A'râf Suresine Dön

A'râfالأعراف

17. Ayet

17A'râf Suresi

ثُمَّ لَاٰتِيَنَّهُمْ مِنْ بَيْنِ اَيْد۪يهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ وَعَنْ اَيْمَانِهِمْ وَعَنْ شَمَٓائِلِهِمْۜ وَلَا تَجِدُ اَكْثَرَهُمْ شَاكِر۪ينَ

“Sonra kesinlikle onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Çoğunu şükredici bulamayacaksın.”

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

16,17. "Beni azdırdığın için, andolsun ki, Senin doğru yolun üzerinde onlara karşı duracağım. Sonra önlerinden, artlarından, sağ ve sollarından onlara sokulacağım; çoğunu Sana şükreder bulamayacaksın" dedi.” Madem ki sen beni azdırdın, madem ki sen beni saptırdın, benim sapmama imkân hazırladın, öyleyse ben de senin beni saptırmana karşılık, senin dosdoğru yolunun üzerinde kendileri sebebiyle saptırıldığım kullarına karşılık duracağım. İbni Abbas efendimiz buradaki “Ağveyteni” ifadesini “kema ezlalteni” şeklinde anlamış. İfadeyi görüyor musunuz? Beni saptırmana karşılık, beni azdırmana karşılık ben de benin kendisi sebebiyle saptırılıp rahmetten uzaklaştırıldığım bu Âdem neslinin dosdoğru yolları üzerinde duracağım. Sonra onların önlerinden geleceğim, arkalarından geleceğim, sağlarından sollarından geleceğim, onları saptıracağım ve sen onların pek çoğunu sana şükreder bulamayacaksın. Birinci olarak şunu söyleyelim. Dikkat ediyorsanız şeytan kendisinin sapma işini Allah’a izâfe ediyor. Beni saptırmana karşılık. Madem ki sen beni azdırıp saptırdın öyleyse ben de diye söze başlıyor. Halbuki onu saptıran Allah değildi. O zaten sapıklardandı da Rab-bimizin bu secde emri, bu sapıklığını açığa çıkarmış oldu. Allah’ın bu emri karşısında kendi düşüncesine, kendi hevâ ve hevesine kapıldığı için, kökenini, maddesini, madde-i asliyesini, yâni ırkını ileri sürerek, ırkçılık yaparak aslında kendisi sapmıştır İblis. Ama bu sapmasının faturasını Allah’a kesmeye çalışıyor. İşte bu da ayrı bir şeytan mantığı. Suçu hiç kabullenmeme ve suçu hep başkalarının üzerine atma. Öyleyse âdi şeytanın geliştirdiği bu mantığa da dikkat edeceğiz. Kur’an-ı Kerîme baktığımız zaman, suç karşısında iki tavır görüyoruz. Âdem’in yaratılışını anlatan Kur’an âyetlerine baktığımız zaman iki suç, iki suçlu ve suç karşısında iki tavır görüyoruz. Ortada iki suç var. Birisi Âdem’in suçu, ötekisi de İblisin suçu. Âdem’in suçu cennette Allah’ın yasakladığı meyveden yeme suçu, İblisin suçu da yeryüzünde halîfe olarak yaratılan Hz. Âdem’e secde emrini yerine getirmeme ve bu emri veren makama kafa tutma suçu. Evet ortada iki suç var ve iki de suçlu var. Ama suç karşısında da iki tavır görüyoruz. Yâni suçun ve suçlunun tespiti konusunda, suçun kabulü konusunda ve suçluya verilecek ceza konusunda iki tavır var. Birisi Âdem’in tavrı ötekisi de İblisin tavrı. Suç ve suçu kabul konusunda bir Âdem’in fikri var bir de İblisin fikri ve tavrı var. Ya da şöyle ifade edelim; suç karşısında bir âdem’in tavrı, bir de şeytanın tavrı var. İşlediği o suç karşısında Âdem’in tavrı Kur’an-ı Kerîmde çok açık ve net olarak şöyle anlatılır: Âdem (a.s) suçunu kabahatini anladı, suçu kabullendi, tamamıyla bu eylem karşısında kendisini suçlu gördü ve Rabbinin kendisini affetmesi için ona yönelip yalvardı yakardı. Tabi hanımı Havva anamız da aynını yaptı. Âyet-i kerîme ilerde gelecek o zaman o konu üzerinde detaylı olarak duracağız. Bakın suç karşısında Allah’ın istediği gibi bir tavır takınan, suçlu olduklarını anlayıp kabullenen ve bunun için de kendisine karşı suç işledikleri Rablerine