107:"Bilmez misiniz ki, göklerin ve yerin mülkünün sahibi Allah’tır. Ve size Allah’tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı vardır." Bir bakın ki bu koskoca âlemde her gün, her gece, her saat, her dakika, neler yapılıyor, neler yıkılıyor? Neler icad ediliyor? Ne imhâlâr yapılıyor? Ne hikmetler ortaya konuluyor? Yıkılanların yerine peyderpey yenilerin geldiğini, eskiyenlerin yerini yenilerin doldurduğunu görmüyor musunuz? Bir bahar mevsiminden sonra onun yerini bir kışla değiştirmesine kim engel olabiliyor? Bir hayattan sonra takdir buyurduğu bir ölüme kim müdahale edebiliyor? Bir sonraki takdiriyle bir önceki takdirini değiştirmesine kim karşı gelebiliyor? İşte şu anda Rabbimizin sürekli yaptığı bu nesihle karşı karşıyayız. Birini kaldırıp birini koyuyor. Birini öldürüp birini dünyaya getiriyor. Birini soldurup birini yeşertiyor. Bu nesih konusunu böyle anlıyoruz. Bir önceki kitapta olanların bir sonraki kitapla kaldırılması, onun yerine onun fonksiyonunu icra edecek, ondan daha güzel veya onun gibi başka hükümlerin konulması gibi.. Bir de bizzat Kur’an’ın kendisinde nesih vardır diyenler var, nesih yoktur diyenler vardır. Bunun münakaşasına burada girmek istemiyorum. Çünkü biz burada neshi anlatmak için değil Bakara’yı anlatmak için varız. Bence zorlandığımız bu konu, amele yönelik bir konu olmaktan çok lüks bir tartışmadan başka bir şey değildir. Gariptir hiç olmayan bir Bakara sûresinin olmamasını yadırga-mayan müslümanlar var olanın kaybolmasını yadırgıyorlar. Çocukları yokken aman bir çocuk filan derken, nûr topu gibi bir çocuk veriyor Allah. Bu çocuk bir an kayboluyor, ölüveriyor yâni. Alıveriyor Allah onu geriye. O zaman da feryadı, çığlığı basıyorlar aman ne oldu? Şimdi buradaydı? Diye. Öyle değil miydi yâni? Allah varı yok eder, yo-ku da var ederdi ya zaten. İşte böyle zihinlerdekini de alıveriyor Allah. Olur mu bu? Olur elbette! Zihinlerdekini var eden Allah zihinlerdekini yok edebilir de elbette. Bu bize göre ters geliyor belki. Sana göre tersse fark etmez, ama eğer bu iş Allah’a göre ters ise o zaman deriz ki; Ya Rabbi sen burada böyle demiştin, burada da böyle dedin, bu dediğine göre bu dediğin olmadı? Diyelim tamam kabul, o zaman. Ama bu iş Allah’a göre ters değil de sana göre tersse, o zaman sen kendin düzelecek ve tersliği terk edeceksin o kadar. Adam diyor ki; efendim kimi nesih edilen âyetler amele yönelik âyetlerdir. Şimdi bu âyetler nesih edilince nasıl amel edeceğiz yâni? Peki kim dedi bunların amele yönelik olduğunu? Eğer Allah demişse ki “i’melu bi hazel âyeti” Bu âyetler amele yönelik âyetlerdir ve sizler bu âyetlerle amel ediniz? diye bunu bizzat Allah söyle mişse, o zaman bizde soralım Allah’a: Ya Rabbi bu nasıl iştir? Hem bununla amel edin dedin, hem de bunu kaldırıp nesih ettin! Biz ne yapalım şimdi? Nasıl amel edelim? diyelim. O zaman da Allah bize başka bir yol gösterecektir. Ama bunların amele yönelik âyetler olduğunu Allah demiyor da biz öyle zannediyoruz. Bir dönem sahabe de öyle zannetmişti. Peygambere gelen mesajın Kur’an bölümü mü? Yâni namazda