Bakara Suresine Dön

Bakaraالبقرة

107. Ayet

107Bakara Suresi

اَلَمْ تَعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ

Bilmez misin ki göklerin ve yerin hâkimiyeti/egemenliği Allah’a aittir? Allah’tan başka ne bir dostunuz ne de bir yardımcınız yoktur.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

107:"Bilmez misiniz ki, göklerin ve yerin mülkü­nün sahibi Allah’tır. Ve size Allah’tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı vardır." Bir bakın ki bu koskoca âlemde her gün, her gece, her saat, her dakika, neler yapılıyor, neler yıkılıyor? Neler icad edili­yor? Ne im­hâlâr yapılıyor? Ne hikmetler ortaya konuluyor? Yıkı­lanların yerine peyderpey yenilerin geldiğini, eskiyenlerin yerini yenilerin doldurdu­ğunu görmüyor musunuz? Bir bahar mevsiminden sonra onun yerini bir kışla değiştirmesine kim engel olabiliyor? Bir hayattan sonra takdir buyurduğu bir ölüme kim müdahale edebiliyor? Bir sonraki takdiriyle bir önceki takdirini değiştirmesine kim karşı gelebiliyor? İşte şu anda Rabbimizin sürekli yaptığı bu nesihle karşı karşıyayız. Birini kaldırıp birini koyuyor. Birini öldürüp birini dünyaya getiriyor. Birini soldurup bi­rini yeşertiyor. Bu nesih konusunu böyle anlıyoruz. Bir önceki kitapta olanla­rın bir sonraki kitapla kaldırılması, onun yerine onun fonksi­yonunu icra edecek, ondan daha güzel veya onun gibi başka hü­kümlerin ko­nulması gibi.. Bir de bizzat Kur’an’ın kendisinde nesih vardır diyenler var, ne­sih yoktur diyenler vardır. Bunun münakaşasına burada girmek is­temi­yorum. Çünkü biz burada neshi anlatmak için değil Bakara’yı an­latmak için varız. Bence zorlandığımız bu konu, amele yönelik bir konu olmaktan çok lüks bir tartışmadan başka bir şey değildir. Ga­riptir hiç olmayan bir Bakara sûresinin olmamasını yadırga-mayan müslümanlar var olanın kaybolmasını yadırgıyorlar. Çocukları yokken aman bir çocuk filan derken, nûr topu gibi bir çocuk veri­yor Allah. Bu çocuk bir an kayboluyor, ölüveriyor yâni. Alıveriyor Allah onu geriye. O zaman da feryadı, çığlığı basıyorlar aman ne oldu? Şimdi bura­daydı? Diye. Öyle değil miydi yâni? Allah varı yok eder, yo-ku da var ederdi ya zaten. İşte böyle zihinlerdekini de alıveriyor Allah. Olur mu bu? Olur elbette! Zihinlerdekini var eden Allah zihinlerdekini yok edebi­lir de el­bette. Bu bize göre ters geliyor belki. Sana göre tersse fark etmez, ama eğer bu iş Allah’a göre ters ise o zaman deriz ki; Ya Rabbi sen burada böyle demiştin, burada da böyle dedin, bu dediğine göre bu dediğin olmadı? Diyelim tamam kabul, o zaman. Ama bu iş Allah’a göre ters değil de sana göre tersse, o zaman sen kendin düzelecek ve tersliği terk edeceksin o kadar. Adam diyor ki; efendim kimi nesih edilen âyetler amele yö­nelik âyetlerdir. Şimdi bu âyetler nesih edilince nasıl amel ede­ceğiz yâni? Peki kim dedi bunların amele yönelik olduğunu? Eğer Allah demişse ki “i’melu bi hazel âyeti” Bu âyetler amele yönelik âyetlerdir ve sizler bu âyetlerle amel ediniz? diye bunu bizzat Allah söyle mişse, o za­man bizde soralım Allah’a: Ya Rabbi bu nasıl iştir? Hem bununla amel edin dedin, hem de bunu kaldırıp nesih et­tin! Biz ne yapalım şimdi? Nasıl