karşı özür dileme makamında olan Âdem ve Havva aleyhi-messelâm şöyle diyorlardı: “Her ikisi, "Rabbimiz! Kendimize yazık ettik; bizi bağışlamaz ve bize "merhamet etmezsen biz kaybedenlerden oluruz" dediler.” (A’râf 23) Evet her ikisi de suçlarını kabul edip, ya Rabbi bizler suçlu-yuz, bizler sana karşı yapmamamız gerekeni yaptık, yemememiz ge-reken meyveden yedik, senin yasağına karşı gelerek nefislerimize zulmettik, olmamamız gereken, bulunmamamız gereken konumda bulunduk dediler. Aslında onların o meyveden yemelerinde de etkili olan, kendilerini yeminler ederek kandıran şeytandı, ama onlar bu işin faturasını şeytana çıkarmadılar. Suçlu odur ya Rabbi! bizi o saptırdı demediler. Ya da bu konuda neden şeytanı bize musallat edip de bizi saptırdın diye Allah’ı da suçlamadılar. Suçlarını kabul ettiler. Ya Rab-bi suçumuzu kabullenip, suçumuzu itiraf edip senden af diliyoruz. Eğer sen bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen o zaman biz kaybedenlerden oluruz diyorlar. Suç karşısında böyle bir tavır sergileyip, suçlarını kabul edip, kendisine yalvaran, kendisini suçlarının affı konusunda tek yetkili gören kullarını bu tavırlarından ötürü Rabbimiz de affediyor, affettiğini bildiriyordu. İşte bu, suç karşısında Âdem’in tavrıydı. Ama bakın İblisin tavrı bundan çok farklıydı. Madem ki sen beni azdırdın, beni saptırdın, öyleyse ben de şöyle şöyle yapacağım. Kendisini saptıran kim? Kendisine bu suçu işleten kim? Yâni suçlu kim? Kendisi değil, Allah. Kendisinde hiç suç yok, bütün suç Allah’ta. Sanki onu azdıran, saptıran, yoldan çıkaran ve secde etmemesine sebep olan Allah, kendisinde hiç suç yok. İşte bu da ayrı bir şeytan mantığıdır. Suçu hep başkalarının üzerine atma, suçu hiç kendi üzerine almama, bu şeytan tavrıdır. Ve bizler şu anda suç karşısında ya Âdem’in tavrını sergileyecek, suç-luysak suçumuzu kabullenecek, karşımızdakinden özür dileyecek ve affedilmeyi hak edeceğiz, ya da tıpkı şeytan gibi suçu hep başkalarının üzerine atacak, suçu kabullenmeyecek ve aftan da mahrum kalacağız. Şeytanın bu mantığının, suç karşısında takındığı bu tavrının da bugün insanlar arasında çok yaygın olduğunu görüyoruz. Kimsenin suça sahip çıkmadığını, suçu hep karşısındakilere atmaya çalıştığını görüyoruz. Talebeye sorsan hoca kabahatli, hocaya sorsan ta-lebe suçlu. Babaya göre evlât suçlu, evlâda sorsan baba kabahatli. Memura göre amir, amire göre memur suçlu. Devlete göre halk suçlu, halka sorsan devlet suçlu. Kocaya göre hanım, hanıma sorsan koca suçlu. Ortada bir suç varsa, bir düzensizlik varsa hep karşıdaki suçludur. Kendisinde zerre kadar bir kabahat yoktur adamın. İşte şeytan mantığıdır bu. Meselâ şu anda bu ülkede İslâm yaşanmıyor. Bu bir vakıadır. Ne bireysel planda, ne de toplumsal planda mükemmel bir müs-lümanca yaşam yok. Evlerimizden tutun da, okullarımıza, iş yerleri-mize, dükkanlarımıza kadar, caddelerimize kadar İslâm yaşanmıyor. Peki kim suçlu? Suç kimin bu konuda? Adam başlıyor anlatmaya: Efendim bütün suç basındadır. Şu ahlâksız basın, şu tüm ahlâkî ka-yıtlardan boşanmış, aklına ne geldiyse yazıp çizen ve ümmetin zihin-lerini idlal eden basın yok mu, bütün suç bu basındadır. Ülkenin bu hale gelmesinin tek suçlusu basındır, başka suçlu aramaya gerek yoktur bu ülkede. Bir başkası; hayır kardeşim hayır, bu memlekette suçlu mu arıyorsunuz? Bu memlekette gerçek suçlu medyadır. Bu vicdansız medya olmasa her şey düzelecek, ama ne yapalım suçun en büyüğü ondadır, suçluların ene büyüğü odur. Bir başkası; geç