44. “Cennetlikler, cehennemliklere: "Biz Rabbimizin bize vaadettiğini gerçek bulduk, Rabbinizin size de vaadettiğini gerçek buldunuz mu?" diye seslenirler, "Evet" derler. Aralarında bir münadi, "Allah'ın lâneti zâlimler üzerine olsun.” Bir yanda Allah’ın rahmetine ermiş cennetlikler var öbür ta-rafta da dünyadayken Allah’ın istediği şekilde yaşamayarak Allah’ın rahmetini kaybetmiş ve bunun sonucu olarak da cehenneme yuvar-lanmış insanlar var. Aralarında bir sur var ve bu insanlar birbirleriyle konuşuyorlar. Ama bunu dünya mantığına göre düşünmeyeceğiz tabii. Zira biz Rasulullah efendimizin hadisinden biliyoruz ki Cennete en son girecek adamın makamı şu anda üstünde gezip dolaştığımız dünyanın beş on misli olacak. O zaman bu konuşma nasıl olacak diye düşünüyoruz. Yâni bu kadar büyük mesafelerden insanlar nasıl konuşacaklar ve birbirlerine seslerini nasıl duyuracaklar? Belki eskiden bunu anlamak da anlatmak da zordu. Ama şimdi televizyon, radyo gibi iletişim araçları bunun biraz daha kolay anlaşılmasını sağlıyorlar. Meselâ şu anda ben benim anladığım ve düşündüğüm şeyleri ciğerimde oluşturduğum ve dışa çıkardığım ses titreşimlerini sizin kulaklarınıza doğru gönderiyorum ve sizler şu anda benim ne demek istediklerimi hemen anlıyorsunuz. Ama ne gariptir ki aynı sesleri bir Fransız'ın, bir Almanın kulaklarına da gönderiyorum lâkin bu adamların kulaklarında ne varsa bilmiyorum onlar sizin anladığınız şeyleri anlayamıyorlar. Bir tıkaç mı var kulaklarında? Yoksa sizin anladıklarınızı anlamalarına engel bir perde mi var onlar sizin anladığınız gibi anlayamıyorlar. Şunu demek istiyorum, böyle duymak için, anlamak için çok uzakta ya da çok yakında olmak pek fazla bir şey değiştir-miyor yâni. Belki bilemiyorum yarın insanın alnına bir lazer konacak ve içinden geçenleri insanlar anlayıverecekler. Evet burada bir konu anlatılıyor. Cennetliklerle cehennemliklerin bir diyalogları bir konuşmaları anlatılıyor. A'râf'ta bir konuşma. Aynı zamanda bu sûreye isim olan bir olaydır bu. A’râf sûresi burada geçen A’râf kelimesinden alınmıştır. Cennetlikler var bir tarafta, cehennemlikler var öbür tarafta bir de bunların arasında yari A'râf'ta bir kısım insanlar var ve aralarında bir kısım konuşmalar geçmektedir. Kur’an-ı Kerîmin pek çok yerinde ve Rasulullah efendimizin Hadis-i Şerîflerinde beyan buyurulduğuna göre zaman zaman cennet ashabı cehennem ashabına, cehennem ashabı da cennet ashabına arz ediliyor gösteriliyor. Ve zaman zaman bunların arasında bir kısım konuşmalar cereyan ediyor. Veya yine kimi hadislerden öğreniyoruz ki cennetliklere, cehennemliklerin hayatları makamları gösteriliyor, cehennemliklere de cennetliklerin nimetleri makamları gösteriliyor. Sebep ne? Anlayabildiğimiz kadarıyla cennetlikler iki kere sevinsinler cehennemlikler de iki kere kahrolsunlar diye yapılıyor bu. Mü’minler için iki sevinç, kâfirler için de iki kahroluş vardır. Mü’minler amellerinin karşılığı olarak Rablerinin kendileri için hazırladığı gözlerin görmediği kulakların duy-madığı cennet ve nimetlerini görünce bir sevinecekler, bir de kâfirlerin içinde bulundukları cehennem ve azabını görünce ikinci bir kere daha sevinecekler. Çok şükür ki dünyada bu kâfirler gibi yaşayıp bu cehenneme gitmedik diye. Cehennemlikler de dünyada yaşadıkları pis bir hayatın sonucu olarak boyladıkları cehennemi ve oradaki daya-nılmaz azabı görünce bir kahrolacaklar bir de cennette mü’minlerin içinde bulundukları nimetleri görünce ikinci bir defa daha kahrolacaklar. Vah bize, yuh bize, yazıklar olsun