68,69. “Size Rabbimin sözlerini bildiriyorum. Ben sizin için güvenilir bir öğütçüyüm; sizi uyarmak üzere, aranızdan bir adam vasıtası ile Rabbinizden bir haber gelmesine mi şaşıyorsunuz? Allah'ın sizi Nûh'un milleti yerine getirdiğini ve vücutça da onlardan üstün kıldığını hatırlayın, başarıya erişebilmeniz için Allah'ın nimetlerini anın" dedi.” Ben size Rabbimin Risâletini, Rabbimin âyetlerini ulaştırıyorum. Ve ben size sadece bir nasihatçiyim, sizin iyiliğiniz için, sizin selâmetiniz için, sizin kurtuluşunuz için gelmiş bir elçiyim. Üstelik bu yaptıklarım karşılığında sizden bir ücret de istemiyorum. Bir menfaatim de söz konusu değildir. Allah’ın tüm elçilerinin toplumlarına söyledikleri budur. Sizden olan, sizin cinsinizden olan bir elçi vasıtasıyla size Rabbinizden bir uyarı gelmesini acayip bir şey mi kabul ediyorsunuz? Sizden olan birinin, içinizden birinin size sizi onunla uyarmak için bir öğüt getirmesini garip mi karşılıyorsunuz? Tuttuğunuz yolun yanlışlığını, hayat programlarınızın bozukluğunu, yaşadığınız bu hayatın sonunda süratlice cehenneme, ateşe doğru gittiğinizi size haber vermek için içinizden bir elçinin gönderilmesi pek mi acayibinize gitti? Düşünsenize, hatırlasanıza sizi Nûh kavminden sonra Rab-biniz halîfe yapmıştı. Nûh kavminin tüm müşriklerinin, putçularının kökünü kazımış tufanla ve sadece Hz. Nûh ve Ona iman etmiş az sayıda insan bırakmıştı geriye. Hûd (a.s)’ın toplumu olan Âd kavmi de işte gemide kurtulan bu azların torunlarıydı. Nûh kavminin helâkinden sonra Rabbimiz Âd kavmini yeryüzünde halîfe yaptı. Yeryüzü kendilerine devredildi. Artık onların nasıl amel işlediklerini görecekti Allah. İşte burada Rabbimiz diyor ki onlara: Ey insanlar! Ey inanan insanların torunları! Tufanı ne çabuk unuttunuz? Babalarınızın yolunu, babalarınızın dinini ne çabuk unuttunuz? Daha dün kâfirler helâk edilirken, inanmayanlar suda boğulurken sizin babalarınız imanlarından ötürü gemide kurtulanlardan olmuşlardı. Yâni sizin atalarınız inanan mü’minlerdi. Onları, onların dinlerini, onların yollarını ne çabuk unuttunuz? Onlardan inanmayanları Rabbinizin helâk ettiğini ne çabuk unutuverdiniz? denilerek onlara helâk yasası hatırlatılmaktadır. Rabbimizin değişmez yasası gereği yeryüzünde gerçekleştirdiği helâklerin her biri bir sonraki toplum için birer ibret, birer âyet özelliği taşımaktadır. Tüm bu âyetler gösteriyordu ki Allah tek Raptır, Allah tek İlahtır, Allah’tan başka kendisine kulluk edilecek, Allah’tan başka yasaları uygulanacak Rab ve İlah yoktur ve kesinlikle Allah’a karşı gelinmez. Allah’la savaşa tutuşanların tümü helâkten kurtulamamıştır. Ve Allah sizi güç, kuvvet konusunda da ziyâdeleştirmişti. Size güç, kuvvet, boy-pos vermişti. İbni İshâk’ın rivâyetine göre Âd kavmi Ummandan Yemene kadar uzanan geniş bir bölgede, Ahkâf denen bölgede yaşıyordu. Bu bölgede mesken olan Âd toplumu tüm civar ülkelere de hâkim bir durumdaydı. hâlâ şu anda bile