169. “Artlarından yerlerine gelen bir takım kötüler, kitaba mirasçı oldular. "Biz nasıl olsa affedileceğiz" diyerek kitabın hükümlerini değiştirme karşılığı bu değersiz dünyanın mallarını alırlar: Yine ona benzer geçici bir şey kendilerine gelince onu da kabul ederlerdi. Onlardan, Allah'a karşı ancak gerçeği söyleyeceklerine dair Kitab üzerine söz alınmamış mıydı? Kitapta onları okumamışlar mıydı? Allah'a karşı gelmekten sakınanlar için, âhiret yurdu daha hayırlıdır.” Bunlardan sonra onların yerlerine, onlardan daha kötülerini vâris kıldık. Bunlar kendilerinden öncekilerin yerine kitaba vâris oldular. Ama buradaki “arkada kalanlar” ifadesi sadece onlardan sonra gelenler anlamına değil aynı zamanda geride kalan, gerileyen, gittikçe gerileyen bir topluluk haline geldiler ve bu durumda onlar kitaba vâris oldular anlamınadır. Onlar tıpkı kendilerinden öncekiler gibi kitap ehliydiler, hayatlarını düzenleyebilecekleri müracaat edebilecekleri el-lerinde kitapları vardı. Kitabı biliyorlardı, kitabı tanıyorlardı, kitabı okuyorlardı. Ellerindeki kitabın varlık gayesini, fonksiyonunu bildikleri halde kitaplarını arkalarına attılar. Ellerindeki kitabı bir kenara bıraktılar. Biz nasıl olsa affedileceğiz diyerek kitabın hükümlerini değiştirdiler ve kitaplarıyla ilgiyi alâkayı kestiler. Çok kötü bir konumda olmalarına rağmen Allah’ın rahmetine bel bağladılar. Halbuki ancak müslümanca bir hayat yaşayan insanların Allah’ın rahmetine ümit bağlamaları mümkündür. Böyle insanların rahmete bel bağlamaları caizdir. Kitaplarını okuyorlar, kitabın emirlerini yaşamaya çalışıyorlar, peygamberlerinin sünnetiyle ilgi kurup onu an-lamaya ve yaşamaya çalışıyorlarken ufak tefek kusurları konusunda Allah’ın rahmetine bel bağlamaları şer’idir. Ama bir topluluk düşünün ki kitaplarından habersiz yaşıyor, kitaplarıyla ilgiyi kesmişler, kitaplarının içindekilerle amel etmeye çalış-mıyor, Allah’ın sınırlarını çiğneyerek elde edeceklerini elde etmeye çalışıyor ve de diyor ki nasıl olsa bizler müslümanız ve bize mağfiret edilecektir, nasıl olsa bizler müslüman bir babadan ve anadan doğduk Allah bize elbette mağfiret edecektir diyor. İşte bu gerçekten çok kötü bir durumdur. Hem kitaplarını arkalarına atıyorlar hem de Allah’ın mağfiretini umuyorlar. Kitabın arkaya atılması demek kitabın önüne başka şeylerin geçirilmesi demektir. Kitabın önüne başkalarının kitaplarını veya kendi düşüncelerini, şahsî kanaatlerini onun önüne almak anlamına gelmektedir. Ya da kitaptan yüz çevirmek, kitapla ilgiyi alâkayı kesmek, hayat programını kitaba danışmadan hazırlamak, böyle bir kitap var mı yok mu bundan habersiz yaşamak anlamına gelmektedir. Kitabın emirlerine ve yasaklarına karşı kayıtsız, vurdum duymaz bir hava içine girmek, kitabı ona ihtiyaç duyulmadığı için arkaya almak ve onu kendisine az bakılacak bir konuma getirmek demektir. Veya kitaba, onu sonra okuruz! Hele önce şunları, şunları bir okuyalım da ondan sonra sıra ona gelsin diyerek, onu ikinci, üçüncü plana atmak demektir. Evet