okunacak bölüm mü? Yoksa Kur’an’a geçmeyecek ama o andaki ve kıyamete kadar ki hayatın problemlerini çözecek, ama Kur’an’a intikal etmeyecek bölüm mü olduğunu sahabe de bilmiyordu. Üstelik bunu Peygamberimiz de bilmiyordu. Gelen vahyin tamamını Kur’an zannıyla yazıyorlardı ve ez-berliyorlardı. Sonradan her yıl Cebrâil gelip o ana kadar gelenleri bir daha tekrar okuyup Kur’an’a geçecek, okumaya tahsis edilecek bölüm onun aracılığıyla tescil edilince de anlıyorlardı. Yâni bu Kuran’a geçmeyen vahiy bölümünün Kur’an’dan çıkması demek, İslâm’dan çıkması anlamına gelmeyecektir. Yine o vahiy bölümü ameli hayatı düzenleyen, peygamber ve müslümanlara yol gösteren ama Kur’an’a geçmeyen bölüm olarak devam edecekti. Bunu biraz daha düzgünce şöyle ifade edeyim inşallah: Ce-nab-ı Hak kullarının hayatlarına karışmayı murad etmiş ve bu konuda da peygamberi odak noktası seçmiştir. Ben insanların hayatlarına karışacağım ve bu konuda seni sözcü seçtim buyurmuştur. Allah bu peygamberine peygamber olduğu andan itibaren din diye, vahiy diye âyetler göndermiştir. İşte Allah tarafından Peygamberimize gelen vahyin tamamını ikiye ayırıyoruz. 1: Lafzan Allah tarafından korunma altına alınan bölüm. Sıralaması bizzat Allah tarafından vaz'i olarak belirlenip, bu sıralama modeli ile Allah tarafından korunma altına alınan bölüm. Yâni okunması din kabul edilip, emredilen, namaza tahsis edilen, okunan bölüm, yâni Kur’an bölümü. 2: Vahyin geri kalan bölümü. Yâni muhtevası korunma altına alınmış, ama lafzı korunma altına alınmamış, Kur’an bölümüne geç-memiş, okumaya tahsis edilmemiş bölüm. Hayatı düzenlemiş, o günün problemlerini halletmiş ama Kur’an-ı Kerim’e geçmemiş vahiy bölümü. Yâni vahy-i gayri metluv dediğimiz vahiy bölümü. Peki bu ayırımı nasıl yaptık? Yâni delilimiz nedir bu konuda? Buna delilimiz şudur: Allah’ın Rasûlü peygamber olarak görevlendirildiği andan itibaren, her yıl ya bizzat Cebrâil (a.s) gelerek, veya rüya halinde, yâni Rasulullah uykudayken Allah, peygamberine mesaj gönderiyordu, âyetler gönderiyordu, vahiy gönderiyordu, din gönderiyordu. Allah’ın Rasûlü bu gönderilenlerin hangisinin Kuran bölümü, yâni okunacak bölüm olduğunu, Kur’an’a geçecek ve namaza tahsis edilecek bölüm olduğunu, hangilerinin de Kur’an’a geçmeyecek, laf-zan korunma altına alınmayacak, ama hayatta yaşayacak bölüm olduğunu bilmiyordu. Kendisine bildirilmediği için bilmeside mümkün değildi zaten. İşte bunu bilmediği için Allah’ın Rasûlü, Allah’tan kendisine gelen vahiy birimlerinin tamamını ashabına haber veriyor, yazdırıyor, ezberliyor ve ezberlettiriyordu. Onun bir sonraki döneme intikal edecek mi, etmeyecek mi? Yâni korunacak mı, korunmayacak mı? Ya da Kur’an olacak bölüm mü, değil mi? Onu bilmiyordu. İşte vahiyle peygamberimize bildirilen ve peygamberimizin de ashabına bildirdiği bu vahiy birimlerinin tamamı tesbit edilmiştir. Ama her Ramazanda Allah Cebrâil’i gönderiyor, Cebrâil o güne kadar gelmiş âyetlerden bir sonraki döneme intikal edecek, yâni lafzan korun-ma altına alınıp, Kur’an olacak, namaza ve okumaya tahsis edilecek