kardeşim sen orayı bir geç. Şu dünya Siyonist teşkilatı var ya, şu yahudiler var ya, bu memleketi bozan onarın taa kendisidir. Kalıbımı basarım ki tek suçlu onlardır, başka suçlu aramaya gerek yoktur bu memlekette. Bir başkası; yok gardaş yok, kendinizi boşuna yoruyorsunuz, boş yere milletin günahına giriyorsunuz. Şu ithalat ve ihracatçılar var ya, bizim pilimizi bitiren onlardır. Bir başkası; şu yayıncılar var ya yayıncılar ah!! Tüm suç onlarda. İyi eserler yayınlamıyorlar efendim! Bir başkası; hayır efendim bütün suç babalarda çocuklarını müslümanca eğitmiyorlar. Vs, vs. Evet düzen suçlu, kadın suçlu, erkek suçlu, baba suçlu, evlât suçlu, amir suçlu, müdür suçlu, öğretmen suçlu, talebe suçlu, basın suçlu, yayın suçlu, suçlu, suçlu, suçlu. Herkes suçlu ama biz suçlu değiliz. İşte bu şeytan mantığıdır. Hayır hayır! İş öyle değil, bizden şeytanın tavrı değil Âdem’in tavrı isteniyor. Herkesten ve her şeyden önce ben suçluyum ben! Bu ülkede İslâm bilinmiyorsa, bu ülkede İslâm yaşanmıyorsa ben suçluyum! Hanımım kitap ve sünnetten habersizse, ben suçluyum! Çocuklarım Allah-peygamber tanımıyorlarsa ben suçluyum ! Komşularım namaz kılmıyorlarsa ben suçluyum ben! Çevremdekiler peygamberin adını bile bilmiyorlarsa ben suçluyum ben! Bu toplum farkında olmadan süratlice cehenneme doğru gidiyorsa ben suçluyum! Bu toplum Kur’an’dan habersiz bir hayat yaşıyorsa ben suçluyum ben! İşte böyle dediğimiz an Âdem’in tavrını sergilemiş ve kendimizi sorumlu tuttuğumuz için de çareler arayacak, kurtuluşa bir adım atacak ve affa mazhar olacağız demektir. Öyleyse bir yerde bir kötülük varsa, bir yerde bir suç ortamı varsa önce suçlu olarak kendimizi göreceğiz. Herkes kabahati kendisinde ararsa o zaman kabahatin kaybolması, bozukluğun düzelmesi, ifsadın bitirilmesi biraz daha kolaylaşacaktır. O halde bu konuya çok dikkat edeceğiz. Âdem’i tavrı sergileme konusuna çok dikkat edeceğiz. Biz en iyiyiz başkaları kötüdür. Biz suçsuzuz başkaları suçludur demeyeceğiz. Ortadaki kötülüklerin müsebbibi hep onlardır demeyeceğiz. Değilse öteki türlü şeytan gibi suçu hep başkalarının üzerine atacak ve hep yerimizde sayacağız demektir. Karşımızda suçladıklarımızın hiç birisi yok zaten. Yâni zaten bu suçladıklarımızın hiç birisi suçu üzerlerine almıyorlar, suçun muhatabı olmuyorlar ve suç sahipsiz kalınca da çözümsüzlük devam ediyor. Tamam yâni belki babalar çocuklarını eğitmedikleri için suçlu olabilirler, ama bunu bilen bizler, bunu anlayan ben bugüne kadar kaç babayı uyardık? Öyleyse suçlu biziz. Veya şu saydıklarınızın hepsi suçlu olabilirler, ama onları uyarmak için bugüne kadar ne yaptık? Öyleyse suçlu biziz diyeceğiz. Belki çok uzakta olan birilerini uyarma imkânımız olmayabilir. Ama bunu öyle bir dert edinelim ki kendimize, bu suç karşısında öyle bir yargılayalım ki kendimizi, öyle bir sancı çekelim ki bu konuda, öyle bir çırpınalım, öyle bir koşturalım, öyle bir taş atalım ki denize, meydana gelecek dalgalar bizim endişelerimizi çok uzaktakilere kadar ulaştırsın. Öyle bir yerinde haykıralım ki hakkı yankılar gittiği yerlere kadar gitsin. Öyle bir hasbi din duyuralım ki bu topluma nefesimizin ulaşmadığı çorak arazi kalmasın. Öyle bir titreşim gerçekleştirelim ki çevremizde tutuşturduğumuz kıvılcım ateş olup tüm ülkeyi yakıversin. Evet şeytan suçu Allah’ın üzerine atarak de di ki: Ey Rabbim! Madem ki sen beni azdırıp saptırdın öyleyse ben de onların dosdoğru yollarının üzerine oturacak, sağlarından, sollarından, önlerinden ve arkalarından