amel edelim? diyelim. O zaman da Allah bize başka bir yol gösterecektir. Ama bunların amele yö­nelik âyetler olduğunu Allah demiyor da biz öyle zannediyoruz. Bir dönem sahabe de öyle zannetmişti. Peygambere gelen me­sajın Kur’an bölümü mü? Yâni namazda okunacak bölüm mü? Yoksa Kur’an’a geçmeyecek ama o andaki ve kıyamete kadar ki ha­yatın problemlerini çözecek, ama Kur’an’a intikal etmeyecek bölüm mü olduğunu sahabe de bilmiyordu. Üstelik bunu Peygam­berimiz de bilmiyordu. Gelen vahyin tamamını Kur’an zannıyla ya­zıyorlardı ve ez-berliyorlardı. Sonradan her yıl Cebrâil gelip o ana kadar gelenleri bir daha tekrar okuyup Kur’an’a geçecek, okumaya tahsis edilecek bölüm onun aracılığıyla tescil edilince de anlıyor­lardı. Yâni bu Kuran’a geçmeyen vahiy bölümünün Kur’an’dan çıkması demek, İslâm’dan çıkması anlamına gelmeyecektir. Yine o vahiy bölümü ameli hayatı düzenleyen, peygamber ve müslümanlara yol gösteren ama Kur’an’a geçmeyen bölüm olarak devam edecekti. Bunu biraz daha düzgünce şöyle ifade edeyim inşallah: Ce-nab-ı Hak kullarının hayatlarına karışmayı murad etmiş ve bu konuda da peygamberi odak noktası seçmiştir. Ben insanların ha­yatlarına ka­rışacağım ve bu konuda seni sözcü seçtim buyur­muştur. Allah bu peygamberine peygamber olduğu andan iti­baren din diye, vahiy diye âyetler göndermiştir. İşte Allah tarafın­dan Peygamberimize gelen vahyin tamamını ikiye ayırıyoruz. 1: Lafzan Allah tarafından korunma altına alınan bölüm. Sı­rala­ması bizzat Allah tarafından vaz'i olarak belirlenip, bu sıra­lama modeli ile Allah tarafından korunma altına alınan bölüm. Yâni okun­ması din kabul edilip, emredilen, namaza tahsis edilen, okunan bö­lüm, yâni Kur’an bölümü. 2: Vahyin geri kalan bölümü. Yâni muhtevası korunma al­tına alınmış, ama lafzı korunma altına alınmamış, Kur’an bölümüne geç-memiş, okumaya tahsis edilmemiş bölüm. Hayatı düzenlemiş, o gü­nün problemlerini halletmiş ama Kur’an-ı Kerim’e geçmemiş vahiy bölümü. Yâni vahy-i gayri metluv dediğimiz vahiy bölümü. Peki bu ayırımı nasıl yaptık? Yâni delilimiz nedir bu konuda? Buna delilimiz şudur: Allah’ın Rasûlü peygamber olarak görevlendirildiği andan itiba­ren, her yıl ya bizzat Cebrâil (a.s) gelerek, veya rüya halinde, yâni Rasulullah uykudayken Allah, peygamberine mesaj gönderi­yordu, âyetler gönderiyordu, vahiy gönderiyordu, din gönderi­yor­du. Allah’ın Rasûlü bu gönderilenlerin hangisinin Kuran bö­lümü, yâni okunacak bölüm olduğunu, Kur’an’a geçecek ve na­maza tahsis edilecek bölüm olduğunu, hangilerinin de Kur’an’a geçmeyecek, laf-zan korunma altına alınmayacak, ama hayatta yaşayacak bölüm olduğunu bilmiyordu. Kendisine bildirilmediği için bilmeside mümkün de­ğildi zaten. İşte bunu bilmediği için Allah’ın Rasûlü, Allah’tan kendi­sine gelen vahiy birimlerinin tama­mını ashabına haber veriyor, yazdı­rıyor, ezberliyor ve ezberlettiri­yordu. Onun bir sonraki döneme intikal edecek mi, etmeyecek mi? Yâni korunacak mı, korunmayacak mı? Ya da Kur’an olacak bö­lüm mü, değil mi? Onu bilmiyordu. İşte vahiyle peygamberimize bildirilen ve peygamberimizin de ashabına bildirdiği bu vahiy birimlerinin tamamı tesbit edilmiştir. Ama her Ramazanda