bölümü baştan sona bir daha okuyarak tescil ediliyordu. Karşılıklı okuyorlardı bu âyetleri. Allah’ın Rasulü Cebrâil’in okuduğu bölümün Kur’an bölümü olduğunu, onun dışında kalan vahiy bölümlerinin ise mânâ olarak muhafaza edilecek, ama Kur’an’a geçmeyecek bölüm olduğunu anlıyordu. Bu tescil işi son Ramazanda Cebrâil ile üç defa tekrar edildi. Cebrâil son Ramazanda o ana kadar inen vahiy birimlerinden bir bölümünü üç defa okudu ve böylece Kur’an ortaya çıkmış oldu. İşte vahyin bu bölümü kıyamete kadar okumaya, namaza tahsis edilen, Kur’an olarak kıyamete kadar lafzan ve manen Allah tarafından korunma altına alınmış bölüm oldu. Geri kalan bölüm ise o güne kadar peygamber ve müslümanların problemlerini çözümlemiş, onlara yol göstermiş ve kıyamete kadar müslümanlara yol göstere-cek, okunmayan, Kur’an’a geçmeyen, namaza tahsis edilmeyen vah-y-i gayri metluv bölüm olarak yerini almış oluyordu. İşte neshi bir de böyle anlıyoruz. Bakıyoruz Kur’an’da bulun-mayan vahiy birimleri var. Yâni peygambere (a.s) vahy edilen vahiylerin bir kısmının Kur’an’da olmadığı kesindir. Meselâ bir dönem Allah’ın Rasûlü ve müslümanlar namazlarında kıble olarak Mekke’deki Kâbe’ye dönüyorlardı. Ama onların Kâbe’ye dönmelerini emreden âyet yok Kur’an’da. Peki acaba Allah’ın Rasûlü ve müslümanlar kendi kafalarından mı dönüyorlardı Kâbe’ye. Sonra Kâbe’yi bırakıp Kudüs-teki Mescid-i Aksa’ya döndüler. Peki bakıyoruz bu değişiklik emri de yok Kur’an’da. Acaba müslümanlar Kâbe’yi bırakıp Mescid-i Aksa’ya dönerken kim demişti onlara bunu? Elbette kendi kafalarından yapmamışlardı bunu. Allah emretmişti, ama bu vahiy birimi Kur’an’a geç-memiştir. Müslümanların Allah’ın Resûlü’ne bağlılıklarını pekiştirmek için Rabbimiz peygamberle yapmıştı bu işi. Sizin Peygambere itaatinizi denemek için böyle yaptık diyor Rabbimiz. Bu iki âyet Kur’an’da yoktur. Nihâyet müslümanları Mescid-i Aksa’dan Mekke’deki Kâbe’ye döndüren âyetin geldiğini görüyoruz. İşte Kur’an’da sadece bu âyet vardır. Kıbleyle alâkalı üç uygulama var, ama sadece bir âyet var Kur’an’da. Demek ki öteki iki vahiy birimi Kur’an’a geçmemiştir. Yine bakıyoruz Mekke’nin fethiyle ilgili rüyada gelen vahiy birimi de Kur’an’da yoktur. Allah, rüyasında herşeyi Resûlü’ne göstermiş. Müşriklerin kendilerini Hudeybiye denen yerde durduracaklarını, o yıl hac için Mekke’ye sokmayacaklarını, aralarında bir anlaşma yapılacağını, daha sonra bu müslümanlar adına ağır şartlar taşıdığı zan-nedilen bu anlaşmayı kendilerinin bozacağı ve nihâyet Mekke’nin fethedileceğini tümüyle rüyasında, Rabbimiz peygamberine göstermişti. Hattâ bunu bilmeyen sahabe, Allah’ın Resûlü’ne itiraz edecek noktaya gelirken Allah’ın Rasûlü son derece rahattı. Rabbimiz de bu konuda sadece: "Yemin olsun ki Allah, peygamberine o rüyayı doğru gösterdi. (Allah’ın gösterdiği rüya doğru çıktı) Yemin olsun ki, inşallah Mescid-i Haram’a mutlaka emniyet içinde gireceksiniz." (Fetih 27) Bakın, burada Allah diyor ki: Allah’ın, peygamberine gösterdiği rüya doğru çıktı. Hudeybiye anlaşması öncesi Rabbimiz olup bite-cekler konusunda daha