Bakara Suresine Dön

Bakaraالبقرة

10. Ayet

10Bakara Suresi

ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌۙ فَزَادَهُمُ اللّٰهُ مَرَضًاۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌۙ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ

Onların kalplerinde hastalık (şüphe ve şehvet) vardır. Allah da onların hastalığını arttırmıştır. Yalan söylemeleri/Yalanlamaları nedeniyle onlar için can yakıcı bir azap vardır.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

10:"Kalplerinde hastalık vardır onların. Allah da (Kur’an’ı indirmekle) hastalıklarını artırmıştır." Demek ki bunların kalbi hastaymış. Kalplerinde hastalık var­mış. Ama bunlar tedaviden yana da olmayınca, Allah onların hasta­lıklarını artırmıştır. Peki acaba kalbin hastalığını nasıl anlayacağız? Kalbi hasta olmak ne demektir? İnsan kalbini öğreniyoruz. Bu sefer üç çeşit kalp sunuyor Al­lah bize: 1- Birincisi kâfirin kalbi: Sûrede daha ilerde gelecek: "Bakara hadîsesinden sonra yine de inanmadılar da kalpleri kaskatı kesiliverdi! Hattâ taştan da katı ke­sil-di!" (Bakara: 74) Diyordu Rabbimiz. Kâfirin kalbi taş gibi kaskatıdır. Hattâ taştan bile katıdır. Çünkü: "Zira öyle taşlar vardır ki içinden nehirler fışkı­rır. Öylesi de vardır ki yarılıp içinden sular akar. Kimi taşlar da Allah korkusundan baş aşağı yuvarlanır." (Bakara: 74) Kâfirin kalbi taştan da katıdır. Âyet-i kerîmede anlatıl­dığına göre taşlar Allah’ın yağmur, kar, güneş, oksijen, rüz­gar gibi meşhûd âyetlerinden etkilenerek kimileri içinden su fışkı­rırken, kimileri yerin­den kopup aşağıya doğru yuvarlanmaktadır. Yâni taşlar Allah’ın âyetlerine yol verip içinden sular fışkırtmakta­dır. Allah’ın âyetleri taşla­rın içine kadar nüfuz edebilmektedir. Taşlar bile Allah’ın âyetlerinden etkilenip onlarla türlü şekiller alırken, kâfi­rin kalbi o kadar katı ki, ne Allah’ın yağmur, kar, güneş, rüzgar, ok­sijen gibi meşhûd âyetlerinden, görsel âyetlerinden, ne de metluv âyetler dediğimiz şu elimizdeki Kur’an âyetlerinden etkilenmektedir. Âyetler bunların kalplerine nüfuz ede-memektedir. Âyetler bunların kalplerinde tesir icra edememekte­dir. İşte kâfirin kalbi böyledir. Taşlardan bile kas­katıdır. 2- Bir kalp türü daha vardır ki, o da mü'minin kalbi. Allah’ın âyetleriyle itminan bulan, yatışan kalp. Allah’ın iki tür âyeti vardır. Bi­risi metlûv âyetler, yâni kulağa hitap eden işitsel dediğimiz şu elim­deki okunan Kur’an âyetleri. Ötekisi de görsel dediğimiz göze hitap eden meşhûd âyetler. Güneş gibi, ay, yıldızlar, bulutlar, in­sanlar, bit­kiler, hayvanlar gibi kâinatta Allah’ın yerleştirdiği müşa­hede edilen göze yönelik âyetlerdir. Mü'minin kalbi, Allah’ın bu iki tür âyetlerinden de etkilenen kalptir. "Dikkat edin kalpler ancak Allah’ın zikriyle mut­main olur, doyuma ulaşır, sükûnete erer." (Ra’d: 28) Âyeti bunu anlatır. Âyet-i kerîmede anlatılan zikir, Kur’andır. Yâni kalpler ancak Kur’an’la mutmain olur. Ancak Kur’an’la itminan bulur, ancak onunla yatışır ve sükûnete kavuşur. Çünkü kalp, Allah’ın âyetlerini duydukça, tanıdıkça şüphe ve te­reddütlerden kurtulup do­yuma ve itminana ulaşacaktır. "Mü'minler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir. Karşılarında Allah’ın âyetleri okunduğu zaman da imanlarını artırır Ve yalnız Rable­rine