bize demek şimdi biz bu cenneti kaybettik ha! diye ikinci bir defa daha kahrolacaklar mahvolacaklar. Bakın cennetlikler cehennemliklere diyecekler ki: Cennet ashabı cehennem ashabına seslenecekler ve diyecekler ki. Ey cehennem sohbetçileri! Ey ateşin dostları, ateş taraftarları! Biz Rabbimizin bize vadini hak bulduk, gerçek bulduk, siz de Rab-binizin size vaiydini hak buldunuz mu? Rabbimiz dünyadayken yaşadığımız bir hayatın sonunda bize neleri vaadetmişse biz onların tümünü hak bulduk gerçek bulduk. Hepsi de doğruymuş, hepsi de hakmış. Rabbimiz dünya hayatındayken bize ey kullarım eğer benim istediğim gibi bir hayat yaşarsanız karşılığında şunlar şunlar var; yok benim hayat programımı terk eder de kendi bildiğiniz gibi bir hayat yaşarsanız sonunda şunlar şunlar sizi beklemektedir buyurmuştu. Hayatınızı benim adıma yaşarsanız sizi en güzel bir hayatta yaşatırım, değilse sizi ateşin ashabı yaparım demişti. İşte bizler Rabbimizin istediği gibi bir hayat yaşadık, boyunlarımızdaki ipin ucunu Rabbimize teslim ettik, Rabbimiz ne tarafa çekmişse biz o tarafa gittik. Rabbimizin bizden istediği sâlih ameller işledik ve Rabbimiz vaadettiği o güzel hayatı bize verdi. Biz Rabbimizin bize vaadettiklerinin hepsini hak bulduk. Hûrileri, ğılmanları, şarap ır-maklarını, bal ırmaklarını, süt ırmaklarını ve daha nice nimetleri aynen hak bulduk. Rabbimiz vadinde hulf etmedi. Zaten biz bunu daha önceden de biliyor ve öylece inanıyorduk. Haydi söyleyin bakalım siz de Rabbinizin size vaadetmiş olduklarını hak buldunuz mu? Siz de Allah’ın cehennemini, Allah’ın ateşini ve azabını hak buldunuz mu? diyorlar. Dünyada da Rasulullah efendimizin “Kalib-i Bedir” denen çu-kura gömülen kâfirlere aynı şeyi sorduğunu biliyoruz. Bedirde müslü-manlar tarafında gebertilen kâfirler bu çukura doldurulmuş ve Allah’ın Resûlü onların başında şöyle bir hutbe irad buyurmuştu. “Ey kâfirler! Ben Rabbimin bana vadini hak buldum, sizler de Rabbinizin size vaadettiklerini hak buldunuz mu? Nasıl doğru muymuş Allah’ın dedikleri? Şimdi anladınız mı gerçeği?” buyurmuştu da sahâbe-i kirâm efendilerimiz Allah’ın Resûlüne şöyle sormuşlardı: Ey Allah’ın Resûlü! Onlar ölüler değil mi? Ölü olan bu insanlar sizin bu sözlerinizi nasıl duyacaklar? Allah’ın Resûlü buyurdu ki: “Evet onlar da aynen sizin gibi konuşulanları duyarlar ama cevap veremezler.” Peki acaba neydi Rasulullah efendimize vaadedilenler ve neydi o kâfirlere vaadedilenler? Yâni Rasulullah efendimizin hak bulduğu Allah’ın vadi neydi ve kâfirlere de siz de hak buldunuz mu vadi dediği Allah’ın vadi neydi? Rasulullah adına Rabbimizin vadi zaferdi, kâfirlere karşı kendisine Allah’ın destek vadiydi, cennetti, Allah’ın rızasıydı. Kâfirler adına da Allah’ın vadi hezimetti, mağlubiyetti, gebermeydi ve sonunda cehennemi boylamaydı. Demek ki bu dünyadaki durumdur. Yâni bundan anlıyoruz ki bu kâfirler dünyada da duyacaklardır bunu. Yâni bugün kâfirlerinin mezarlarının başına gidip söylesek bunları burada da duyacaklardır. Ama burada anlatılan konu onların âhiretteki duymaları ve duyurulmalarıdır tabii. Evet mü’minler, cennetlikler cehennemliklere diyecekler ki biz Rabbimizin bize vaadettiği cenneti ve nimetlerini hak bulduk siz de Rabbinizin size vaadettiği cehennemi ve azabını hak buldunuz mu? Nasıl doğru muymuş Allah’ın vaadleri? Yalan mıymış? Ne haber? Ya-par mıymış Allah dediklerini? Dünyada dediğiniz gibi hikâyemiymiş bunlar yoksa gerçek miymiş? diyorlar. Evet bilelim ki Allah da dediğini aynen yapacaktır. Ne demişti Rabbimiz? Kur’an’la beraber