184. “Düşünmüyorlar mı ki, arkadaşları olan peygamberde deliliğin eseri yoktur. O ancak açıkça uyaran bir kimsedir.” Bunlar hiç düşünmüyorlar mı? Onların arkadaşlarında her hangi bir cinnet yoktur. Cin, cinnet aslında örtünmek, örtülü olmak demektir. Cinler, şeytanlar da insanlar tarafından görünmeyen varlıklar olduğu için onlara cin denmiştir. Âyet-i kerîmede geçen cinnet sözü böyle gözle görülmeyen varlıkların etkisi altında kalmak anlamınadır. Çünkü cinlerin içindeki şeytanlar, insanları azdırma, yoldan çıkarma görevini üstlenmiş varlıklardır. Ataları İblisten devralmışlardır bu görevi. Onun içindir ki cinlerin etkisinde kalanlar kâfir cinlerin etkisi altında kalmışlardır mü’min cinlerin değil. Her hangi bir insana cinlerin tasallut etmesi, insanın cinlerin etkisi altında kalması onun delirmesi, aklını kaybedip deli gibi hareket etmesi demektir. İşte böyle cinlerin kontrolüne girmiş kişiye de cinnî, cinlenmiş, cinnetlenmiş denir. Mekke müşrikleri Allah’ın Resûlüne bunu yakıştırmaya çalışıyorlardı. Cinlenmiş, cinnet getirmiştir, cinlerin kontrolüne girmiştir diyorlardı. Söyledikleri, yaptıkları cin kaynaklıdır diyorlardı. Bunu cin çarpmış diyorlardı. Rabbimiz onların, bu iftirada bulunanların arkadaşları üzerinde düşünmelerini isteyerek buyurur ki onlar arkadaşları üzerinde hiç düşünmüyorlar mı? Onlar içlerinde doğup büyümüş, ha-yatı gözleri önünde geçmiş peygamber üzerinde hiç düşünmüyorlar mı? Gerçekten Rasulullah efendimizin kırk yıllık risâlet öncesi hayatı onların arasında geçmişti. Onun bu risâlet öncesi dönemini düşündükleri zaman arkadaşlarının kesinlikle böyle bir cinnet hali, cinlerin etkisi altında olma halinin olmadığını anlayacaklardır. Evet onlar bunu hiç tefekkür etmiyorlar mı? Tefekkür belli esaslara dayanarak bir konuda değerlendirme yapmak ve bir neticeye ulaşmak demektir. Evet bu adamlar arkadaşlarının kendi aralarında geçmiş kırk yıllık risâlet öncesi hayatını esas alarak düşünmüyorlar mı? Onun emin bir elçi olduğunu anlamıyorlar mı? Öyle de diyorlardı nitekim. Peygamberlik öncesi ona Muhammed’ül Emin diyorlardı. Yanlarındaki emânetlerini kendisine teslim ediyorlardı. Ama peygamber olarak görevlendirilip insanların hayatlarını değiştirecek Rabbani vahiyle gelince ona deli deyiverdiler. Kırk yıl kendisine emin dedikleri insana deli deyiverdiler. Hem de kendisine yeryüzünü şereflendiren çok şerefli bir kitap geldikten sonra. Bakıyoruz bugünün kâfirleri de aynı mantığın sahibidirler. Günümüzün kâfirleri de müslümanları sevmiyorlar. Müslümanların hareketlerini, hayat tarzlarını, kılık kıyafet anlayışlarını her şeylerini beğen-miyorlar. Ellerinden gelse yeryüzünde bir tek müslümanı sağ bırakmak istemezler. Ama bir yerde birine bir emânetin teslimi söz konusu olsa, para yemeyecek, rüşvet almayacak, ahdine sadık kalacak birisinin tayini söz konusu olduğu zaman yine oraya namazında abdes-tinde bir müslüman arıyorlar. Mutlaka İmam Hatip mezunu, İlahiyat mezunu birisini ararlar. Çünkü bilirler ki müslümanlar emin kimselerdir. Biliyorlar ki müslümanlar temiz ve iffetlidirler. Biliyorlar ki kendileri bu konularda güvensizdirler. Evet o peygambere mecnun diyorlardı. Halbuki o peygamber ki kendisinde yeryüzünde hiç kimseye verilmemiş bir kitap verilmiş bir elçiydi. Yeryüzünde Allah’ın bilgisine vahyine mazhar olmuş şerefli bir elçiydi. Böyle bir deliye vahiy gönderir mi Allah? Yeryüzünde kıyâmete kadar kullarının hayatını organize edecek vahye odak nokta seçilir mi bir deli? Böyle birisi mi seçilir bu iş için? Hayır,hayır o apaçık bir uyarıcıdır. O kadar net ve açıktır ki Allah’ın elçisi, insanların akıllarını karıştıracak hiç bir yönü yoktur. Öyle apaçık ki insanlara göre tavır almaz. Sakallara göre tarak vurmaz. Allah’tan aldığı vahiyle hareket eder ve kıyâmete kadar tüm insanlık için bir uyarıcıdır o. Kıyâmete kadar insanlara ne anlatılması gerekiyorsa hiç bir şeyi eksik bırakmadan, hiç bir şeyi gizlemeden her şeyi insanlığa anlatmış ve anlattıklarını hayatında göstermiş bir peygamber. Önderleri nasıl böyle apaçıksa müslümanların da aynen onun gibi olmaları gerekmektedir. Peygamberlerinden kendilerine intikal eden hakkı apaçık yaşayıp insanlara aktarmak zorundadırlar.