tevekkül ederler." (Enfal: 2) Demek ki Allah’ın âyetleri okundukça, âyetlerle karşı kar­şıya geldikçe mü'minlerin kalpleri coşar, taşar, sanki kabına sığ­maz hale gelir. İşte bu da mü'minin kalbidir. Bu iki âyetin bize an­lattığına göre kalplerin itminana kavuşmasının birinci yolu, elimiz­deki şu Kur’an âyetleridir. Kalbin sükûnete ve doyuma ulaşması­nın ikinci yolu da Ba­kara :260 âyetinin anlattığına göre meşhûd âyetlerdir. Hani İbrahim Aleyhisselâm: “Ya Rabbi ölüleri ölümünden sonra nasıl dirilttiğini gör-mek istiyorum!” demişti de Allah: “İnanmıyor musun ey İbrahim?” bu-yurunca: “İnanı­yorum ya Rabbi! Ancak: "Kalbim tatmin olsun için" (Bakara 260) İstiyorum bunu!” Demişti. İşte kalplerin itminana kavuşma­sının ikinci yolu da Allah’ın yeryüzündeki müşahede edilen, görülen âyetle­rini bizzat görmektir. Müminin kalbi de böyledir. 3- Bir de bu ikisinin arasındakilerin kalbi var ki; işte hasta olan kalp bu kalptir.Bu kalbin hastalığı kalbin uyum sağlayamamasıdır. Bi­liyoruz ki, kişinin ruh ve bedenindeki uyumunun adına sıhhat denir denir. Ruh ve bedendeki uyumsuzluğun adı da hastalıktır. Ruhtaki dengesizlik bedende gö­rülür. Çünkü ruhun morardığını kimse gör­me-miştir. Eğer biz se­bepleri ve tezahürleriyle bedenin hastalığını an­laya-bilirsek, buna kıyasla ruhtaki hastalığı da tanıma imkânımız ola­caktır. Bedenin hastalığı, bedenin sıhhat ve selâmetinin aslî fonksi­yo­nunun bozulmasıdır. Görme ve işitme duyularının bozulması gibi hasta olan bir bedende de idrak ve hareket bozulur. Yahut da be­den hastalandığı zaman eşyayı tamamen farklı olarak idrak etmeye başlar. Meselâ acıyı tatlı, tatlıyı acı hissetmeye başlar ve ha­zım bozuk­luğu şeklinde tezahür edebilir. Meselâ bazı gıdalardan hoşlanmaz hale gelebilir. Beden hastalıklarının tezahürü böyledir. Bir de bedendeki bu hastalık iki şeyden kaynaklanır: 1- Madde noksanlığındandır. Uzun bir süre hiçbir şey yenme­mişse o zaman beden hastalanır. Ve gıda almaya mecburdur. 2- Madde fazlalığındandır. Beden çok fazla gıda alırsa yine hastalanır. O zaman da o gıda fazlalığını atmak zorundadır. Aynen bunun gibi kalp hastalığı da irade ve tasavvurun bozulma­sına sebep olan bir hastalıktır. Kalp hastalığının tezahürü de ki­şide irade ve ta­savvurun bozulması şeklinde gerçekleşir. Kalbi hasta olan kişide: 1- Tasavvur bozulur. Yâni hakikati göremeyecek, yahut da oldu­ğundan farklı görecek şekilde birtakım şüphe ve tereddütlere ma­ruz kalır. 2- İrade bozulur. Yâni insan o zaman, doğru olandan hoşlanma­yıp zararlı olandan, bâtıl olandan hoşlanır hale gelecektir. Meselâ İslâm’dan hoşlanmayıp küfürden hoşlanır. Tesettürden nefret edip çıplaklığı sever. Sudan tiksinip içkiden hoşlanır hale gelecektir. Nasıl ki beden hastalığı ya gıda eksikliğinden, ya da gıda fazlalı­ğından kaynaklanıyorsa. Kalp hastalığının kaynağı da böy­ledir. Ya gıda eksikliğindendir, gıda alınmalıdır, ya da gıda fazlalı­ğındandır fazlalık atılmalıdır. Kalbin gıdası bilgidir. Bundan dolayı­dır ki: "Onların kalplerinde maraz (hastalık) vardır." Âyetindeki maraz kelimesi pek çok müfessirlerce bilgisiz­lik, yâni şüphe ve tereddüt olarak anlaşılmıştır. Biliyoruz ki bir şey hak­kında şüphe, o konuda bilgi eksikliğinden kaynaklanır. O konu­daki şüphe ve tereddütler kalbi istila eder ve o konuda