bu yolculuğa çıkmadan peygamberine bir rüya göstermiş ve rüyası aynen çıkmıştır. Biliyoruz ki rüya da vahiydir. Allah’ın Resûlüne gelen vahiylerden pek çoğu rüya halinde gelmiştir. Ama bakıyoruz ki, Rabbimizin sözünü ettiği bu vahiy birimi Kur’an’da yoktur. Nasıl bir rüya gösterdiği yok kitabımızda. Sadece buyuruyor ki Rabbimiz işte sana gösterdiğimiz o rüya aynen gerçekleşmiştir. Peki şimdi ne diyeceğiz buna? Kur’an’da olmadığına göre bunun aslı yok mu diyeceğiz? Allah peygamberine Hudeybiye seferi öncesinde böyle bir vahiy gönderisinde bulunmamıştır mı diyeceğiz? Bu mümkün değildir. Çünkü işte Rabbimiz bizzat kendisi haber veriyor ki Rasûlüne gösterdiği o rüya, o vahiy aynen gerçekleşmiştir. Yine meselâ, Allah’ın Rasûlü hanımlarından birine gizlice bir şeyler söyler. Zevcesi de onu öteki hanımlarından birilerine anlatır. Allah’ın Rasûlü o hanımını sığaya çeker. Hanımı der ki ey Allah’ın Ra-sûlü bunu nereden öğrendin? Allah’ın Rasûlü buyurur ki: Bunu bana herşeyi bilen Rabbim haber verdi. Âyet Tahrim sûresindeydi: "Hani peygamber zevcelerinden birine gizli bir söz söyle mişti vakta ki o bunu haber verdi. Allah da onu peygambere açıkladı. Peygamber de bir kısmını bildirmiş; Bir kısmından bahsetmemişti. Bu şekilde anlatınca: "Bunu sana kim haber verdi?" dedi. O da: "Bunu bana herşeyi bilen haberci haber verdi." Dedi. (Tahrîm: 3) Neydi bu haber verilen şey? Yâni Rabbimizin peygamberine haber verdiği bu vahiy birimi neydi? Hani nerede bu vahiy? Kur’an’da yok böyle bir vahiy. Bu vahiy birimlerinin adı nedir yâni? Bu vahiy birimleri Allah tarafından Rasûlullah’a bildirilmiş, hayatta pek çok problemleri çözmüş, peygambere ve mü’minlere yol göstermiş ama Kur’a-n’a geçmemiş, yâni okunan vahiy birimi olmamış, lafzan Allah tarafından korunma altına alınmamış vahiy birimleridir. Bir başka ifadeyle bunun adı sünnettir ve ben bu iki vahiy biriminin ikisinin de öğrenilme-sinden yanayım. Okunan vahiy, okunur olmayan vahiy, hem Kur’an’ın hem de sünnetin öğrenilmesinin, anlaşılmasının mutlaka gerekliliğine inanıyorum. Her iki vahiy birimine de ulaşabileceğimize inanıyorum. Buhârî, Müslim, Tirmizî, Nesei, İbni Mace, Ebu Dâvûd ve diğerleriyle birine, İbni Abbas, Taberî, Kurtubî, Râzî, İbni Kesîr, Tefhim, Elmalı, Seyyid Kutup’la da okunan vahiy birimine ulaşabileceğimize inanıyorum. İstedikten sonra her ikisine de ulaşabileceğimize ve mutlaka ulaşmak zorunda olduğumuza inanıyorum. Çünkü bu iki bölümün ikisi de vahiydir, ikisi de dindir ve müslümanlar olarak bizim için bağlayıcıdır. İşte neshi böyle de anlıyoruz. Bir de bizzat şu elimizdeki Kur’an’ın kendisinde nesih vardır diyenler ve yoktur diyenler var. Kur’an’da neshin yokluğunu iddia eden tarihte bir adam var. Ebu İshak El-İsfahani. Mutezilî bir adamdır. Neshin kesinlikle olmadığını, olamayacağını iddia etmiştir. Sonrakiler de bu konudaki dayanaklarını hep ondan almışlar. Ama aslına bakılırsa bu zatın nesih yoktur dediği konuya zaten İslâm âlimlerinin hiçbirisi de vardır demiyor. İslâm âlimlerinin nesih vardır dedikleri konuya da o adam yok demiyor. Burada