olun! Sünnetle beraber olun! Benim size gönderdiğim hayat programımı tanıyıp o istikâmette yaşayın. Eğer benim dediğim gibi yaşarsanız sonunda sizleri cennetime koyarım. Aksini yaparsanız sizi cehennemime doldururum demişti. Peki acaba yapar mı Allah dediklerini? Sözünün eri midir Allah? Elbette işte gördü mü’minler cenneti. Rablerinin vaadettiği cenneti ve devletleri gördüler. Elbette cehennemi de vereceğini biliyorlar ve karşılarındaki kâfirlere böyle diyorlar. O halde burada bize düşen iki şey vardır. A: Madem ki bizler yarın Allah’ın cennet ya da cehennem adına bize vadini hak bulacağız, yerimizin neresi olacağı konusunda Rabbimizin hükmüne razı olacağız ve buna asla itiraz edemeyeceğiz. O halde aklımızı başımıza alıp bugünden Rabbimizin bize vadini hak bulalım da cenneti hak etmeye çalışalım. Rabbimizin bizim adımıza gönderdiği hayat programına hak diyelim, onun istediği biçimde bir hayat yaşayalım da yarın zorunlu olarak hak diyeceğimiz, inkâr edemeyeceğimiz cenneti kazanmaya çalışalım. Zira bugün bu imkân bizim elimizdedir. Yarın bu imkânımız kalmayacak ve mecburen Rab-bimizin hükmüne evet diyecek Rabbimizin takdirini hak bulacağız. B: Bir ikincisi de yarın bizler diyeceğiz ya kâfirlere, ey kâfirler! Biz Rabbimizin bize vadini hak bulduk! Sizler de Rabbinizin size vadini hak buldunuz mu? Nasıl doğru muymuş Kur’an’ın dedikleri? diyeceğiz. Öyleyse yarın diyeceğimiz bu sözü onlara bugünden diyelim. Bugünden söyleyelim onlara bunu ki yarın bunu diyebilecek bir konumda olmayı garantileyelim. Bugünden diyelim ki onlara bunu ki yarın cennetlikler safında yer almayı garantileyelim. Ya da bunu kâfirlerin anlayıp değerlendirebilecekleri bu dünya ortamında söyleyelim ki bu sözümüz onlar için bir mânâ ifade etsin. Zira yarın söylenecek bu sözün onlar için bir kıymeti kalmayacak. Yarın onlar zaten bilecekler ve anlayacaklar bunu. İstemeseler de bilecekler yarın bunu. Öyleyse bu sözü zorunlu olarak kabul edecekleri yarına saklamayalım da bugünden söyleyelim onara. Bugünden haberdar edelim onları ki akıllarını başlarına alsınlar. Gelin ey kâfirler! Bu yaşadığınız hayattan vazgeçin! Bu hayatın sonu sizi cehenneme götürüyor! Kendi ellerinizle kendinizi cehenneme sürüklüyorsunuz! Yarın pişman olacaksınız! Yarın eyvah diyeceksiniz ama bu pişmanlığınızın size hiç bir faydası olamayacak diyelim ve bugünden uyaralım onları. Meselâ bir delikanlı filan kızla evlenecek. Adam onun ona lâ-yık olmadığını, böyle bir evliliğin onun kulluğunu ters yönde etkileyeceğini, hayatını çekilmez bir noktaya götüreceğini bildiği halde ona önceden söylemiyor, onu bu konuda önceden uyarmıyor, herşey olup bittikten sonra söylemeye çalışıyor. Veya birisi hanımıyla boşanmaya karar vermiş, aileyi yıkmayı düşünüyor. Onun durumuna muttali olan berikisi boşanmadan evvel bu işin çok çirkin bir şey olduğunu, Allah’ın sevmediği bir şey olduğunu, kendisini çok büyük sıkıntıların beklediğini, durumunu bir daha gözden geçirmesi gerektiğini önceden söy-lemiyor ona da her şey bittikten sonra demeye kalkışıyor geçmiş olsun. Veya bildiği tanıdığı bir müslüman kardeşinin falan kişiyle ortaklık etmemesi gerektiğini, onun paraya bakışının bozuk olduğunu, İslâmî yaşayışının bozuk olduğunu, onunla yapacağı bir ortaklığın kendisine çok büyük sıkıntılara mal olacağını önceden açık ve net bir biçimde söylemiyor, adamın başına bu belâ geldikten sonra söylemeye çalışıyor, geçmiş olsun. Veya meselâ bir delikanlı okuldan kaydını sildirmeye karar vermiş veya işte falan okula kayıt yaptırmaya karar vermiş