tam bilgi gelinceye kadar bu durum kalbe elem verir. O konuda tam bir bilgi elde edilince kalpteki tüm şüphe bulutları dağılıverir. Onun içindir ki Allah’ın Rasû-lü: "Bilmediklerinden sorsalardı ya! Zira cahilliğin şi­fası sormaktır." Buyurur. Kalbin sahibi ve doktoru olan Allah; yukarıdaki âyet­lerde, onun doyuma ve sükûnete kavuşmasının iki yolundan bahset­mişti. Bunlardan birisinin Metluv âyetler dediğimiz şu Kur’an âyetleri, ikincisinin de meşhûd âyetler dediğimiz kâinatta serpişti­rilmiş görsel âyetler olduğunu haber vermişti. Bu münâfıklar bu âyetlere yönelme­diklerinden, tedaviden yana olmadıklarından Kalbin gıda­sını alma­dık-larından dolayı kalpleri hastadır. Kalbin gıdası olan gerçek bilgiye, Allah bilgisine, vahiy bilgisine yönelmediklerinden dolayı kalpleri has-tadır. Allah’tan gelen mutlak doğru bilgiler onların kalplerine gir­medi-ğinden kalpleri şüphe, tereddüt ve cehalet bulutları tarafından is­tila edilmiştir. Bir de beden nasıl ki, ondan zararlı şeyleri atıp faydalı şey­leri almakla gelişip sıhhatli oluyorsa, kalp de ancak onun sıhhatini boza­cak zararlı şeylerden onu koruyup, bilgisizlik, şüphe ve günahlar gibi zararlı şeyleri atıp, faydalı şeyleri almakla sıhhatine kavu­şacaktır. Kalpte atılması gereken zararlı gıda fazlalığı vardır. Adam felsefe okumuştur, sosyoloji bilgileri almıştır, zararlı şeyler okumuştur ki, bunlar atıl­malıdır. İşte bu insanların kalbi uyumsuzdur. Ama uyuma gitme­diklerinden, uyumu aramadıklarından, tedaviyi istemediklerinden kâfir olamıyorlar, ama mü'min de olmuyorlar. Bu ikisi arasında kal­dıklarından dolayı hastalıkları arttıkça artıyor. Burada aslında Cenab-ı Hak, nifakın sebebini anlatıyor. Mü­nâ­fıklığın nereden kaynaklandığını anlatıyor. Nifakın sebepleri tespit ediliyor. Âyetten anlıyoruz ki nifak, insanın kalbini, içini ke­miren psi­kolojik bir komplekstir. Çünkü bir insan, bir şeye ya inanır ya da inkâr eder. Her iki halde de durum normaldir ve sağlıklıdır. Kişi iman ya da küfür tercihinin gereğini yapar ve rahat eder. Eğer iman etmişse, ha­yatında iman çizgisini sürdürür. Eğer kâfirse bu sefer küfür, onun ha­yatına birtakım programlar yerleştirir ve onu takip eder gider. Ama bir adam düşünün ki ne iman adına, ne de küfür adına tercihini yapamamışsa, mü'min değilken mü'min gibi ameller işle­meye mecbur kalmışsa, işte bu normal bir şey değildir. Böyle inanmadığı bir hayatı yaşayan, ya da hayatı imandan kaynaklan­mayan kişi, kalben hasta demektir. Maraz aslında bir şeyin aslîyetini, aslî fonksiyonunu bozan illet­tir. Fıtrat-ı aslîyesi gereği her kalp sıhhatlidir. Ama bun­lar kalpleri­nin kendisiyle itminan bulacağı, yatışacağı kalbin gıdası olan Kur’an’la ilgi kurmadıklarından, ya da kalbi sükûnete ulaştıra­cak bilgiden mah­rum olduklarından kalpleri hep şüphe içindedir. Bunlar: Olan Kur’an’dan şüphe ederler. Allah’tan şüphe ederler, mü'-minlerden şüphe ederler, her şeyden şüphe ederler. Hattâ kendilerin­den bile şüphe ederler. Kendilerini merkez kabul ederler, bu konuda ve kendileri şüphede ise, herkesi ve her şeyi şüphede görürler. Yâni kıyas-ı nefs ederler. Allah, peygamber, kitap, mü'minler, dağlar, taş­lar, denizler, ağaçlar hep kendilerini aldatı­yor zannederler. Ama zevk-lerine, keyiflerine o kadar düşkündürler ki, bu