gelerek onları yoldan çıkaracağım. Onları sana kulluktan çıkaracağım ki sen onların pek çoğunu şükreder bulamayacaksın. Bu âyet-i kerîmeden de anlıyoruz ki; sırat-ı müstakîmin üzerinde şeytan var. Hani şu Fâtihada sürekli bizi üzerinde kıl ya Rabbi diye dua ettiğimiz peygamberlerin, sâlihlerin, sıddîkların yolu var ya işte o yolun üzerinde, yanında, yanı başında ya da içinde şeytanlar var oturuyorlar. Tıpkı bir saptırıcının veya bir dilencinin yol üstünde oturduğu gibi. Veya bir hırsızın yol üstünde birilerini soymak için fırsat kolladığı gibi. Bir kurdun avını yakalamak için pusu kurup beklediği gibi. Bul karayı, al parayı diyerek avanak müşterilerini gözetleyen bir yankesicinin köşe başında duruşu gibi şeytan da şeytanlar da bizi yolumuzdan alıkoymak bizim o yolla ilişkimizi bitirmek için bizim yolumuzun üzerinde oturmaktadırlar. “Bu, dosdoğru olan yoluma uyun. Sizi Allah yolun-dan ayrı düşürecek yollara uymayın. Allah size bunları sakınasınız diye buyurmaktadır. (En’âm 153) Evet işte bu dosdoğru yolumdur. Sizi dünyada huzura, âhiret-te de cennete götürecek yol budur. Ama bu benim yolumun dışında da yollar vardır. Sakın o yollara uymayın. Yol tekdir. Yol Allah’ın yoludur, tâli yollarsa şeytanların yollarıdır. Eğer benim yolumu bırakır da onların yollarına uyarsanız onlar sizi Rabbinizin yolundan ayırıp saptırırlar. Allah kendi yolunu, dosdoğru yolunu kitabında ortaya koymuştur. Öyleyse bütün mesele Allah’ın kitabına uymak ve kitaba göre yaşamaktır. Kitapla yol bulmaktır. Yolunu kitaba ve sünnete sorarak bulmaktır. Takva da budur işte. Takva Rabbimizin yukarda tarif buyurduğu esaslara göre hayat yaşamaktır. Rabbimizin kitabında anlattığı bu emir ve yasaklara riâyettir takva. Rabbimiz bizim muttaki olmamız için, bizim böylece bir hayat yaşayarak cennete ulaşmamız için yollarını göstermiştir. Kitabın ve sünnetin dışında takva yolu da yoktur. Kim ki kitap ve sünneti bırakır da başka şeylerin, başka yolların peşine takılırsa o mutlaka sapmak zorunda kalacaktır. Allah’ın Resûlü bu konuyu anlatırken elindeki bir çöple yere bir çizgi çizdi ve buyurdu ki: “işte Rabbimin dosdoğru yoludur. Sonra onun sağına ve soluna başka çizgiler çizerek işte bunlar da şeytanların yollarıdır. sakın sizler bu yollara gitmeyin çünkü o yollardan her birisinin üzerinde sizi ona çağıran, sizi sırat-ı müstakîmden uzaklaş-tırmak ve saptırmak isteyen şeytanlar vardır.” Evet her bir yolun üzerinde oturan şeytanlar insanları o yollara çağırmaktadırlar. İnsanları tâli yollara çağırıyorlar ve bu yolların sırat-ı müstakîm olduğunu söylüyorlar. tâbi bu şeytanlar iman etmiş, sırat-ı müstakîme girmiş mü’minleri bu yoldan çıkıp kendi yollarına girmeye çağırdıkları gibi, henüz bu yola girmemiş ama girmeye hazırlanan insanları da bu sırattan uzaklaştırmaya, bu sırata girmemeye çağırıyorlar. Allah’ın Resûlü bu hususu anlatırken bir hadislerinde şöyle buyurur: Kul müslüman olmak ve atalarının yolunu terk ederek sırat-ı müstakîme girmek ister. Şeytan böyle bir kulun yolunun üzerine oturur ve atalarının dinini terk etmemesi için ona telkinlerde bulunmaya başlar. Ne kötülüğünü gördün ki atalarının yolunu terk ediyorsun? diyerek onu bu işten engellemeye gayret ederken bu konuda kararlı olan kul şeytanı elinin tersiyle iteler ve sırata çıkar. Ama kulun yeni girdiği, henüz yeni yeni öğrenmeye çalıştığı bu İslâm yolunda bu defa da şeytan onun karşısına hicret yolunda dikilir. Çünkü o müslüman bulunduğu ortamda Allah’a kulluğu Allah’ın istediği biçimde