Allah Cebrâil’i gönderiyor, Cebrâil o güne kadar gel­miş âyetlerden bir sonraki döneme intikal edecek, yâni lafzan ko­run-ma altına alınıp, Kur’an olacak, namaza ve okumaya tahsis edile­cek bölümü baştan sona bir daha okuya­rak tescil ediliyordu. Karşılıklı okuyorlardı bu âyetleri. Allah’ın Rasulü Cebrâil’in okuduğu bölümün Kur’an bölümü olduğunu, onun dışında kalan vahiy bölümlerinin ise mânâ olarak muhafaza edile­cek, ama Kur’an’a geçmeyecek bölüm olduğunu anlıyordu. Bu tescil işi son Ramazanda Cebrâil ile üç defa tekrar edildi. Cebrâil son Ramazanda o ana kadar inen vahiy birimle­rinden bir bö­lü­münü üç defa okudu ve böylece Kur’an ortaya çıkmış oldu. İşte vah­yin bu bölümü kıyamete kadar okumaya, namaza tahsis edi­len, Kur’an olarak kıyamete kadar lafzan ve manen Allah tarafın­dan korunma altına alınmış bölüm oldu. Geri kalan bölüm ise o güne ka­dar peygamber ve müslümanların problemlerini çözümle­miş, onlara yol göstermiş ve kıyamete kadar müslümanlara yol göste­re-cek, okunmayan, Kur’an’a geçmeyen, namaza tahsis edil­meyen vah-y-i gayri metluv bölüm olarak yerini almış oluyordu. İşte neshi bir de böyle anlıyoruz. Bakıyoruz Kur’an’da bu­lun-ma­yan vahiy birimleri var. Yâni peygambere (a.s) vahy edilen vahiyle­rin bir kısmının Kur’an’da olmadığı kesindir. Meselâ bir dö­nem Al­lah’ın Rasûlü ve müslümanlar namazlarında kıble olarak Mekke’deki Kâbe’ye dönüyorlardı. Ama onların Kâbe’ye dönmele­rini emreden âyet yok Kur’an’da. Peki acaba Allah’ın Rasûlü ve müslümanlar kendi kafalarından mı dönüyorlardı Kâbe’ye. Sonra Kâbe’yi bırakıp Ku­düs-teki Mescid-i Aksa’ya döndüler. Peki bakı­yoruz bu değişiklik emri de yok Kur’an’da. Acaba müslümanlar Kâbe’yi bırakıp Mescid-i Aksa’ya dönerken kim demişti onlara bunu? Elbette kendi kafaların­dan yapmamışlardı bunu. Allah em­retmişti, ama bu vahiy birimi Kur’an’a geç-memiştir. Müslümanların Allah’ın Resûlü’ne bağlılıklarını pekiştirmek için Rabbimiz pey­gamberle yapmıştı bu işi. Sizin Pey­gambere itaatinizi denemek için böyle yaptık diyor Rabbimiz. Bu iki âyet Kur’an’da yoktur. Ni­hâyet müslümanları Mescid-i Aksa’dan Mekke’deki Kâbe’ye dön­düren âyetin geldiğini görüyoruz. İşte Kur’an’da sadece bu âyet vardır. Kıbleyle alâkalı üç uygulama var, ama sadece bir âyet var Kur’an’da. Demek ki öteki iki vahiy birimi Kur’an’a geçmemiştir. Yine bakıyoruz Mekke’nin fethiyle ilgili rüyada gelen vahiy bi­rimi de Kur’an’da yoktur. Allah, rüyasında herşeyi Resûlü’ne göster­miş. Müşriklerin kendilerini Hudeybiye denen yerde durdu­racaklarını, o yıl hac için Mekke’ye sokmayacaklarını, aralarında bir anlaşma ya­pılacağını, daha sonra bu müslümanlar adına ağır şartlar taşıdığı zan-nedilen bu anlaşmayı kendilerinin bozacağı ve nihâyet Mekke’nin fethedileceğini tümüyle rüyasında, Rabbimiz peygamberine göster­mişti. Hattâ bunu bilmeyen sahabe, Allah’ın Resûlü’ne itiraz edecek noktaya gelirken Allah’ın Rasûlü son de­rece rahattı. Rabbimiz de bu konuda sadece: "Yemin olsun ki Allah, peygamberine o rüyayı doğru gösterdi. (Allah’ın gösterdiği rüya doğru çıktı) Ye­min olsun ki, inşallah Mescid-i Haram’a mutlaka emniyet içinde gireceksiniz." (Fetih 27) Bakın, burada Allah