bir kavram kargaşası vardır. Yâni Ebu İs-hak El-İsfahani hâşâ Allah’ın yanılması, şaşırması, cayması, önceki dediklerinden vazgeçmesi mânâsına alıyor neshi ki orada herkes yok diyor zaten. Peki nesih vardır diyenler hangi mânâya vardır diyorlar? Allah’ın değiştirme yetkisi vardır diyorlar. Değiştirebilir Allah diyorlar, unutturabilir diyorlar, tedriç uygulayabilir, kimilerinin uygulamasını öne, kimilerinin uygulamasını da sonraya alabilir diyorlar. Meselâ: “Yüzünü (yönünü) Mescid-i Haram tarafına çevir” (Bakara 144) Âyeti Kur’an’da varken: "Doğu da Allah’ındır, batı da Allah’ındır. Şimdi namaz için ne tarafa yönelirseniz Allah’ın vechi oradadır. Doğrusu Allah’ın rahmeti herşeyi kaplamıştır ve o herşeyi bilmektedir." (Bakara 115) Âyetiyle de amel edelim mi? Yâni yüzünü ne tarafa dönersen Allah’ı orada bulacaksın. Âyetiyle de amel edelim mi? Diyorlar, o nesih olmuştur demek zorunda kalmışlar. Kelâm bitmiştir çünkü, bu konuda uygulama böyledir. Öyle değil mi? İkisi de vardır Kur’an’da, ikisi de âyettir, peki bu ikinciyle nasıl amel edeceğiz? Öbürü bunu nesih etmiştir diyeceğiz, başka da çaremiz yoktur. Meselâ bir zamanlar ilerde gelecek, Mescid-i Aksa’ya doğru yöneliyordu insanlar, bu da nesih olmuştur diyoruz. Öyle değil mi? Mü’minlerin bir dönem Mescid-i Aksaya yöneldikleri kesindir. Biliyoruz ki müslümanlar önce Kâbe’ye doğru, sonra Mescid-i Aksa’ya doğru, daha sonra da tekrar Kâbe’ye doğru dönmüşlerdir. Şimdi yâni insanlar önce Kâbe’ye doğru namaz kılarlarken, sonra Mescid-i Aksa’ya dönmeleri kendi kendilerine karar vererek olmamıştır. Kendi kendilerine dönmediler bu insanlar, Allah döndürmüştür onları. Allah bu döndürmesini çevirdi ve tekrar kabeye yaptı. Çünkü Kudüs tarafına dönenler için onların ki de doğruydu diyor Allah. Ben onların imanlarını zayi etmedim diyor. Peki madem ki Allah Mescid-i Aksa’ya dönenlerinkine de doğrudur diyor, öyleyse şimdi biz de dönebilecek miyiz Mescid-i Aksa’ya? Hayır. Niye? Mensuhtur artık o hüküm. Nesih olunmuştur artık o hüküm. Bunu istediği kadar reddetsin adam. İstediği kadar nesih yoktur desin fark etmeyecektir. Ama şöyle denirse; ben de nesih yoktur diyenlerdenim. Meselâ içkili iken namaza yaklaşmayın âyeti var mıdır Kur’an’da? Vardır. Peki bu âyet mensuh mudur? Evet mensuhtur. Peki amel etmeyecek miyiz bununla? Elbette amel edeceğiz. E hani mensuh demiştik, nasıl amel edeceğiz bununla? Adamın biri camiye geldi, baktık ki ağzında içki kokuyor. Hemen camiden çıkaracak mıyız onu? Hayır. Öyleyse mensuh değildir bu âyet. Evet mensuh değil. Bakın adını biz koyuyoruz bunun. İster mensuh deyin, ister mensuh değil deyin fark etmez, o âyet vardır Kur’an’da ve o âyetin izin verdiği kadar amel edelim demeye hakkımız yoktur. Çünkü; meselâ içki yasaktır, içkiliyken namaz da yasaktır, içki içmek de yasaktır, hangi âyete göre? Mâide’ye göre. E bu âyete göre hani yasak filan değil ya? Hani burada içki içmeyin denmiyor, içkiliyken namaza yaklaşmayın deniyor. Böyle bir izin veriyor. Namazın dışında içilebileceğini anlatıyor diyemeyiz, çünkü Mâide yasaklamıştır içkiyi.