icra edemeyince mutlaka buna imkân verecek bir ortama gitmeyi deneyecektir. İşte kulun hicret yoluna dikilen şeytan ona şöyle demeye başlar: Bu yaptığın bir kaçış değil mi? Bu bir korkaklığın ifadesi değil mi? Atalarının yurdunu, doğup büyüdüğün vatanını terk edip nereye gidiyorsun? Bundan daha güzel bir yurt mu bulacaksın? Hem bundan sonra gittiğin yerde başına nelerin geleceğini biliyor musun? diyerek onu bu yoldan engellemeye çalışır. Fakat bu konuda kararlı olan kul şeytanı iterek biraz daha yola girer. Elbette bu bir kaçış değildir, bir korkaklık alâmeti değil tabiri caizse bu bir dönüş hareketidir. Uzun bir engeli atlayabilmek için bi-raz geri çekilme hareketidir bu. Şeytan bu konuda da muvaffak olamayınca bu defa Allah yolunda cihada çıkan kulun karşısına cihad yolunda çıkar ve ona şöyle demeye başlar: İyi kardeşim tamam anladık ilam-ı kelimetullah da peki hanımını, çocuklarını kime emânet ettin sen? Dükkanını tezgahını, işini aşını, markını dolarını, vatanını, toprağını kime bırakıp gidiyorsun? Birilerini kurtaracağım diye, birilerinin imdadına yetişeceğim diye evdekileri, malını mülkünü tehlikeye atmanın anlamı var mı? Sen gittiğin o diyarlarda bir hiç uğruna kör bir kurşuna hedef olup ölüp gideceksin de yıllarca emek sarf ederek ka-zandığın, uykularını terk ederek, rahatına kıyarak elde ettiğin bu paralarına, bu malına mülküne kimler konacak? Bu dinin sahibi sen misin? Senden başka bu işi yapacak yok mu yâni? diyerek o mü’mini girdiği cihad yolundan da alıkoymak ister. Adam şeytanı bir daha iterek yoluna devam eder. Bu defa Allah’ın Resûlü buyurur ki; artık bu mü’min nasıl ölürse ölsün, nerede ölürse ölsün Allah ona bakmaksızın kesinlikle onu cennetine koyacaktır. Bu kul ister yatağında ölsün, ister düşman karşısında muharebe meydanlarında ölsün ister suda boğularak ölsün değil mi ki en büyük düşmana karşı galip gelmeyi becerebilmiştir ar-tık Cenâb-ı Hak üzerine bu kulu cennetine koymak vacip olur buyuruyor. Çünkü artık bu kul kesin sırat-ı müstakîmdedir ve artık lânet şeytanın ona yapabileceği bir şey yoktur. Evet diyor ki Allah düşmanı ben dosdoğru yollarının üzerinde duracağım. Âyet-i kerîmede dikkat ederseniz şeytan onların sağlarından, sollarından, önlerinden ve arkalarından geleceğim diyor. Bunu şöyle anlamaya çalışıyoruz: a: Şeytan insanların önlerinden gelir. İnsanın önünde yaşayacağı hayatı cazip göstererek hayat içinde hayata sığmayacak hedefler gösterir. Şunları da alman lâzım, şunlara da sahip olman lâzım, şunlara da ulaşman lâzım, şu hedeflere de varman lâzım, şu tepeleri de aşman lâzım, şu şöhretlere, şu alkışlara da sahip olman lâzım diyerek bir ömre sığmayacak hedefler gösterir ve kişiyi Rabbine kulluktan uzaklaştırır. Dünya hayatını insanın gözünde biricik hedef gösterir ve âhireti, hesabı kitabı unutturur. Veya insanın önünden gelerek önündeki ölüm, kabir, kıyâmet, haşr, neşr, cennet cehennem gibi gerçekleri inkâr ettirir. Bütün bunların hikâye olduğunu, boş şeyler olduğunu söyleyerek şeytanî yorumlarla hafife aldırır. İnsan aklını mezarlıklara çevirip ustaca yorumlarla şu yüz yıllar önce ölmüş, vücutları atomlar halinde toprağa karışıp gitmiş, çürüyüp yok olup gitmiş kemikler bir daha nereden dirilecek? böyle bir şeyin gerçekleşmesi mümkün müdür? Akıl var mantık var diyerek, yeniden diriliş konusunda insanlara vesveseler vererek onlara hesabı kitabı inkâr ettirir. Veya demin anlattığım gibi, Rasulullah efendimizin ifade buyurduğu gibi insanın önüne yaşayacağı hayatı, önünde