diyor ki: Allah’ın, peygamberine göster­diği rüya doğru çıktı. Hudeybiye anlaşması öncesi Rabbimiz olup bite-cekler konusunda daha bu yolculuğa çıkmadan peygamberine bir rüya göstermiş ve rüyası aynen çıkmıştır. Biliyo­ruz ki rüya da vahiydir. Allah’ın Resûlüne gelen vahiylerden pek çoğu rüya halinde gelmiştir. Ama bakıyoruz ki, Rabbimizin sözünü ettiği bu vahiy birimi Kur’an’da yoktur. Nasıl bir rüya gösterdiği yok kitabımızda. Sadece buyuruyor ki Rabbimiz işte sana gösterdiğimiz o rüya aynen gerçekleşmiştir. Peki şimdi ne diyeceğiz buna? Kur’an’da olmadığına göre bunun aslı yok mu diyeceğiz? Allah peygamberine Hudeybiye seferi öncesinde böyle bir vahiy gönderisinde bulunmamıştır mı diyeceğiz? Bu mümkün de­ğildir. Çünkü işte Rabbimiz bizzat kendisi haber veriyor ki Rasûlüne gösterdiği o rüya, o vahiy aynen gerçekleşmiştir. Yine meselâ, Allah’ın Rasûlü hanımlarından birine gizlice bir şeyler söyler. Zevcesi de onu öteki hanımlarından birilerine anlatır. Allah’ın Rasûlü o hanımını sığaya çeker. Hanımı der ki ey Allah’ın Ra-sûlü bunu nereden öğrendin? Allah’ın Rasûlü buyurur ki: Bunu bana herşeyi bilen Rabbim haber verdi. Âyet Tahrim sûresindeydi: "Hani peygamber zevcelerinden birine gizli bir söz söyle mişti vakta ki o bunu haber verdi. Allah da onu pey­gambere açıkladı. Peygamber de bir kısmını bil­dirmiş; Bir kısmından bahsetmemişti. Bu şekilde anla­tınca: "Bunu sana kim haber verdi?" dedi. O da: "Bunu bana herşeyi bilen haberci haber verdi." Dedi. (Tahrîm: 3) Neydi bu haber verilen şey? Yâni Rabbimizin peygamberine haber verdiği bu vahiy birimi neydi? Hani nerede bu vahiy? Kur’an’da yok böyle bir vahiy. Bu vahiy birimlerinin adı nedir yâni? Bu vahiy bi­rimleri Allah tarafından Rasûlullah’a bildirilmiş, hayatta pek çok prob­lemleri çözmüş, peygambere ve mü’minlere yol göstermiş ama Kur’a-n’a geçmemiş, yâni okunan vahiy birimi olmamış, lafzan Allah tarafından korunma al­tına alınmamış vahiy birimleridir. Bir başka ifa­deyle bunun adı sünnettir ve ben bu iki vahiy biriminin ikisinin de öğ­renilme-sinden yanayım. Okunan vahiy, okunur olmayan vahiy, hem Kur’an’ın hem de sünnetin öğrenilmesinin, anlaşılmasının mutlaka ge­reklili­ğine inanıyorum. Her iki vahiy birimine de ulaşabileceğimize ina­nıyorum. Buhârî, Müslim, Tirmizî, Nesei, İbni Mace, Ebu Dâvûd ve di­ğerleriyle birine, İbni Abbas, Taberî, Kurtubî, Râzî, İbni Kesîr, Tefhim, Elmalı, Seyyid Kutup’la da okunan vahiy birimine ulaşa­bileceğimize inanıyorum. İstedikten sonra her ikisine de ulaşabile­ceğimize ve mutlaka ulaşmak zorunda olduğumuza inanıyorum. Çünkü bu iki bö­lümün ikisi de vahiydir, ikisi de dindir ve müslümanlar olarak bizim için bağlayıcıdır. İşte neshi böyle de an­lıyoruz. Bir de bizzat şu elimizdeki Kur’an’ın kendisinde nesih var­dır di­yenler ve yoktur diyenler var. Kur’an’da neshin yokluğunu iddia eden tarihte bir adam var. Ebu İshak El-İsfahani. Mutezilî bir adamdır. Nes­hin kesinlikle olmadığını, olamayacağını iddia etmiş­tir. Sonrakiler de bu konudaki dayanaklarını hep ondan almışlar. Ama aslına bakılırsa bu zatın nesih yoktur dediği konuya zaten İslâm âlimlerinin hiçbirisi de vardır demiyor. İslâm âlimlerinin