198. “Onları doğru yola çağırırsanız duymazlar. Sana baktıklarını görürsün, oysa görmezler.” Sizler böylelerini hüdaya, hidâyete, doğru yola, sırat-ı müstakîme çağırdığınız zaman, cennete, cennet yoluna çağırdığınız zaman asla duymazlar. Kulakları yok adamların. Uyuyan kimsenin bile kulakları devamlı dışa açıktır ama bunlar uyku değil belki ölümle izah edilebilecek bir durumu yaşadıkları için kendilerine yapılan dâveti duymuyorlar, duyamıyorlar. Evet onlar önce hakkı duyarlar, dinlerler, anlarlar ama itaate yanaşma görülmez hayatlarında. Dinlerler ama uygulamaya yanaşmazlar ve böylece artık vahiyden sulanma hakkını da kaybederler, bir daha duyma duygulanmaz hale gelirler. Çünkü bu tavırlarından ötürü onların kalplerine hakkı duymalarına, hakkı anlamalarına engeller, kılıflar koyduk diyor Rabbimiz Kur’an’ın başka yerlerinde. Kulaklarına da sanki ısıdan izole etme veya elektrikten yalıtma anlamına bir izole, bir tecrit bölgesi yerleştirdik. Kulaklarına kurşun; dinlerler ama anlamazlar, anlayamazlar. Evet onların kulakları vardır duyarlar, dinlerle ama bu dinleme onlara hiç bir fayda sağlamaz. Çünkü Allah onların Kur’an’ı anlamalarına engel olarak kalplerine örtüler, kulaklarına da ağırlıklar koymuştur. İşte mü’minle kâfirin ayrıştığı nokta. Birinde anlamaya dinlemeye ve iman etmeye amel etmeye karar var, say var, ötekiler de ise hidâyete karşı nötr davranma var. Allah birisinin kalbini, anlayışını, kavrayışını geri alırken ötekisinin anlayışını, hidâyetini ve takvasını artırıyor. Yâni buradan da anlıyoruz ki mesele vahyin, vahiydeki maksadın kapalı oluşunda değil, kitap ve sünnetin örtülü ve anlaşılmaz oluşunda değil mesele ona muhatap olanların kalplerinin buna açık ya da kapalı olmasındadır. Eğer öyle olsaydı müslümanlar da anlayamayacaklardı bu vahyi. Evet bu insanlar ne Allah’ın dâvetini, ne de sizin dâvetinizi duymuyorlar, icâbet etmiyorlar.