20. “Şeytan, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için onlara fısıldadı:" Rabbinizin sizi bu ağaçtan menetmesi melek olmanız veya burada temelli kalmanızı önlemek içindir. " Evet şeytan o ikisine vesvese verdi. Sadece Havva’ya ve onun vasıtasıyla da Âdem’e değil. “Lehüma” İkisine birden vesvese verdi, gizlice, yavaşça fısıldadı onlara. Şeytanca bir vahiy, bir mesaj ulaştırdı onlara. Vesvese; kulağa takılan küpenin orada hafif hareketinden çıkardığı sese denir. İnsan kulağına yakınlığı sebebiyle küpenin çıkardığı bu sese vesvese denildiği gibi insana belki küpeden daha fazla yakınlığı sebebiyle de şeytanın insana verdiği fısıltılarına da vesvese denilmiş. Bu yüzdendir ki şeytanın Kur’an’daki isimlerinden bir başkası da “vesvas dır”. Vesvâs; vesveseyi verene, yapana denir. Vesvâs, şeytandır. Felak sûresinden biliyoruz ki vesvas sadece şeytan değil şeytan mis-yonunun üstlenmiş insan vesvâsları da vardır. Vesvese, dinde sapıklığa, kulluğu terke, isyana, şehvete ve mâsiyetlere dâvetiyedir. Evet her ikisine de vesvese verdi. Bunun şekli, biçimi bizim için önemli değildir. Eğer önemli olsaydı Rabbimiz burada açık açık bize anlatırdı.. Peki şeytan niye vesvese vermiş onlara? Ya da vesvesesinin hedefi neymiş? Rabbimizin ifadesine göre onlara vesvese verirken şeytanın temel hedefi onların ayıp yerlerini açmak, deşifre etmek, açığa çıkartmaktı. Bunu gerçekleştirebilmek için onlara dedi ki: Dedi ki ey Âdem ve ey Havva! Rabbiniz bu ağacı size neden yasak kıldı biliyor musunuz? Bu ağaçtan yemenizi neden men ediyor biliyor musunuz? Rabbiniz bunu siz melek olmayasınız diye ve siz cennette ebedîyen kalmayasınız diye, ebedî bir yaşam hakkı elde et-meyesiniz diye yasaklıyor. İki melek olmayasınız ve ebedîyet yurdunu elde etmeyesiniz, hiç bitmeyen, tükenmeyen bir mülke sahip olmayasınız, olamayasınız diye bu yasağı koydu. Rabbiniz size gerekli olan böyle bir nimete böyle bir saadete kavuşmanızı istemediği için bu ağacı size yasakladı. Yâni eğer bu söylediklerimi elde etmek, onlara kavuşmak istiyorsanız bu ağaçtan yemek zorundasınız. Burada şeytanın Âdem’le Havva’ya yaklaşma taktiğini anlıyoruz. Bu bizim için çok önemlidir. Şeytanın bu taktiğini Rabbimiz bize anlatıyor ki ona karşı uyanık olalım. Daha önceki âyetinde Rabbimizin bize anlattığı gibi şeytan mü’minlere sağ taraflarından yaklaşır. Yüzünü, şeytanlığını bir mas-keyle saklayarak yaklaşır. Bakın atamız ve anamıza da aynı yönden yaklaşıyor. Alçak kesinlikle bilmektedir ki şeytan olarak yaklaştığı zaman şeytanlığı fark edilecek ve reddedilecek, sözü dinlenmeyecek. Ey Âdem ve ey Havva! Bu ağacı size yasaklayan Allah’ı dinlemeyin! Kimmiş o? Nasıl yasaklarmış bunu size? Onu dinlemeyin ve ona itaatten, ona kulluktan çıkın! deseydi, böyle yaklaşsaydı kesinlikle dinlenmeyeceğini biliyordu. Onun için yüzüne bir maske takarak, hükme şeytanca bir yorum getirerek onları itaatten çıkmaya çağırıyordu. Allah’ın yasağına, Allah’ın hükmüne şeytanca bir yorum getirerek, yasağı insan nazarında törpüleyerek basit hale getirmeyi plan-lıyordu. Deniz kenarında bir karyede yaşayan ve Allah tarafından kendilerine emredilen cumartesi günü yasağıyla karşı karşıya bulunan yahudilere de aynı taktikle yaklaşmıştı şeytan. Onlar için de hükme bir yorum getirerek şöyle diyordu. Cumartesi