tadacağı zevkleri, gençliğini hatırlatarak, ölüm korkusunu gündeme getirerek insanı Allah yolunda cihaddan alıkoymaya çalışır. Ya da gelecekte aç kalma, sefil düşme, el âleme muhtaç olma korkusu vererek insanları Allah yolunda zekât ve infakta bulunmaktan menetmeye çalışır. Evet öyle diyor hain insanların önlerinden geleceğim ve ilerilerini karanlık göstereceğim. Kıyâmet yok dedirteceğim, cennet yok, cehennem yok, hesap kitap yok, hûri yok, ğılman yok dedirteceğim. İnsanları geçici zevk ve eğlencelerin peşine takacak, müzik gibi, oyun gibi, akvaryumun başında zaman öldürmek gibi, arabasının renginde elbise peşinde koşturmak gibi, onları boş şeylerin peşine takacak, dünyayı hiç bitmeyecek, ölümü hiç gelmeyecekmiş gibi göstereceğim. Ya da onların önüne reklâmlar vasıtasıyla öyle yeni teknolojik eşyalar ve malzemeler sunduracağım ki insanları bunların peşine takıp, geleceklerini takside bağlatacak ve bir ömür boyu bunların peşinde koşturacağım. İnsanları âdeta ekonomik insan yapıp ödeme, senet, çek, borç dert peşinde sana kulluktan, senin kitabına ve peygamberinin sünnetini tanımaya zaman bırakmayacağım. Onlarda cennet arzusu da, cehennem korkusu da bırakmayacağım. Bunları onların gündemlerinden çıkarıp sadece dünya düşünür hale getireceğim vs., vs. İşte şeytanın önden gelerek insanları aldatmasını böyle anlıyoruz. b: Sonra arkalarından geleceğim diyor. İnsanların arkalarından gelip sürekli dürtükleyeceğim onları. Arkalarından gelip arkalarıyla geçmişleriyle ilgilerini alâkalarını kestireceğim. Tarihleriyle kültürleriyle ilgilerini kestireceğim. Selefleriyle ilgilerini bitireceğim. Ecdatlarıyla bağlarını koparacağım. Geçmişlerine sövdürecek, seleflerinin yolunu reddettireceğim. Geçmişten intikal eden tüm bilgilerin tüm haber-lerin düzmece olduğunu, yalandan ibaret olduğunu, kendileri için ayak bağı olduğunu söyleyip tüm geçmişlerini sildireceğim onlara. Veya işte öncekiler yalan söylüyorlar dedirteceğim. Nebî yoktur dedirteceğim. Öncekiler cahildi, kitap yok dedirteceğim. Kur’an öncekilerin düzmesinden başka bir şey değildir dedirteceğim. Sünnet yok dedirteceğim. Sünnet dedikleri falanların filanların uydurmasından başka bir şey değildir dedirteceğim. Geçmişler sünnete yalan ka-rıştırmışlardır, ona asla itimat edilmez dedirteceğim. Mazilerini karanlık göstereceğim, ecdatlarına sövdüreceğim. Ecdatlarına kızıl sultan dedirteceğim. Sahabeyi ve onların uygulamalarını yok farz ettireceğim. Hâsılı arkalarından gelerek onların geçmişleriyle ilgilerini kestireceğim. Veya kimilerine arkadan öyle bir yaklaşıyor ki şeytan, adam ecdadının mârifetleriyle kendisini kamufle etmeye başlıyor. Efendim benim babam işte şöyle âlimdi, benim dedem şöyle hocaydı, böyle hacıydı diyerek kendi yamukluğunu örttürüyor şeytan ona. c: Sonra yine onların sağlarından geleceğim diyor. Allah’a inanan ve ona kulluk yapmaya çalışan, ama İslâmî bilgisi, kitap sünnet bilgisi zayıf olan müslümanlara şeytan genellikle sağlarından yaklaşır. Mü’minmiş gibi görünerek, muttakiymiş gibi, hayırhahmış gibi görünerek, nasihatler ederek ve de Allah adına yeminler ederek iyi bir müslüman kimliğinde gelir şeytan. Nitekim biraz sonra gelecek âyetinde Rabbimiz anlatacak Hz. Âdem’e ve Hz. Havva’ya da böyle, onların hayırlarını isteyerek, onlara Allah adına yeminler ederek yaklaşmıştı Allah’ın düşmanı. Çünkü eğer gerçek yüzüyle, gerçek kimliğiyle yaklaşmış olsaydı elbette babamız ve anamız onu tanıyacak ve vesveselerine kulak vermeyeceklerdi. Alçak bunu çok iyi