nesih vardır dedikleri konuya da o adam yok demiyor. Burada bir kav­ram kargaşası vardır. Yâni Ebu İs-hak El-İsfahani hâşâ Allah’ın ya­nılması, şaşırması, cayması, önceki dediklerinden vazgeçmesi mânâsına alıyor neshi ki orada her­kes yok diyor zaten. Peki nesih vardır diyenler hangi mânâya var­dır diyorlar? Allah’ın değiştirme yetkisi vardır diyorlar. Değişti­rebilir Allah diyorlar, unutturabilir diyorlar, tedriç uygulayabilir, ki­milerinin uygulamasını öne, kimilerinin uygulamasını da sonraya alabilir diyorlar. Meselâ: “Yüzünü (yönünü) Mescid-i Haram tarafına çevir” (Bakara 144) Âyeti Kur’an’da varken: "Doğu da Allah’ındır, batı da Allah’ındır. Şimdi na­maz için ne tarafa yönelirseniz Allah’ın vechi oradadır. Doğrusu Allah’ın rahmeti herşeyi kaplamıştır ve o herşeyi bilmektedir." (Bakara 115) Âyetiyle de amel edelim mi? Yâni yüzünü ne tarafa döner­sen Allah’ı orada bulacaksın. Âyetiyle de amel edelim mi? Diyor­lar, o ne­sih olmuştur demek zorunda kalmışlar. Kelâm bitmiştir çünkü, bu ko­nuda uygulama böyledir. Öyle değil mi? İkisi de var­dır Kur’an’da, ikisi de âyettir, peki bu ikinciyle nasıl amel edece­ğiz? Öbürü bunu nesih etmiştir diyeceğiz, başka da çaremiz yok­tur. Meselâ bir zamanlar ilerde gelecek, Mescid-i Aksa’ya doğru yö­neliyordu insanlar, bu da nesih olmuştur diyoruz. Öyle değil mi? Mü’minlerin bir dönem Mescid-i Aksaya yöneldikleri ke­sindir. Biliyoruz ki müslümanlar önce Kâbe’ye doğru, sonra Mescid-i Aksa’ya doğru, daha sonra da tekrar Kâbe’ye doğru dönmüşlerdir. Şimdi yâni insan­lar önce Kâbe’ye doğru namaz kı­larlarken, sonra Mescid-i Aksa’ya dönmeleri kendi kendilerine ka­rar vererek olmamıştır. Kendi kendile­rine dönmediler bu insanlar, Allah döndürmüştür onları. Allah bu dön­dürmesini çevirdi ve tekrar kabeye yaptı. Çünkü Kudüs tarafına dö­nenler için on­ların ki de doğruydu diyor Allah. Ben onların imanlarını zayi et­medim diyor. Peki madem ki Allah Mescid-i Aksa’ya dönenlerinkine de doğru­dur diyor, öyleyse şimdi biz de dönebilecek miyiz Mescid-i Aksa’ya? Hayır. Niye? Mensuhtur artık o hüküm. Nesih olunmuştur artık o hüküm. Bunu istediği kadar reddetsin adam. İstediği kadar ne­sih yoktur desin fark etmeyecektir. Ama şöyle denirse; ben de nesih yoktur diyenlerdenim. Me­selâ içkili iken namaza yaklaşmayın âyeti var mıdır Kur’an’da? Vardır. Peki bu âyet mensuh mudur? Evet mensuhtur. Peki amel etmeyecek miyiz bununla? Elbette amel edeceğiz. E hani mensuh demiştik, nasıl amel edeceğiz bununla? Adamın biri camiye geldi, baktık ki ağzında içki kokuyor. Hemen camiden çıkaracak mıyız onu? Hayır. Öyleyse mensuh değildir bu âyet. Evet mensuh değil. Bakın adını biz koyuyo­ruz bunun. İster mensuh deyin, ister mensuh değil deyin fark etmez, o âyet vardır Kur’an’da ve o âyetin izin verdiği kadar amel edelim de­meye hakkımız yoktur. Çünkü; meselâ içki yasaktır, içkiliyken namaz da yasaktır, içki içmek de yasaktır, hangi âyete göre? Mâide’ye göre. E bu âyete göre hani yasak filan değil ya? Hani burada içki içmeyin denmiyor, içkiliy­ken namaza yaklaşmayın deniyor. Böyle bir izin veriyor. Namazın dı­şında içilebileceğini anlatıyor diyemeyiz, çünkü Mâide yasaklamıştır içkiyi.