günü balık tutma yasağını nereden çıkardınız? Allah size cumartesi günü balık tutmayın demedi ki! Cumartesi günü balık yemeyin dedi! Cumartesi tutarsınız daha sonra yersiniz olur biter. Şeytanın bu şeytanca yorumu ve vesveselerine kapılan İsrâil oğullarının gözünde yasak basitleşiverdi ve oltasını ağını kapan herkes balık tutmaya koştu. Bakıyoruz bugün de şeytan ve dostları getirdikleri şeytanca yorumlarla müslümanların gözünde Allah’ın yasaklarını hafifleterek onları yasakları delme konusunda, haramları çiğneme konusunda cesur hale getirmeye çalışıyorlar. Meselâ bir zamanlar müslümanlar nazarında fâiz yasaktı. He-men hemen bütün müslümanlar Allah’ın bu yasağı karşısında çok titiz davranıyorlar, fâizin yakın semtine bile uğramamaya çalışıyorlardı. Ama şeytan ve çömezleri bu fâiz konusuna bir yorum getirdiler. Dediler ki, ya hu bu fâiz yasağını nereden çıkardınız? Allah’ın Kur’an’da yasakladığı şey fâiz değil, ribadır. Allah fâiz değil ribayı yasaklamıştır. Riba ayrı fâiz ayrı şeydir diyerek şeytanca bir yorum getirince bugün müslümanların gözünde bu yasak basitleşmiş ve senedini, çekini kapan müslümanlar bankalara koşuvermişlerdir. Tıpkı İsrâil oğullarının oltasını ağını alıp balık tutmaya koştukları ve yasağı deldikleri gibi. Namaz konusunda da aynı şeyi söylüyorlar bu şeytan ağızlılar. Kardeşim nereden çıkardınız bu namazı? Hani Kur’an’ın neresinde geçer namaz? Kur’an’da Allah’ın bize emrettiği şey namaz değil salâttır. Salât da dua demektir. Bakın lügat kitaplarına, salât kelimesinin namaz değil dua anlamına geldiğini göreceksiniz. Allah’a Allah’ın istediği biçimde dua edip kalbinizi de temiz tuttunuz mu iş bitmiştir. Namaza da, niyaza da gerek yoktur diyerek iblisin ağzını kullanarak, hocalarının taktiğini uygulayarak, emri böyle bir yoruma tâbi tutarak, yâni emri törpüleyerek bugün müslümanların gözünde namaz emrini hafifletip müslümanları namazdan uzaklaştırmaya çalışmaktadırlar. Bu tip ağızları kullanarak haramlara ve emirlere böyle şeytanca yorumlar getirenlerin, müslümanlara şeytanca yaklaşanların tamamı bilelim ki şeytandır. Şeytan misyonunu üstlenmiş mü’minleri Allah yolundan saptırmaya çalışan iki ayaklı şeytanlardır bunlar. Bakın diyor ki ey Âdem ve ey Havva! Bu ağacı Rabbiniz size niye yasak kıldı biliyor musunuz? Aslında bu ağacın öteki ağaçlardan hiç bir farkı yoktur. Üstelik siz ikiniz bu ağaçtan yediğiniz takdirde ikiniz melek olacaksınız ve ebedîyen yaşayacaksınız. İki melek olarak size hiç ölüm gelmeyecek, hayatınız ve zevkleriniz asla son bulmayacak, ebedîlik hakkını elde etmiş olacaksınız. Bugün iki ayaklı şeytanların da aynı şekilde insanlara yaklaştıklarını görüyoruz. Aynen hocalarının ağzını kullandıklarını görüyoruz. Kızım açıverin başınızı! Örtülü başla açık başın bir farkı yoktur. Eğer sizler başınızı açar ve okullarınıza devam ederseniz üstelik bu size iki büyük fayda sağlayacaktır. İlim öğreneceksiniz, diploma ala-caksınız, falan ve filan mevkilere gelme imkânı bulacak, istikballe-rinizi kazanacak, gelecekte kendinize çok iyi bir hayat hazırlayacaksınız. Size sağlayacağı bu büyük faydaların yanında yasağı delmenizin ne önemi olabilir? Evet tüm emirler ve haramlar konusunda bugün şeytanın iki ayaklı talebeleri aynen hocalarının taktiğini kullanarak insanlara