adamlar hiç onlar­dan şüphe etmezler. Acaba bunların aslı esası var mıdır? Acaba bu gidi-şimin sonu nereye varacaktır? Bundan hiç şüphe etmezler. Mümin değilken bile kendilerini mü'min zannederler. Mü'min yanında mü'min, kâfir yanında da kendilerini kâfir zannederler. Bütün bunları da ne için yaptıklarını hiç düşünmezler. Çünkü şuurları da yoktur bunların diyor Rabbimiz. "Allah da onların hastalıklarını artırmaktadır." Bunun bir kaç mânâsı vardır: 1- İkiyüzlülüklerinin bir müddet için başarılı sonuçlar verdi­ğini görünce onun iyi bir yol olduğuna inanırlar ve emin bir şekilde yolla­rına devam ederler. Böylece Allah onların nifaklarını artır­maktadır. 2- Ya da onların nefislerine ağır gelecek, yeni yeni âyetler gön­dererek, yeni yeni emirler, yeni yeni teklifler göndererek onların kalplerinin hastalığını daha da arttıracak Allah, demektir bunun mâ­nâsı. 3- Bir de hastalık, hastalığı doğurur. Maraz, marazı davet eder demektir bu. Öyle bir zulmet ki; zulmet, zulmeti doğuracaktır. Bir hata yapacak, bir hatası başka bir hatayı çağıracaktır. Bir israf yapacak, ardından diğer bir israf onu takip edecektir. Bir yalan söyleyecek, ikinci, üçüncü bir yalan peşinden gelecektir. Gözle zina edecek, arka­sından bir fırsatını bulacak elle zina edecek, daha ile­ride nihâyet be­denle bu işi yapmaya kalkacaktır. Bir kadeh alacak, sonra arkasından ikinci bir kadeh, üçüncü bir kadeh ve en so­nunda sarhoş olup hanı­mını boşamaya kadar götürecektir işi. Bir video ala­caktır evine, sonra çirkin bantlara uzanacaktır. Sosyalleşme diye başlayacaktır önce işe, sonra da şeytanın kucağında bulacaktır kendisini. Önce politik diye­cek, sonra da politize olmak isterken dün çok sevdiği adamın yarın karşısına dikilecek ve onu yemeye çalışacaktır. Bir hastalık daha baş-ka hastalıkları doğuracaktır. İşte aynen bunun gibi münâfıkların kalpleri hastadır ve Al­lah bunların hastalıklarını artırmaktadır. Peki acaba bu eylemin Allah’a izâfesini nasıl anlayacağız? Yâni nifakı ve münâfıklığı lâ­netleyen Al­lah, acaba niçin onların nifakını artırıyor? Allah’ın, onla­rın nifakını ar­tırması, aslında Cenab-ı Hakkın yeryüzünde eşyanın tabiatı olarak belirlediği doğal yasalar açısındandır. Yâni ister iman olsun ister nifak olsun, tüm fiillerin gerçekleşmesi için gere­ken şartları ve imkânları hazırlayan Allah’tır. Lâkin bu eylemi biz­zat kendi hür iradesiyle ger­çekleştiren insanın kendisidir. Yâni onlar iradelerini bu yolda kullan­mışlar, Allah da istedikleri şeyi ya­ratmıştır, diyoruz. Zira bu adamlar böyle bir duruma gelmeyebilirlerdi. Dahası, hattâ şu anda bile bu durumdan kurtulma, nifaktan vazgeçme im­kân­larını yitirmiş değillerdir. Her ân vazgeçebilirler, her ân dönebi­lirler bu durumdan. Her ân tevbe imkânına sahiptirler. Dönüş yaptıkları anda Allah onların dönüş kapılarını açık tutmaktadır. "Yalan söyleye geldikleri için onlara acıklı bir azap vardır." Yalan saymalarından ötürü onlar için elim bir azap, elem ve­rici bir azap, dayanılmaz bir azap vardır. Yalan sayıyorlardı on­lar. Yalan sayıyordu onlar. Yalan saymak. İnkâr ediyorlardı de­ğil ba­kın. Yalan sayıyorlar. Peki ne demekmiş yalan saymak? Yalan say-mak, inkâr etmekten ayrıdır. Yalan saymanın ne demek olduğunu, yalan sayma işinin toplumda nasıl örneklenmesi gerek­tiğini