kitaplarını arkalaya attılar, kitaplarıyla ilgiyi alâkayı kestiler, kitaplarının emirlerini değiştirdiler. Peki niye yapmışlar bunu? Şu edna, şu deni, şu alçak dünyanın geçici menfaatlerine meyledip yapıştılar da ondan. Şu Allah katında sineğin kanadı kadar değeri olmayan, sadece imtihan için yaratılmış olan dünyayı kıble edindiler. Dünyayı ve dünyalık şeyleri kazanmayı hedef bildiler. Onsuz olmaz dediler. Tüm zamanlarını tüm mesailerini onu kazanmaya teksif ettiler. Tüm plan ve programlarını onun adına yaptılar, dünyayı cennetleştirme ya da cennetlerini dünyada arama cinnetine kapıldılar da kitaplarına ayıracak zamanları kalmadı. Dünya onların gözünde o kadar değerliydi ki onun yanında değersiz olan kitapla ilgilenmeye zamanları kalmadı. Kitaplarından habersiz yaşadıkları için, ya da kitaplarından haberdar oldukları halde, kitaplarının farkına vardıkları halde yine de haram helâl demeden ne geliyorsa onu almaya çalışıyorlardı. Peki acaba bu adamlar kitaplarını arkalarına atarlarken, kitaplarının hükümlerini değiştirip kendi hevâ ve heveslerine göre hareket ederlerken bu cesareti nereden almışlar? Nasıl olsa bizler affedileceğiz diye düşünüyorlarmış. Durumlarından, gidişlerinden mutmain oluyorlarmış. Bizim şu anda yaşadığımız hayat Allah’ın istediği hayattır. Bizler cennetin ta ortasına lâyık insanlarız diyorlarmış. Allah kerim be! Allah ğafururrahimdir! diyerek kendi kendilerini affetmeye, kendi kendilerine bir kuruntuya kapılmaya çalışıyorlarmış. Kendilerine cennetin sahibi tarafından böyle bir garanti verilmediği halde Allah bizi koymayacak da cennetine sığırları mı koyacak? diyerek garanti veriyorlarmış. Allah nasıl olsa bizi affedecektir diyerek Allah’ı şartlandırmaya ve Allah’a akıl vermeye çalışıyorlarmış. Böyle iken onlara bunun gibi bir dünya metaı, bir dünya menfaati, bir haksız para, bir rüşvet sunulsa onu da alırlar. Rablerinin kitabıyla ilgileri olmadığı için, hayatlarını, hayata bakışlarını, mala bakışlarını kitap kaynaklı sünnet kaynaklı yapmadıkları için bu adamlar hayata karşı, mala karşı o kadar hırslılar ki ona ulaşmak için haram helâl tanımadan her yolu meşru görmektedirler. Allah’ın Resûlü bir hadislerinde insan oğlunun bir vadi dolusu malı olsa bununla yetinmeyip ikincisini ister, onun gözünü ancak torak doyurur hadisi bunu anlatmaktadır her halde. Ama Allah’ın kitabını tanıyan, Allah’ın kitabı vasıtasıyla bu dünyanın mânâsını anlayan bir müslüman asla böyle değildir. O tüm plan ve programını âhiret hesabına bina eden bunun için çırpınan insandır. Dünyada Allah’ın kendisinden istediği kulluğu icra edebil-mesi için kendisine lâzım olan kadarıyla dünyalıkla yetinip gerisiyle ilgilenmeyen kimsedir mü’min. Dünyayla ilgileneceğim diye kitabıyla diyalogunu koparan, dünyası için âhiretini satan kişi değildir mü’min. Ama bunlar öyle yapmıyorlardı. Kitaplarını gözden geçirmişler, kitaplarının farkına varmışlar ama yine de haram helâl dinlemeden gelen her şeyi almaya çalışıyorlardı. Evet kitabımızda fâiz haramdır ama günümüzde