onu bilen arkadaşı bu konuda onu uyarıp ona bildiklerini anlatmıyor. Sakın bu okula kaydolma. Zira oradan alacağın bilgiler senin kulluğunu ters yönde etkileyecek, orada kafana dolduracağın yığınlarla boş bilgiler yüzünden kafanda vahye yer kalmayacak, o bilgilerle uğraşırken vahyi tanımana zamanın kalmayacak diyerek zamanında onu uyarmıyor her şey bittikten sonra ona bunu demeye çalışıyor geçmiş olsun. O halde karşımızdakinin anlayacağı bir dille; özel olarak, genel değil bizzat onu ilgilendiren yönüyle açık ve net bir biçimde anlatmak zorundayız. Zira anlatılacak konu özel değil de genel anlatıldığı zaman çoğu defa karşımızdaki anlatılanlardan kendisine müncer olan bölümü ayırt edemeyebiliyor, anlamayabiliyor. Anlatılanların kendisini ilgilendiren yönünü kavrayamayabiliyor. Çok genel anlatımlardan ken-disine bir ders çıkaramayabiliyor. Meselâ birine defalarca anlatsak. Evlenilecek kızda işte şu şu özellikler bulunmalıdır. Şu şu özelliklere sahip birisiyle evlenmek müs-lüman bir delikanlının hayatını çıkmaza sürükleyecektir, kulluğunu ters yönde etkileyecektir gibi çok genel hatlarıyla birine defalarca anlatsak sonra da bu delikanlı böyle birisiyle evlenip başına belâyı bulunca da ona gördün mü? Benim dediğim doğru değil miymiş? Ben haklı değil miymişim? Dememiz doğru olmayacaktır. Neden? Çünkü biz ona bu meseleyi anlatırken çok genel hatlarıyla anlattık. Ona bu konuyu anlatırken konuyu özelleştirip sen bu kızla evlenme demedik hiç bir zaman. O da bizim kendisine anlattığımız bu genel ifadeler arasından kendisine müncer bölümü çıkaramadı. Böyle değil de karşımızdakinin anlayabileceği bir dille özel olarak ona anlatacağımızı anlatmak ve onu çok açık bir şekilde uyarmak zorundayız. Evet yarın biz Rabbimizin bize vadini hak bulduk siz de Rab-binizin size olan vadini hak buldunuz mu? diyeceğimiz kâfirlere de bunu dünyada demek zorundayız. Dünyada açık ve net bir biçimde bu kâfirleri yarın olup bitecekler konusunda uyarmak zorundayız bu-nu unutmayalım. Evet mü’minler cennetlikler onlara böyle bir soru so-runca bakın cehennemlikler de onlara şöyle cevap verecekler: Diyecekler ki evet. Kâfirler itiraf edecekler durumlarını. Nasıl itiraf etmesinler ki bu azabın içinde bulunmaktadırlar. Nasıl kabullenmesinler ki iliklerine kadar bu azabı hissetmektedirler. Zaten Rabbi-miz onların içinde bulundukları hayatı, yaşadıkları korkunç azabı mü’-minlere de göstermektedir. Sonra aralarında bir grup ya insanlardan ya da meleklerden bir grup bir ezanla seslenir. Nida edici bir nidacı bir müezzin aralarında seslenir. Bir müezzin ezan okur ve der ki: Allah’ın lâneti zâlimler üzerine olsun. Allah’ın rahmetinden uzak oluş, Allah’ın nimetlerinden uzak oluş rahmetten kovuluş zâlimlerin üzerine olsun. Allah’ın lâneti kendilerini Allah’a kulluk makamından çıkarıp başka konumlarda tutan müşriklerin ve kâfirlerin üzerine olsun. Çünkü en büyük zulüm şirktir. Zulüm; adâletin zıddıdır. Adâlet de bir şeyi yerli yerine koymak yerli yerinde kullanmak demektir. İşte bu adamlar kendilerini Allah’a kulluk makamında tutmaları gerekirken oradan koparıp ya kendi kendilerine ya da Allah’tan başkalarına kulluk makamında tuttukları için zulümlerin en büyüğünü işlemiş kimselerdir. Peki acaba bu adamların bu müşriklerin bu zâlimlerin ve kâfirlerin suçları neydi? Ne yapmışlardı bu adamlar ki Allah’ın lâneti bunların üzerine olacaktı? Neden rahmetten mahrum olacaklardı bu adamlar? Bakın bundan sonraki âyet-i kerîmesinde Rabbimiz onların suçlarını, cürümlerini şöylece anlatmaya başlıyor: