, kimi zaman sürgüne maruz kalmışlar, kimi zaman zillet ve meskeneti yudumlamışlar. Bir dönem Buhtunnasırı, bir dönem Babil kralını, başka bir dönem Romalıları, başka bir dönem İranı onlara Mûsâllat etmiş tarih boyunca hiç bir zaman rahat bir nefes alma imkânı bulamamışlardır. Şu anda da başka bir belâyı bekliyorlar ve asla oturdukları yerlerde rahat değiller. Güya Filistin’de galip gibi görünseler de iğneli döşeklerde yatıp kalmaktadırlar. Evlerinin altı köstebek yuvası gibi dehlizlerle doludur. Günün birinde kanlarını emdikleri kemiklerini kırdıkları insanlar üzerlerine yürüyecek de kaçacağız diye uyku durak bilmeden bir hayat yaşamak zorunda kalacaklar. Elbette Allah’la çatışma içine giren bir toplumun âkıbeti böyle olacaktı. Bakın Rabbimiz En’âm sûresinde de şöyle buyuruyordu: “Bunun gibi, her kasabanın bir takım ileri gelenlerini orada hile yapan suçlular kıldık. Oysa yalnız kendilerine hile yaparlar da farkına varmazlar.” (En’âm 123) İşte böylece biz her bir karye, her bir kasaba her bir şehir ve her bir kent için o şehrin mücrimlerini yarattık. Her bir şehre mücrimlerin büyüklerini egemen kıldık. Her memleketin ekabirlerini mücrimlerden kıldık. Her bir beldenin ileri gelenlerini zulmedenler kılarız. Orada hile yapıp dümenlerle kirli işler çevirsinler diye. Her bir belde de kendilerinde renk gören, kendilerini bir nane zanneden, ben de biz de biliriz! Biz de yaparız! Bizimde fikrimiz var! Bizim de egemenliğimiz var! Egemenlik bizdedir! Hâkimiyet bizdedir! Biz istediğimizi yaparız! diyen azgınları kelek kesenler kılarız. Orada tuzak kursunlar diye, orada insanlara zulmetsinler diye, onlara zarar versinler diye, onları taciz etsinler diye müsaade ettik onlara diyor Rabbimiz. Garip değil mi? Bugün tüm köylerde, tüm kasabalarda, tüm şehirlerde, tüm yerleşim birimlerinde bu tür mücrimleri görürsünüz. Demek ki bunları egemen konuma getiren, onlara bu imkânı veren de yine Allah’tır. Onların suçluluklarını, onların tüm zulüm ve yolsuzluklarını onaylayan da Allah’tır. Allah bunlara dokunmuyor ki böylece bu mücrimler diğer insanlar içim bir imtihan konusu, bir denenme vesilesi olsunlar. Böylece anlıyoruz ki hem bu mücrimler hem de onların zulümlerine maruz kalan diğer insanlar imtihan edilmektedirler. Ama âyetin ifadesiyle söyleyelim. Hem bu Allah’ın kendilerine imkân verip güçlü konuma getirdiği mücrimler, hem de onların zulümlerini sineye çekmiş, onların zulümlerini bertaraf etmeyi hatırlarından bile geçiremeyecek kadar onlara boyun bükmüş zavallı insanlar her iki taraf da kendi kuyularını kazıyorlar. Her iki taraf da kendilerine tuzak hazırlıyorlar. Her iki taraf da kendilerine yazık ediyorlar. Her iki taraf da kendilerine zarar veriyorlar, zulmediyorlar. Her iki tarafta sonunda kendilerine ediyorlar ama bunu bilmiyorlar. Zulmeden zâlimler de zâlimlerin zulümlerine boyun büküp bunu sineye çeken mazlumlar da kendi kendilerine zulmediyorlar. Ama şuurları da olmadığı için bunu anlayamıyorlar. Öyle değil mi? Bir memleket insanı Allah’tan, Allah’ın kitabından, Allah’ın elçisinden ve Allah’ın kendileri için gönderdiği hayat programından uzaklaşarak zâlim durumuna gelirlerse elbette Cenâb-ı Hak zulme hak kazanan bu insanlara bu zâlimleri görevlendirir. Düşünün ki filan adam Konya’da insanlara zulmediyor, insanların haklarını gasp ediyor, nefes aldırmıyor, yoldan geçirtmiyor. Peki nedenmiş bu? Neden var o adamlar? Neden zulmedebiliyor bu adamlar bu insanlara? Zira bu insanlar onları büyük görüyorlar da ondan. Onları takmayıverseler, onları saymayıverseler onların üzerlerinde en küçük tasallutları olmayacak. Ama berikiler onları adam