yaklaşmaktadırlar. Bakın şeytan da aynı taktikle Âdem ve Havva’ya yaklaşıyordu. Ey Âdem ve Havva, bu ağacın diğerlerinden bir farkı yoktur. Üstelik sizler bu ağaçtan yiyecek olursanız size iki büyük menfaat sağlayacak. İkiniz iki melek olacaksınız ve ebedîyen yaşayacaksınız, size bir daha ölüm gelmeyecektir. Onları zaaf noktalarından yakalıyor hain. İnsanın zaaf noktalarını çok iyi bilmektedir alçak. İnsanın en büyük iki zaaf noktası vardır. Birincisi ebedîleşmek, ölümsüzleşmek, ebedîyen yaşamak arzusu, ikincisi de yaşadığı hayatta mal makam sahibi olmak rahat bir hayat yaşamak. Şeytan insanların bu en büyük zaaf noktalarını çok iyi bildiği için genelde onları kandırabilmek için bu noktalarından yaklaşıyor. Gerçekten mal sevgisi, makam sevgisi, yaşama sevgisi, dünyada ebedî kalma arzusu insanın fıtratında var olan şeylerdir. Zaten insanın gözünde dünyada mal, mülk ve makam sahibi olmak ebedîleşme sebebidir. İnsan bunlara sahip olmakla dünyada ebedîleşeceğini zanneder. Malı, mülkü ve makamı dünyada ebedîlik sebebi zan-eder. Bunlara sahip olduğu zaman sanki artık kendisinin kimseye ihtiyacının olmadığı zehabına kapılarak müstekbirce bir tutum sergilemeye başlar. Kur’an’ın pek çok yerinde azgınlaşan, tâğutlaşan, yer-üzünde tanrılığını iddia ederek Allah’a karşı savaş açma bedbahtlığında bulunan insanların genellikle mal-mülk sahibi, makam-mevki sahibi, sulta-saltanat sahibi kimseler olduğunu görüyoruz. Bakın Rabbimiz Hümeze sûresinde bu hususu şöyle anlatıyor: Mal toplayarak onu tekrer tekrar sayan, diliyle çekiştirip alay eden kimsenin vay haline! Malının kendisini ölümsüz kılacağını sanır. (Hümeze 1,2,3) Evet mal toplar ve yığar. Üst üste yığar, alt alta yığar, apartman diye yığar ve sayar. Saydıkça paracıklarının karşısında mest olur. Ve en sonunda zanneder ki bu paraları, bu servetleri, bu zenginlikleri kendisini ebedîleştirecek. Bu serveti kendisini ölümden kurtaracak. İşte bu duygu kendisini tâğutluğa, tanrılaşmaya, azgınlaşmaya, hak hukuk tanımamaya, insanlara zulmetmeye, her şeyin kendisine ait olduğunu savunmaya, kendisinden başkalarına hiç bir şey vermemeye ve Allah’la savaşmaya götürüyor. Bu konuda örnek Kur’an’da pek çoktur da bunlardan sadece Kehf sûresinde anlatılan şımarık, iki bahçe sahibi zengin bir kimsenin örneği var. Allah’ın kendisine bolca mal mülk verdiği, ama kendisine verilenlerin tamamını kendisinden bilen ve sahip olduklarıyla Allah’a kafa tutmaya kalkışan bir adam. “Kendisine böylece yazık ederek bahçesine girerken: "Bu bahçenin batacağını hiç zannetmem. Kıyâmetin kopacağını da sanmıyorum. Eğer Rabbime döndürülürsem, andolsun ki orada bundan daha iyisini bulurum" dedi. (Kehf 35,36) Evet malına mülküne, gücüne kuvvetine, bağına bahçesine, imkânına iktidarına güvenen ve sanki hiç kimseye eyvallah’ının ol-madığını zanneden, dünyada ebedî kalacağı gururuyla hareket eden bir adam. Böyleleri Elbette buradaki cennetler hatırına, buradaki makam ve mevkileri hatırına Allah’ı unutacaklar, Allah’a kulluğu unutacaklar, hayatlarında Allah’ı diskalifiye edecekler ve kendilerini mülkün sahibi bileceklerdir. Kendilerini hayata ve mülke etkin ve yetkin bilecekler ve şöyle diyeceklerdir: Bu bahçenin batacağını, bu bahçenin harap olacağını hiç sanmıyorum. Bu bahçem hiç bir zaman harap olmaz olamaz