Hadramut taraflarında bunların evlerinin, barklarının kalıntılarına rastlanmaktadır. Gerçekten çok muhteşem bir Medeniyet kurmuşlardı. Rabbimiz Fecr sûresinde yeryüzünde onlar gibisinin yaratılmadığını anlatır: “Ey Muhammed! Rabbinin, hiçbir memlekette benzeri ortaya konmayan sütunlara sahip İrem şehrinde oturan Âd milletine ne ettiğini görmedin mi?” (Fecr 68) Evet Âd kavmi gibisi bir daha yaratılmamıştır. Cenneti dünyada arama, cenneti dünyada kurmaya da dünyayı cennetleştirme cinnetine kapılmış bir kavimdi. Yahut dünyayı cennetleştirme sevdalısı bir topluluktu. Dünyayı kıble edinmiş tüm plan ve programlarını dünya adına yapan bir toplum, bir karakter. Bu karakterin bu kıblenin tezahürü olarak da İrem’i görüyoruz. Bağlar, bahçeler, eğlenceler, kasırlar, köşkler, kafesler, kanaryalar, kaşaneler. İstiyorlardı ki dünya cennet olsun. İstiyorlardı ki cenneti dünyada yaşasınlar. Cennetliklerini dünya da istiyorlardı. Şuarâ sûresinde de Hz. Hûd (a.s)’ın onlarla diyalogu şöyle anlatılır: “Siz her yüksek yere koca bir bina kurup, boş şeyle mi uğraşırsınız? Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinirsiniz? Yakaladığınızı zorbaca mı yakalarsınız? Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Bildiğiniz şeyleri size verenden sakının; davarları, oğulları, bahçeleri ve akarsuları size O vermiştir. Doğrusu hakkınızda büyük günün azabından korkuyorum" dedi. İster öğüt ver, ister öğüt verenlerden olma, bizce birdir.” (Şuarâ 128, 136) Evet dünyayı cennetleştirme cinnetine kapılmış olan bu toplum ne kadar oturacakları, ne kadar kalacakları belli olduğu halde sanki hiç ölmeyeceklermiş gibi her bir dağın başına villalar, köşkler yapıyorlardı. Oturamayacakları evler yapıyorlar, yiyemeyecekleri, tüketeme-yecekleri servetler topluyorlardı. Kendilerini ebedîleştirsin diye, hiç ölmeyelim ve ebedîyen yaşayalım diye evler, dükkanlar, fabrikalar, iş yerleri yapıyorlardı. Adamların öyle bir hayat programları vardı ki sanki hiç ölmeyecekler. Dünyaya bu bağımlılıklarından ötürü, âhireti unuttuklarından ötürü de tuttukları zaman Cebbarların tuttuğu gibi tutuyorlardı. Zorbaların tuttuğu gibi tutuyorlardı. Tuttuklarının canını çıkarıyor, yakaladıklarının kanını emiyorlardı, doyumsuzlukları yüzünden insanlara zulmediyorlardı. Allah’ın elçisi kendilerine böyle yapmayın, Allah’tan korkun, Allah’la yol bulun, Allah’ın koruması altına girip Onun istediği bir hayatı yaşayın, Rabbinize itaat edin, bunun için de Rabbinizin sizden istediği kulluğu benden öğrenin dediği zaman da ona karşı müstekbirce bir tutum sergiliyorlardı. Allah’ın elçisine diyorlardı ki: Ey peygamber! Boşuna uğraşma! Boşuna yorma kendini! Vaaz etsen de etmesen de, uyarsan da uyarmasan da fark etmez, çünkü kesinlikle biz değişmeyeceğiz dediler. Allah’ın âyetleriyle mücâdeleye tutuştular. Allah’ın elçisini yok etmeye soyundular. Bakın bundan sonraki âyetinde Rabbimiz onların elçisine şöyle dediklerini anlatır: