195. “Onların yürüyecek ayakları mı var, yoksa tutacak elleri mi var, ya da görecek gözleri mi var veya işitecek kulakları mı var? De ki: "Ortaklarınızı çağırın elinizden gelirse bana tuzak kurun, göz açtırmayın.” Söyleyin bakalım onların kendisiyle yürüyebilecekleri ayakları mı var? Yahut kendisiyle tuttukları elleri mi vardır? Şu putlaştırdığınız, abideleştirdiğiniz, Rableştirdiğiniz heykellerin, putların ayakları yok ki çağırdığınız zaman sizin imdadınıza koşabilsinler, elleri yok ki sizin işlerinizi halledebilsinler. Yâni sizler bu heykellerin, bu timsallerin si-zin yardımınıza koşabileceklerini, sizin işlerinize, problemlerinize el atabileceklerini mi zannediyorsunuz? Yâni bunların sarılıp tutacak işe el koyacak elleri mi var zannediyorsunuz? Ya da el her hangi bir işi becermek, herhangi bir menfaati sağlamak veya herhangi bir zararı defedip uzaklaştırmak için kulla-nılan azadır. Bu putların bu heykellerin ne elleriyle bir iş becermeleri ne bir fayda sağlamaları ne de bir zararı defetmeleri mümkün değildir. Bu tanrıların insanların problemlerini halletmeleri şöyle dursun işte görüyoruz onların elleriyle ortaya koydukları yığınlarla problemler var. Hani ne duruyorlar? El atıp toplumun, kullarının problemlerini çözseler ya? Hiç bir problemi çözemiyorlar. Hiç bir sıkıntıyı halledemiyorlar. İşte şu anda kendilerine bel bağlamış bir sürü insanın hayatında yığınlarla çözüm bekleyen problemleri var ama o maskotları yapılmış, heykelleri dikilmiş tanrılar bunların hiç birisini çözemiyorlar. Yoksa onların gördükleri, görecekleri gözleri mi var? Onların ileriyi görebildikleri basiretleri, basarları mı var? Yâni onların ileriyi se-zinleyebilecekleri, yarına ait, yarınlara ait felâketleri sezinledikleri ve-ya ilerideki bir kısım menfaatleri görüp, sezinleyip celp edebilecekleri basiretleri mi var? Hayır, hayır bu da yoktur onlarda. Bu özellikten de mahrumdur onlar. Bunlar kendi önlerini bile görmeyen varlıklar olarak sizin için neyi görebilecekler de? Yoksa kulakları var da duyuyorlar mı onlar? Duyabiliyorlar mı onunla hakkı, hakikati. Duyabiliyorlar mı onunla Allah’tan gelen ilmi? Duyabiliyorlar mı Allah âyetlerini? Hayatlarını kendisiyle düzenlemeleri gereken Allah yasalarını duyabiliyorlar mı? Var mı bunlarda hakkı işitecek kulaklar? Bu da yok değil mi bunlarda? Hani işte görüyoruz duyamıyorlar hakkı. Duyamıyorlar Allah mesajını. İşte dinlemiyorlar Kur’an’ı, dinlemiyorlar Sünneti. Kulak vermiyorlar vahye. Vahyi isteyerek dinlemeleri şöyle dursun; onun kırıntısına bile tahammül ede-miyorlar. Haktan, hakikatten tiksiniyorlar, nefret ediyorlar adamlar. Hakkı, hakikati, vahyi dinleyenler, vahye kulak verenler bu kâ-firlerden her zaman kat kat üstündürler. Vahyi tanıyan, vahye iman eden bir müslüman gökle yer arası kadar kâfirden üstün ve şereflidir. Öyleyse nasıl oluyor da bu kadar şerefli bir müslüman bu kâfirleri kendisine rehber kabul edebilir? Nasıl olur da bu kâfirleri Rab, İlah kabul ederek onların yasalarını uygulamaya kalkışabilir? Nasıl olur da onların vahiylerini dinleyebilir? Allah vahyi dururken, peygamber sözü dururken nasıl olur da bir müslüman onların programlarına kulak verebilir? De ki ey müşrikler! Ey Allah berisinde bir kısım varlıklarda da güç kuvvet görenler! Allah berisinde hayata karışacak, hayatta söz sahibi olacak bir kısım varlıkların da varlığını kabul edenler! eğer samimiyseniz, eğer bu varlıklarda da güç kuvvet olduğuna inanıyorsanız, eğer bu varlıklarda bir nane görüp onların yasalarını da uygulamadan yana bir tavır sergiliyorsanız o zaman haydi çağırın o tanrılarınızı, dua edin onlara, yahut onların dâvâlarını güdün de onlar hatırına haydi bana kuracağınız ne tür tuzaklarınız varsa kurun bakalım. Haydi bana göz açtırmayın. Haydi bakalım ne yapabilecekseniz, nereye varabilecekseniz, gücünüz neye yetebilecek? Sûrenin önceki bölümlerinde Rabbimizin bize haber verdiği gibi önceki toplumlar bunu denemişlerdi. Firavunlar, Nemrutlar, Âd, Semûd, Lûd kavmi bunu denemişlerdi. Hepsi de Allah’a karşı savaş açmışlar, Allah’ın elçilerine karşı savaş açmışlar ama kiminle savaştıklarını anlayıvermişler. Hepsi de helâk olup gitmişler. İşte Rabbimiz bu dönemin kâfirlerine, peygamberinin böyle demesini istiyor. Haydi buyurun ne yapacaksanız yapın, nasıl bir tuzak kuracaksanız kurun demesini istiyordu. Bu âyetler müslümanların Allah tarafından desteklendiğini an-latan âyetlerdir. Yeryüzündeki tüm kâfirler, tüm zâlimler, tüm tağut-lar, tüm putlar ve putçular birleşip müslümanlara tuzaklar kurmaya, komplolar hazırlamaya ve müslümanlara göz açtırmamaya çalışsalar da yine de müslümanlar güçlüdür. Çünkü onların safında Allah vardır. Çünkü onlar Allah desteğindedirler. Çünkü müslümanların ellerinde, kâfirlerin ellerinde olmayan silahlar vardır. Allah’a karşı hangi güç, hangi silah baş edebilir ki? Müslümanların desteğinde Allah’ın melekleri vardır, meleklere karşı hangi güç durabilecektir? Müslümanın desteğinde dağlar, taşlar, semalar, rüzgarlar vardır. Rüzgarlara karşı, depremlere karşı kim karşı durabilecek? Suları kim durdurabilecek? Veya sûrenin önceki bölümlerinde anlatılan toplumları helâk etmek üzere Rabbimizin gönderdiği o müthiş helâk âyetlerinin önüne kim geçebilir? Öyleyse: