A'râf Suresine Dön

A'râfالأعراف

84. Ayet

84A'râf Suresi

وَاَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ مَطَرًاۜ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُجْرِم۪ينَ۟

Onların üzerine bir (azap) yağmuru yağdırmıştık. Suçlu günahkârların akıbetinin nasıl olduğuna bir bak!

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

84. “Geriye kalanların üzerine öyle bir yağmur yağdırdık ki! Suçluların sonunun nasıl olduğuna bir bak!” Evet cinsel ahlâksızlığı doruklaştıran bir toplumun âkıbeti de işte böyle oldu. Allah’ın ve O’nun elçisinin kendilerinden istediği tertemiz bir hayata razı olmayarak pislikten hoşlanan bir toplumun âkı-beti işte budur. Lût (a.s)’ın toplumu böyle pislik içinde peygamberlerinin kendilerine sunduğu mesajdan habersiz, Allah’a ve O’nun elçisine kafa tutar bir hayatı yaşayıp dururlarken onları helâk görevini alan Allah’ın melekleri bu toplumu helâk etmek üzere gelirlerken önce Beyti Mak-dis civarındaki Halil kentinde ikâmet eden Hz. İbrâhim’in (a.s)’ın yanına uğrarlar. Allah’ın melekleri insan sûretinde kendisine geldikleri için atamız İbrâhim (a.s) onlara kızartılmış bir buzağı ikram eder. Fakat onların sofraya el sunmadıklarını gören atamızı bir korku bir telaş alır. Çünkü genelde o toplumda bir eve misafir gelenler eğer ikram edilen yemeği yemezlerse düşmanlık adına geldikleri anlaşılırdı veya bu varlıkların melek oldukları anlaşılırdı. İşte atamız İbrâhim’i bir korku almıştı. Onun ve hanımının telaşlandıklarını gören Allah’ın melekleri onları rahatlatmak için dediler ki ey İbrâhim korkmayın biz Allah’ın melekleriyiz. Bunu öğrenince İbrâhim (a.s)’ı bu defa da başka bir kor-ku almıştı. Melek ya vahiy getirir ya da hele hele bir insan sûretinde gelmişlerse mutlaka bir toplumu helâk etmek için gelirler diyerek bir başka korku kaplamıştı atamızı. Allah’ın melekleri dediler ki korkma ey İbrâhim biz sana bir çocuk müjdelemeye geldik dediler. Onların bu sözlerini duyan Sara annemiz de çok heyecanlandı veya hayretini şaşkınlığını gizleyemeyerek ellerini yüzüne vurdu ve dedi ki ben ha! Benim çocuğum olacak ha! Ben kısır bir kadınım! Ve de üstelik seksen doksan yaşındayım! Böyle bir ayağı çukura kaymış, yaşlılığının son haddine ulaşmış bir kadından nasıl bir çocuk olabilir? diyerek hayretini izhâr ederken melekler de dediler ki” Kezalik” işte böyle. Güç ve kudret sahibi olan rabbine bu iş kolaydır, hiç bir şey ona zor gelmez dediler. Sonra İbrâhim (a.s) meleklere sordu: Sizin esas geliş gayeniz nedir? Allah’ın melekleri de dediler ki biz Rabbimizin emriyle Lût’un kavmini helâk etmeye geldik. Allah’ın merhametli elçisi heyecanla de-di ki; ama orada Lût var. Melekler dediler ki orada kimin olduğunu biz bilmekteyiz. Sonra oradan ayrılıp Ürdün’e, Lût (a.s)’ın bölgesine geldiler, insan sûretinde az evvel de ifade ettiğimiz gibi hanımı hainlerden olduğu için onları kavmin ahlâksızlarına haber verdi. Bizim evde yakışıklı gençler var onlardan istifade etmek istiyorsanız haydi gelin dedi. Sonra ahlâksızlar tarafından Lût (a.s)’ın evi çevrildi. Ver o gençleri bize ey Lût yoksa biz sana ne yapacağımızı görürsün diye tehditler savurmaya başladılar. Onların bu tavırları Lût (a.s)’a gerçekten çok ağır geldi. Misafirlerini kendi elleriyle bu ahlâksızlara teslim etmek durumunda kalmak onu çok üzdü de onlara ey kavmim işte kızlarım! Gerçekten evlenmek istiyorsanız onları alın ve bu misafirlerime dokunmayın dedi. tâbi bu işte kızlarım ifadesi işte ümmetimin kadınları, eğer evlenmek istiyorsanız bu kadınlarla evlenin ve erkeklere gitmekten sakının anlamına da gelmektedir. Onlar dediler ki ey Lût bizim ne istediğimizi sen pek ala biliyorsun. Biz kızları değil erkekleri istiyoruz ve onları almadan da buradan bir adım bile atmayacağız dediler. Sonra Allah’ın melekleri dediler ki ey Lût korkmana gerek yok biz Allah’ın elçileriyiz ve bu ahlâksızların defterlerini dürmeye geldik derler ve işte Rabbimizin: “Geriye kalanların üzerine öyle bir yağmur yağdır-dık ki! Suçluların sonunun nasıl olduğuna bir bak!” Âyetinde ifade edildiği gibi Allah onların işlerini bitiriverdi. Mü’-minleri kurtarırken Rabbimiz kâfirlerin kökünü kazıyıverdi. Ama burada dikkat ederseniz karısı müstesna diyor Rabbimiz. Evet görüyoruz ki iman etmedikleri sürece peygamber karıları, peygamber kızları, peygamber oğulları peygamber babaları, peygamber amcaları bile kurtulamıyor. Öyleyse ancak inananlar kurtulacaktır, bunun dışında ne nesep bağı ne de başka bağlar hiç bir değer ifade etmeyecektir. Bakın Rabbimiz Tahrîm sûresinde iki peygamber karısından bir de Firavunun karısı olan Asiye annemizden örnek vererek bu hususu şöyle anlatır: Allah, inkâr edenlere, Nûh'un karısıyla Lût'un karısını misal gösterir: Onlar, kullarımızdan iki iyi kulun, nikâhı altında iken onlara karşı hainlik edip inkârlarını gizlemişlerdi de iki peygamber Allah'tan gelen azabı onlardan savamamışlardı. O iki kadına: " Cehenneme girenlerle beraber siz de girin" dendi (Tahrîm 10) “Allah, inananlara Firavunun karısını misal gösterir: O: Rabbim! Katından bana cennette bir ev yap; beni Firavundan ve onun işlediklerinden kurtar; beni zâlim milletten kurtar" demişti.” (Tahrîm 11) Evet görüyor musunuz? İki peygamber karısı, Lût (a.s) ve Nûh (a.s)’ın karıları kocaları peygamber oldukları halde, Allah kendilerine çok büyük nimetler sağlamış olduğu halde, evlerine vahiy indiği ve çevrelerindeki insanlar o evden aydınlandıkları halde bu büyük nimetten istifade edemeyen iki peygamber karısı, cehenneme gidiyor ama zâlim ve despot bir adamın Firavunun karısı olan Asiye annemiz akşam-sabah yemek yerine kendisine sopa atan dünyanın en zâlim adamının emrinde o zor imkânları, o dar imkânları değerlendirip cennete gidiyor. Rabbimiz bu ikisini mü’minlere misal olarak arz ediyor. Yarın ya Rabbi işte imkânım yoktu, zamanım yoktu, zâlim bir müdürüm vardı nefes aldırmadı, zâlim birinin tebaasıydım fırsat vermedi. Veya ya Rabbi param yoktu, pulum yoktu, imkânım yoktu ne yapayım kulluk yapamadım diyerek yığınlarla mâzeretlerin arkasına saklanmak isteyenlere işte bu iki örneği verecek. Bakın ki imkânı olanlar ne yapmış? İmkânsızlıklar içinde kıvranan ne yapmış buyuracak. Evet Lût (a.s)’ın karısı da helâk edilenler arasındaydı, dünyada ve helâk edilenlerin arasında olacak âhirette. Bildiğimiz kadarıyla Lût (a.s)’a toplumu içinden sadece iki kızı iman etmiştir. Bundan başka hiç kimse iman etmemiştir. Allah’ın elçisi yıllarca anlatmış, yıllarca uyarmış, yapmayın etmeyin demiş, bu gidişiniz dünyada azaba, âhirette de cehenneme doğru bir gidiştir. Gelin ey insanlar Rabbinize iman edin. Gelin Rabbinizin sizden istediği bir hayatı yaşayın. Gelin kendi hayatınızı kendiniz belirlemeye ve keyfinizin istediği şeyleri yapmaya kalkışmayın. Sizin bir sahibiniz ve yaratıcınız vardır. Sizler hayatınızı Rabbinize borçlusunuz. Rabbiniz denemek için sizi bu dünyaya getirdi. Sizden öncekiler gibi şu anda sizler de imtihandasınız. Gelin inadı bırakın da müs-lüman olun, Rabbinize teslim olun diye yıllarca uyardı onları ama din-lemediler. Yan çizdiler, keyifleri ağır bastı, şehvetleri ağır bastı, menfaatleri ağır bastı da Rablerine ve Rablerinin elçisine isyan edince Allah da onların defterlerini dürüverdi. ”Geriye kalanların üzerine öyle bir yağmur yağdırdık ki! Suçluların sonunun nasıl olduğuna bir bak!” Evet üzerlerine bir yağmur gönderdi de Rabbimiz işlerini bitiriverdi. Bir toplum daha siliniyordu tarih sahnesinden. Allah diyor ki onların âkıbetleri ne oldu bir bakın. Lût kavminin Kur’an’da bir başka ismi de “Mu’tefikat” tır. Yâni altı üstüne getirilmiş bir toplum mânâsına. Allah üzerlerine bir yağmur göndermiş, o yağmurun arasında taş yağdırmış ve melekler de her bireri beş bin kişiden ibaret olan iki şehrin altını üstüne getirivermişlerdir. Bu toplumun bulunduğu yer bugünkü Bahr’ul Muhît yâni ölü deniz diye anılan Lût gölü ve çevresidir. Burası deniz seviyesinden çok daha aşağılarda bir çukurdur ki bu toplumun yere battığının göstergesidir. Böylece insanlık Allah’a kafa tutan bir toplumun ne hale geldiğini bir daha görüyordu. İnsanlık Allah’ın gücüne kuvvetine bir daha şahit oluyordu. Ama ne gariptir ki insanlar ibret almıyorlar. Zâlimlerin sonu hep böyle olduğu halde yine de insanlar onların hemen arkasından hiç bir şey olmamış gibi zâlimliklerine devam edebiliyorlar. Gerçekten çok garip bir şeydir bu. Bize karşı rahmeti sonsuz olan Rab-bimiz bu kitabının her bir sûresinde sürekli bizi uyarıyor. Ey kullarım, dikkat edin, ben sizlere ısrarla bunu anlatıyorum. Ben size bu helâk konusunda peşin bir kanaat, peşin bir bilgi veriyorum. Bu konuda kesin bir kanaate vararak, hata etmeyesiniz diye önceden sizi uyarıyorum. Önceden size bilgi ulaştırıyorum. Sizden öncekilerin, atalarınızın düştükleri yanlışı, onların yanılgı noktalarını, sapak noktalarını anlatıyorum ki sizler de onların yanlışlarına düşmeyesiniz. Bu size bir uyarı değil mi yani? Ne oluyor size? Ne yapmaya çalışıyorsunuz? Ge-lin akıllarınızı başlarınıza alın da sizler de onlar gibi kezzebe yapmayın. Gelin onlar gibi sizler de bu gerçekleri, bu helâk yasasını yalanlamayın. Yalan saymayın beni. Yalan saymayın ölüm ötesi hayatın hesabını. Onların durumlarını görün de kendinize gelin buyurmaktadır. Burada şunu da söyleyelim ki bu bizim için de en güzel örnek olacaktır. Bakın Allah’ın elçileri anlatıyor, anlatıyor yine de insanlar kabul etmiyorlar. Öyleyse biz de birilerine anlatınca hemen adam ol-malarını beklemeyeceğiz. Bizim karşımızda da birileri bizi ve bizim kendilerine sunduğumuz İslâm’ı kabullenmeyebilirler. Anlıyoruz ki böyle bir durumda kendimizi asla sıkıntıya sokmayacağız. Unutmayacağız ki bizden çok daha şerefli bir Allah elçisine sadece iki tane kızı iman ediyor. Bunun dışında hiç kimse inanmıyor. Ayrıca Rasulullah efendimizin hadislerinde öğreniyoruz ki yarın hiç ümmeti olmayan peygamberler gelecektir Allah huzuruna. Ama onların da bizim de görevimiz insanların kalplerine imanı sokmak değildir. Bizim görevimiz anlatmamız gerekenlere ısrarla anlatmaktır gerisi Allah’a kalmış bir şeydir. Önemli olan batan toplumların içinde batmayıp kurtulanların rolünü üslenebilmektir. Bundan sonra Rabbimiz bir zâlim dosyası daha açacak. Her halde bu bölümün son zâlim dosyası olacak bu dosya. Bu da Şuayb (a.s) ve toplumunun dosyası.