bildiği için mü’minlere yüzüne maske takarak yaklaşıyor. Müslümanca sözler ederek, Allah-’tan, kitaptan, peygamberden söz ederek, Allah adına yeminler ederek yaklaşır ve çok rahat kandırır onları. Evet müslümanlara bu kimlikle yaklaşıyor şeytan. Nitekim Rabbimiz Lokman sûresinde bu konuda müslümanları şöyle uyarmaktadır: “ Ey İnsanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Babanın oğlu, oğulun da babası için bir şey ödeyemeyeceği günden korkun. Allah'ın verdiği söz şüphesiz gerçektir. Dünya hayatı sakın sizi aldatmasın. Allah'ın affına güvendirerek şeytan sizi ayartmasın. (Lokman 33) Evet Rabbimiz diyor ki sakın ha şeytan Allah adına yeminler ederek sizi aldatmasın. Sakın ha Şeytan ve taraftarlarının, şeytan ve talebelerinin, şeytan misyonunu üstlenmiş iki ayaklı yeryüzü şeytanlarının sarıklar sararak, cübbeler giyerek, Allah adına konuşuyormuş gibi davranarak sizlere söylediklerine aldanmayın ey kullarım. Eviniz şöyle olsun, ticaretiniz böyle olsun, kazanmanız harcamanız, mesleğiniz mektebiniz, hukukunuz eğitiminiz, yazınız tatiliniz, giyiminiz kuşamınız şöyle olsun, şeklindeki telkinlerine sakın aldanmayın. Söylediklerinin doğruluğuna dair yemin de etseler, sözlerinin ispatı sadedinde âyet de okusalar kitap ve sünnete uymayan sözlerini kabullenmeye ve hayatınızı onların dediklerine göre yaşamaya kakışmayın diyor Rabbimiz. Öyleyse unutmayalım ki zamanımızda pek çok şeytan taraf-tarı bu yüzden müslümanları aldatabilmek için sarık sarmakta ve cübbe giymektedir. Zira onlar hocalarından öğrendiler ki gayri İslâmî kılık ve kıyafetlerle müslümanlara yaklaşabilmeleri ve onları aldatabilmeleri kesinlikle mümkün değildir. Evet müslümanların bu zaaf noktalarını çok iyi bilen şeytan ve taraftarları bugün müslüman bir hayırhah kimliğiyle müslümanlara yaklaşarak her guruba kendilerinin hak yolda olduklarını, kendilerinin çalışmalarının ve metotlarının hak olduğunu, hak yolda olduklarını ama karşılarındaki müslüman grupları ise bâtıl yolda olduklarını üfleyerek İslâm adına müslümanları birbirleriyle savaştırmayı becerebilmektedirler. Hem de kutsal bir savaş anlayışıyla. Şeytanın bu oyunları sonucu itminan içinde olan müslümanlar, karşılarındaki müslüman grupları her yönden sorgulamaya alırlarken, maalesef kendi gruplarını, kendi efendilerini asla sorgulamayı düşünmemektedirler. Hattâ Kur’an’ı bile, sünneti bile sorgulamaya alan müslüman-lar maalesef kendi durumlarını hiç de sorgulama gereği duymamak-tadırlar. Bunun sebebi de tabii ki şeytan onlara kendilerini güzel göstermektedir. Sen ki en iyi, siz ki en doğru, siz ki en haklı, siz ki bu işe en lâyık, siz ki bu konuda en önde olmaya lâyık diyerek onları bu konuda mutmain hale getiriyor. Evet Allah düşmanı sağdan gelerek insana amellerini süslü gösterir. Sen şu anda Allah'ın istediği hayatı yaşıyorsun. Senin yaşadığın hayat haza müslümanca bir hayattır. Bundan daha iyi bir müslümanlık olamaz. Sen bu halinle cennetin ta ortasına lâyık bir kimsesin diyerek yaptıklarını eksiksiz ve yeterli gösterir. Bazen de ya-hu bunda ne var sanki! Bunu yapmayan mı kaldı? Her iş bitti de sıra buna mı geldi? Diyerek, kimi günahları küçük göstererek, kimi vecibeleri basite indirgeyerek müslümanı aldatmaya çalışır. Evet sağdan gelişini de böyle anlamaya çalışıyoruz. ç: Şeytan bizzat kendi şekli ve kendi kimliğiyle insanlara yaklaşmak isterse, soldan gelir ve bu defa yüzü bellidir. Öncekilerde olduğu gibi yüzünde maskesi filan da yoktur. Bilhassa İslâm’dan, din-den, Allah’tan, peygamberden, kulluktan, yaratılış