yerine koydukları için hattâ adam yerine koymaktan da öte onları yasa koyucu tanrılar bilip Allah’ı ikinci plana attıkları için Allah da onları bunlara mûsâllat etmektedir. Hani Rasûlullah’a ait olduğunu söyledikleri bir hadis vardı. Zâlim Allah’ın kılıcıdır, Allah onun vasıtasıyla kullarından intikam alır. Ama sonunda iş kılıcın yâni zâlimin kendisine gelir ve bizzat Allah da ondan intikam alır. Bilhassa şirk sistemlerinde, ülkelerinde Allah’ın hâkimiyetini reddedip, Allah’ın kanunlarını reddedip Allah’tan başkalarının kanunlarını yasallaştıran ve bu tanrılara kulluk etmeye çalışan tüm demokratik ülkelerde onların büyüklerini, mücrimlerden kılıyor Rabbimiz. Allah’ı hayatlarından kovmaya çalışan bu ülke insanlarının başına bu tür zâlimleri mûsâllat ediyor. Şirk toplumlarının vaz geçilmez özelliğidir bu. Allah’ın hâkim olmadığı devletlerinin en üst kademelerinde bu tür mücrimler vardır. Hep zâlim insanlardır onların reisleri. Çalan, çır-pan, soyan, sömüren, zulmeden insan tipleridir onların tepelerindekiler. Ama hem bu adamlar hem de bu tür insanlara egemenlik hakkı tanıyarak onları tanrılaştıranlar zavallı insanlar kendi kendilerine tuzak kurmaktadırlar diyor Rabbimiz. Evet Allah böyle insanlardan intikamını alacak zâlimleri onlara mûsâllat eder. İşte tıpkı İsrâil oğulları gibi, hayatlarından Allah’ın sistemini kovup başkalarının yasalarını uygulayan şu bizim toplumun derbederliğinin sebebi de budur. Yahudilerin durumu budur. Tarihte kendilerine pek çok peygamberler gönderilmiş, pek çok kitaplar gönderilmişti. Allah’ın hak ki-tapları Tevrat, Zebur ve İncil hep bu topluma gönderilmişti. Allah ısrarla her bir dönemde kendilerini sürekli uyarmıştı. Ama bu toplum peygamber bilgisine, vahiy bilgisine, kitap bilgisine sahip oldukları halde kendilerine gönderilmiş kitapları hep arkalarına atmış, Allah’ı unutmuş, Allah’ın gönderdiği peygamberleri yalanlamış veya şehid etmiş hep böyle bir karakter sergilemişlerdi. Ellerinde kitapları olmasına rağmen kitapla ilgisiz bir hayat yaşamayı yeğlediklerinden dolayı, karakterlerinin bozukluğundan ötürü, bilhassa kölelik psikozuna düşmeleri sebebiyle hayatları boyunca böyle rezil, zelil ve köle bir hayat yaşamak bunların vazgeçilmez kaderleri olmuştu. Burada hemen bu sünnetullahtan hareketle şunu söylemek isterim: Hemen hemen bugün tıpkı İsrâil oğullarının karakterini sergileyen İslâm ümmeti de ellerinde Allah’ın kendilerine gönderdiği Kur’an olduğu halde, önlerinde şanlı bir Nebînin hayat düsturları durduğu halde kitabı ve peygamberlerini bir tarafa bırakıp şeytanların uydurduğu sihirlere, demokrasi gibi beşerî sitemlere bel bağlayıp onunla uyuşturabilmek içinde kitaplarını kendilerine göre yorumlama bedbahtlığına düşen, peygamberin yolunu sünnetini öldürerek, onun günlük hayattaki örnekliliğini bitirerek, onunla ilgilenmeyerek ilgisizlikleri sebebiyle peygamberlerini öldüren bugünkü İslâm ümmetinin de aynen onların durumuna düşeceğini, düştüğünü anlatıyor Rabbimiz bu âyetlerinde. İşte İsrâil oğulları ve işte İsmail oğulları. Ne farkımız kalmış bunlardan? Onlar kitaplarını arkalarına atmışlar, onlar peygamberle ilgilenmemişler, hayat programlarını kitaba peygambere sormamışlar, kitaba ve peygambere rağmen farklı bir hayat yaşamışlar ve sonunda rezil bir hayatın adamı olmuşlar. Kitabım Kur’an, peygamberim Hz. Muhammed (a.s) diyen İslâm ümmeti de eğer bugün kitabı ve peygamberi tanımadan bir hayat yaşamaya devam ederse onların da aynı âkıbete düşmeleri kaçınılmazdır. Bakın bundan sonraki âyet-i kerîmesinde Rabbimiz Yahudilerin hayatlarındaki bu çözülmenin ulaştığı zirve noktasını da şöyle anlatıyor.