başka çaresi kalmamıştır diyerek, helâlin peşine düşmeden içinde bulunduğu şartları değiştirmeye yönelmeden ne yapalım bu devirde başkası mümkün değildir diyerek harama yönelmekteydiler. Eğer bugün müslümanlar da tıpkı bu Yahudiler gibi kitaba vâris oldukları halde, bizim de kitabımız var, bizler de kitaplıyız dedikleri halde kitaplarını bir kenara bırakırlar, kitaplarının kendilerine belirlediği kıblelerini değiştirirler, Allah’ın rızasını ve âhiret hesabını unutarak alçak dünyanın geçici menfaatlerine, yarına intikal etmeyecek mallarına mülklerine yapışıp kalırlar ve koskoca bir ömrü bunun için harcamaya kalkışırlarsa ve de nasıl olsa Allah kerimdir bizi affedecektir mantığına kapılırlarsa Allah korusun o zaman onların da Yahudilerden hiç bir farkları kalmayacak demektir. Üstelik: Bu adamlardan kitapları konusunda mîsâk da alınmamış mıydı? Daha önce kendilerinden kitabın mîsâkını almamış mıydık? Allah’a karşı haktan başka hiç bir şey söylememeleri konusunda kitapla onlardan mîsâk alınmamış mıydı? Hani onlar sadece hak söyleyeceklerdi. Hani Allah’tan gelen hakla, Allah’ın gönderdiği hukukla amel edeceklerdi. Hani Allah’tan gelenin dışında hak ve hukuk kabul etmeyeceklerdi. Hani onlar sadece kitaba göre hareket edeceklerine kitabın dışına çıkmayacaklarına dair Allah’a söz vermişlerdi. Ben mü’-minim derlerken, ben de iman ettim derlerken, kelime-i şehadeti ve tevhidi söylerlerken hani bu konuda ahitte bulunmuşlardı. Biz müs-lüman olduk, biz iradelerimizi Allah’a teslim ettik, biz Allah’ın seçimini, kendimiz için seçim kabul ettik, boyunlarımızdaki kulluk ipinin ucunu Allah’a teslim ettik, artık O bizi ne tarafa çekerse biz o tarafa gideceğiz, O bizim adımıza nasıl bir hayat programı belirlerse biz onu yapacak ve yaşayacağız diyerek kitapla Allah’a söz vermemişler miydi? Üstelik de: Bu adamlar kitabın dersini de biliyorlardı. Kitabın dirasetin-den, kitabın içindeki Allah’ın emir ve yasaklarından da haberdardılar. Allah’ın kitabı kendilerine duyuruluyordu. Kitaba yabancı değillerdi. Ama buna rağmen kitapla tanışık olmalarına rağmen, kitaplarının kendilerinden nasıl bir hayat programı istediğini bildikleri halde, kitaplarını her gün okudukları halde yine de bu adamlar değişmiyorlar. Kitap kendilerini ha uyarmış ha uyarmamış fark etmez; yaşıyorlar. Kitap ne derse desin onlar yine bildiklerini okumaya devam ediyorlar. Bildikleri, tanıdıkları, duydukları, okudukları kitabın âyetleri onların hayatlarını değiştirmiyor. Kitaba rağmen kendilerine hayat programı yapıyorlar, kitabın uyarılarına rağmen yine dünyanın peşine takılıp dünyalık menfaatler kazanacağız diye bir ömür çırpınıp duruyorlar. Ama unutmayın ki: Muttakiler için, Allah’la yol bulanlar için, yollarını Allah’a, Allah’ın kitabına ve Onun elçisine sorarak bulan ve Allah’ın istediği gibi bir hayat yaşayanlar için elbette âhiret yurdu çok daha hayırlı çok daha güzeldir. Bunu akıl etmiyor musunuz? Hâlâ bunu anlamayacak ve akıllanmayacak mısınız? hâlâ akıllarınızı kullanmayacak mısınız?