gayesinden habersizce bir hayat yaşayan kendisi gibilerine bu yönden gelir şeytan. Çünkü onlar da kendisi gibi oldukları için saklayacağı, saklanacağı bir şey yoktur. Gâyet rahat ve cesurdur onlara gelirken. Çünkü bu in-sanlar vahyi tanımamaktadırlar. Kitap ve sünnetten habersiz bulunmaktadırlar. Kitabı ve sünneti tanımayan birilerinin şeytanı da, onun tehlikesini de tanıması zaten mümkün değildir. Evet böylelerine açık ve rahat bir şekilde yaklaşan şeytan on-ları küfre, şirke, zulme ve isyanlara dâvet etmektedir. Onları müslü-manlarla mücâdele etmeye, müslümanların ve Allah dostlarının kanını içmeye, kemiklerini kırmaya dâvet etmektedir. İşte görüyoruz bu konuda gerçekten çok muvaffak olmuştur Allah düşmanı. Yeryüzü kâfirleri onun teşviki ve saldırtmasıyla müslüman kanı içmeye bir türlü doymuyorlar. Demek ki unutmayacağız ki, izinleri kaldırmış olarak şeytan sürekli çalışacağını söylüyor. Sürekli gelecektir bize. Bazen öndedir, bizi peşinden sürüklemek ister. Bazen arkadadır, dürtüklemek ister bizi. Bazen sağdan gelir, tanırsınız ve defedersiniz alçağı, ama bu defa da solunuzdan geliverir. Sağınızdan gelir sağcı olarak, solunuzdan gelir solcu olarak. İhtiras adına gelir, menfaat adına gelir, makam mevki adına gelir, para pul adına gelir, kin ve düşmanlık adına gelir, şehvet adına gelir. İçinizden gelir, dışınızdan gelir. Kadın olarak gelir, erkek olarak gelir, amir olarak gelir, müdür olarak gelir. TV olarak, oyun olarak, kristal eşyalar olarak, bizi meftun edecek çiçekler olarak, nefis yemekler olarak, zevkler, eğlenceler, bağlar, bahçeler, lezzetler görünümünde gelip yanı başınızda bitiverir. Evet şeytan böyle yapacağım diyor, ama şunu da hiç bir zaman unutmayalım ki bu alçağın hiç bir zaman kullar üzerinde her hangi bir otoritesi, her hangi bir yaptırım gücü de yoktur. Allah’a inanan, Allah’la yol bulmaya çalışan, sürekli Allah’ın kitabı ve peygamberinin sünnetiyle beraber olan, vahye sarılan, hayatını vahiyle düzenlemeye çalışan Allah’ın muttaki ve sâlih kulları üzerinde onun da avarelerinin de hiç bir etkisi ve yetkisi yoktur. Ama dinlerinin temel kaynakları olan Allah’ın kitabı ve Resûlünün hayatından habersiz ya-şayan insanlar üzerinde etkili olur. Dinlerini tanımayan insanları çok rahat aldatır. “İnananlar Allah yolunda savaşırlar, İnkar edenler ise şeytan yolunda harbedenler. Şeytanın dostlarıyla savaşın, esasen şeytanın hilesi pek zayıftır.” (Nisâ 76) Evet şeytanın hilesi çok zayıftır diyor Rabbimiz. Şeytan bizzat kendisi de itiraf ediyor bunu: “ İblis: "Senin kudretine andolsun ki, onlardan, sana içten bağlı ihlâslı kulların müstesna, hepsini azdıracağım" dedi. (Sa’d 82,83) Evet hayatını Allah için yaşamaya çalışan, Allah’a ve Allah’ın yasalarına sımsıkı bağlı olan ihlâslı müminlere şeytan ve dostlarının yapabilecekleri hiç bir şey yoktur. Öyleyse bizler ihlâslı mü’minler ol-mak zorundayız. İhlâslı, yâni saf, süzülmüş, katışıksız, karışıksız vahiy müslümanı olmak zorundayız ki, şeytandan korunmuş olalım. Dinimizi Allah’ın kitabına ve Resûlünün sünnetine değil de, başka şeylere dayandırmaya kalkışırsak, yâni karışık ve katışıklı bir din sahibi olursak böyle bir garantimiz kalmıyor. İşte Rabbimizin haber ver-mesiyle anlıyoruz ki biz iyi bir Müslüman olursak şeytan bize hiçbir şey yapamayacakmış. İşte şeytanın böyle dediğini bize Rabbimiz ha-ber veriyor. Bu haberle ilgilenirsek, kitapla beraber olursak kesinlikle bilelim ki Rabbimiz bizi onun şerrinden koruyacaktır.