diyecek ve bu inancı bu zannı sonunda onu kıyâmetin kopacağını da yalanlamaya kadar götürecektir. Diyecektir ki kıyâmetin kopacağını da hiç sanmıyorum. Kıyâmetin kopacağına da inan-mıyorum. İhtimal vermiyorum ki böyle bir şey olsun. Zannetmiyorum ki öldükten sonra yeniden dirilelim ve bir hesabın kitabın içine girelim. Evet dikkat ediyor musunuz dünya sevgisi, mal-mülk tutkusu ve elindekilere güvenerek onlarla duyduğu bu gurur adamı nereye kadar götürüyor? Adam gurur ve kibir içinde bahçesinin içine giriyor. Ya da işte şirketinin içine giriyor, fabrikasının oturma bölümüne giriyor, saltanatının içine giriyor, makamına giriyor. Kendisinde güç ve kuvvet görerek gurur ve kibir içinde, nefsine ve çevresindekilere zulmeder, tepeden bakar olduğu halde, Allah’ı da diskalifiye ederek di-yor ki; ben gerçek güç ve kuvvet sahibiyim! Ben mal mülk sahibiyim! Benim bağım-bahçem, atım-arabam, makamım-mansıbım, çevrem, kredim, saltanatım var. Bütün bunların sahibi benim! Bu gücümün, bu saltanatımın, bu çevremin, bu kredimin, bu hayatımın sahibi benim ve artık ben bu mülkün batacağına da inanmıyorum! Kesinlikle yok olmaz bu iş yerleri! Yok olmaz bu fabrikalar! Bitmez bu saltanat! Son bulmaz bu hayat! Gelmez ölüm bana! Ben ebedîyen yaşarım bu saltanatımın içinde! Bütün bunlara sahipken artık ben kıyâmetin kopacağına da ihtimal vermiyorum! Bu saltanatın, bu gücün ve bu imkânın sahibi olan birinin üzerine kesinlikle kıyâmet kopmaz! Benim üzerime kıyâmet kopmaz! Kimse benim önüme geçemez! Kimse benimle baş edemez! Allah’ın da beni öldüreceğini sanmıyorum! Gerçi eğer bu zavallı fakirlerin, şu ayak takımının, şu örümcek kafalıların dedikleri doğru da gerçekten kıyâmet kopacaksa bile, ne önemi var? Eğer bunların dedikleri gibi ölecek ve yeniden dirileceksek, elbette yine bize orada da ayrıcalık tanınacak ve ayrı muamele yapılacaktır. Zat-ı âlileri orada da korunacaktır elbette. Çünkü dünyada bu kadar servetin bu kadar saltanatın sahibi değil miydik bizler? Öyleyse sayın cenapları, elbette âhirette de düşünülecek, elbette orada da protokol bozulmayacak, orada da saygınlığını koruyacaktı. Böyle düşünüyordu adam. Evet zenginler ölmez, paralılar ölmez, makam sahipleri, sal-tanat sahipleri ölmez. Dünyanın en zengin adamı Karun, bir gün paracıklarının karşısına geçip sevinçten mest olmuş bir vaziyette onları sayarken, hizmetçisi de uzaktan gülerek onu seyrediyormuş. Hizmetçisini böyle garip bir tavır içinde gören Karun onun paracıklarına göz koyduğunu ve onları çalmayı planladığını zannederek onu ayaklarının altına alıp ezmeye başlar. Niye gülüyordun söyle bakalım? diye onu ezmeye çalışırken, bir ara fırsat bulan hizmetçi bağırır: Efendim! vallahi onları çalmayı filan düşünmedim! Düşündüm ki siz ölünce.. Filan demeye çalışırken, daha onun sözünü boğazında kesen Karun der ki: Sus! Ben ölmem! Zenginler ölmez! Paralılar ölmez! Saltanat sahipleri ölmez! diye onu daha beter yapmaya koyulur. Evet zenginler ölmez! Paralılar ölmez! Saltanat sahipleri öl-mez! Bu Ehramlar, bu anıt kabirler de onun için var ya. Ölmediklerini ortaya koymak için, ölümsüzlüklerini ispat için, ya da öldükten sonra da hegemonyalarını sürdürebilmek için yaptırıyorlar bunları. Evet insanın bu zaaf noktalarını çok iyi bilen İblis, insana bu yönlerden yaklaşıyor.