bugüne kadar bilmiyordum. Bunu örnekleme konusunda gerçekten çok zorla­nırdım. Ama Buhârî’yi okuyordum elhamdülil­lah, Buhârî’de Allah kar­şıma çıkarıverdi. Allah’ın Rasûlü buyurur ki: "Çarşı pazarda insanlar dükkan ve tezgahla­rıyla uğraşırken bir atlı koşarak gelse ve dese ki: "Sa­vulun! Dağılın! Kaçın! Başınızın ça­resine bakın! Bir ordu geliyor şuradan! Hepinizi kılıçtan geçirecek” Bu haberi tasdik eden­ler, saddaka yapanlar hemen hazırlanıp kaçarlar. Ama tekzip edenlerse, kezzebe yapanlarsa: “Yok ya! Bu adam ya­lan söylüyor! Bu adam benim ticaretimi kıskanıyor da ondan! Bana kini var, benim kazanmamı istemiyor da ondan! Bana oyun oynayıp paza­rıma konmak istiyor da ondan!” diyerek habere ve haberciye aldırış etmezler. Hiçbir tedbir almadan böyle oyala­nıp dururken başlarına nelerin geleceğini bilemezler” diyor. Rasûlullah Efendimizin bu beyanına göre kezzebe; inkâr et­mek değildir aslında. Adam sözü anlıyor, söz olarak kabulleniyor. Ta­mam, atlı gelmek nedir? Bunu biliyor, kı­lıçtan geçmek, geçirilmek ne­dir? Bunu biliyor, anlıyor, ama bunu eylem ile göstermiyor. Gereğini yapmıyor. İşte yalan saymak bu­dur. Meselâ diyorsunuz adama: Arkadaş dışarı mı çıkıyorsun? Aman dikkat et! Dışarıda çok şiddetli soğuk var, kar yağıyor! Aman pardösünü giymeden çıkma! diyorsunuz. Adam kar nedir? Soğuk ne­dir? Bunu biliyor, pardösüsünü giymesi gerektiğini biliyor, anlıyor; ama yine de giymeden çıkmaya kalkışıyorsa işte bu yalan saymaktır. Namazın farz olduğunu, kılınması gerektiğini biliyor adam, ama yine de kılmıyor gibi. Hani Müddessir sûresinin son bölü­münde anlatılı­yordu: "Bizler din gününü yalan sayanlardandık." (Müddessir: 46) Deniyordu. Dünyada mü'min görünen suçlular anlatılıyordu. Yâni dünyada mü'min zannedilen ama soluğu cehennemin kapısında alan bu insanlara müslümanlar, cennete girenler şaş­kınlık içinde şöyle soruyorlardı: "Hayrola ya! niye geldiniz buraya? Bir yanlışlık fi­lan mı oldu?" (Müddessir 42 ) Siz mü'min değil miydiniz? Ne işiniz var sizin burada? Buyu­ru­lunca bunlar dört suç sayıyorlar: Bu suçlardan birisi de: "Biz din gününü yalan sayardık." (Müddessir 46 ) Bakın din gününü inkâr ederdik değil, yalan sayardık. Me­selâ adama soruyorsunuz: Arkadaş ölecek misin? Diyor ki, evet. Dirile­cek misin? Evet. Hesap kitap var mı? Evet. Cennet, cehennem var mı? Evet. Peki Allah kâdir mi? Yapar mı bunu? Evet, evet, evet. Hepsine inanıyor adam. Ama bakı­yoruz bu tamam saydığı, bu inandığı konu­lara aldırış etmeden ya­şıyor. Yaşadığı hayatta bu inandığı şeylerin kokusunu bile görmek mümkün değil. Öyle bir hayat programı var ki adamın, bu inancının hiç mi hiç etkisi yok. Yâni imanının, inandım dediği şeyin gereğini yapmıyor. Veya imanını amele dönüştürmüyor. Çok korkunç bir suç değil mi bu? Na­maz kılması gerektiğine inanıyor, ama kılmıyor. Örtünmesi gerekti­ğine inanıyor, ama örtünmüyor. Kur’an’ı, sünneti tanımadan müslü-manlık olmayacağına inanıyor, ama farklı yaşıyor. Çoluk çocu­ğunu eğitmesi gerektiğine inanıyor, ama yaklaşmıyor. İşte yalan say­mak budur ve çok büyük bir suçtur. Öyleyse inandık dediğimiz şeyleri amele dönüştürmeye çalışalım inşallah. İnancımızı sadece söz pla­nında, iddia planında bırakmayalım. İmanlarımızı hayatımızla, ey­lemlerimizle yalanlayanlardan olmayalım.