119:"Şüphesiz ki biz seni müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik. Seni hak bir kitap ile gönderdik ve sen cehennem halkından sorumlu olmayacaksın." İşte peygamberin konumu ve işte peygamberin görevi. Sen bırak bu densizleri peygamberim. Uğraşma onlarla. Bu beyinsizler için zorlama kendini. Sen sadece müjdeci ve uyarıcısın. Biz seni hak bir kitapla gönderdik. Senin görevin sadece bu kitabı insanlara duyurmandır. Sen bu kitapla uyar onları ve gerisine karışma. Sen seni dinlemeyip cehenneme doğru giden insanlardan sorumlu değilsin. İllâ da cehenneme gitmek isteyenlerin hesabını senden sormayacağız. Bu iş senin sorumluluğunda değildir. Sen sadece sana gönderdiğimiz bu kitabın âyetleriyle insanları uyarıp uyarmadığından, benim mesajımı kullarıma duyurup duyurmadığından sorumlu tutulacaksın. Rasulullah Efendimizin bu konudaki sorumluğunun sınırlarını anlatan başka âyetler vardır: "Ey Peygamberim artık onlara üzülerek kendini harap etme! Allah onların yaptıklarının tamamından haberdardır." (Fâtır: 8) "Peygamberim! Onların yola gelmesi senin üzerine borç değildir. Lâkin Allah dilediğine hidâyet eder..." (Bakara: 272) Peygamberim, onların hidâyeti seni ilgilendirmez. Onların doğru yola gelmeleri sana düşmez. Dilediğini hidâyete ulaştıran Allah’tır. Senin görevin budur. Sen sadece beşir ve nezirsin. Senin görevin, zorla insanların kalbine imanı sokmak değildir. Gücünü aşan konulara gelince, bunlar senin sorumluluk alanına girmez. Kimileri bu âyeti “Vela tes’el” diye okumuşlar. O zaman mânâ şöyle olacaktır: Ey Peygamberim! Artık o kâfirler hakkında benden bir şey isteme, benden bir şey sorma! Sakın bu tür kâfirleri affı konusunda benden bir talepte bulunma. Zira onlara ne yapacağımı ben bilirim, şeklinde anlayanlar da olmuştur. Allah’ın Resûlü’nün şahsında bize de hitap eden bu âyetler karşısında biz de diyeceğiz ki, eğer bizler de beşir ve nezir olarak insanlara karşı görevimizi yapmışsak, onları Allah’ın âyetleriyle karşı karşıya getirmiş, Allah’ın cennetiyle müjdeleyip cehennemiyle, ateşiyle uyarabilmişsek o zaman hiç korkmayalım onların akıbetlerinden biz de sorumlu değiliz demektir. İşte bize düşen görev budur. Elimize bu kitabı alacağız ve gece gündüz insanları bununla uyaracağız. İşimiz gücümüz bu olacak. Bunu yaptığımız takdirde onların yola gelip gelmediklerini kendimize dert edinmeyeceğiz. Kendimizi onların hidâyetiyle sorumlu kılmayacağız Ama şunu da hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız ki Allah izin vermedikçe, Allah dilemedikçe hiç kimseyi de hidâyete ulaştırma imkânımız yoktur. Şurada üç yaşında bir çocuk olsa, yarılsak, yırtılsak Allah istemedikçe yine de onu hidâyet edemeyiz. Kalplerin sahibi Allah’tır ve peygamberin bile bu konuda yetkisi yoktur. Peki ne özelliği var peygamberin? Beşir ve nezirdir o. E ne yapsın Allah’ın Ra-sûlü? Bakıyor ki insanlar cehenneme doğru gidiyorlar, ama elinden gelen bir şey yok, eli kolu bağlı, Allah dilemedikçe yapabileceği bir şey yok, sadece uyarıyor. Öyleyse biz de böyle olmaya çalışalım inşallah. Sonra diyor ki Rabbimiz: Yahudi ve hıristiyanlarla ilgili bölümün sonuna doğru geliyoruz, burada Allah peygamberini ve onun şahsında bizleri bir daha uyaracak onlar konusunda. Ehl-i kitap yahudi ve hıristiyanlar daima kendilerinin haklılığını iddia eden bir sistem oturtmuşlar, bunu savunarak son elçiye inanmama konusunda direniyorlardı. Allah kendilerinden bu konuda sıkı sıkı ahid aldığı halde yine de müslümanlığa girmeme konusunda ayak diremişlerdi. Müslümanların onlar hakkında iyi düşünceleri vardı. Kendilerine iyi davranılırsa, onların hoşlarına gidecek davranışlarda bulunurlarsa, onların belki müslüman olabilecekleri zannı vardı Müslümanlarda. Öyle ya bu adamlarda müşriklerde bulunmayan bazı özellikler vardı. Müşrikler âhirete inanmıyorlar, ölüm ötesi hayatı inkâr ediyor-lardı. Ama bunlar âhirete inanan insanlardı. Müşrikler putlara tapıyor-lar, ama bunlar tek tanrılı dinin sahibiydiler, müşriklerin kitapları yoktu, ama bunlar kitap ehli olduklarını iddia ediyorlardı. Müşrikler peygambere de inanmıyorlardı ama bunlar Kur’an’ın da haber verdiği peygamberlere inandıklarını iddia ediyorlardı. Üstelik inandıkları bu peygamberler ve sahiplendikleri bu kitaplar bu son elçinin geleceğini onların kafasında daima canlı tutmaya çalışıyorlardı. Ve bu son peygamber geldiği zaman ona iman edecekleri ve onu koruyacakları konusunda onlardan mîsak alındığını hatırlatıyordu. Üstelik şu ana kadar da çevrelerindeki müşriklere: Hele bir gelsin, biz ahir zaman nebisinin arkasında sizin de putlarınızın da işini bitireceğiz diye hava atıyorlar, gelişi yaklaşan son elçiyi bekliyorlardı. İşte bu özelliklerinden ötürü müslümanlar onlara sıcak bakıyorlardı. Ve bunların ha bugün, ha yarın mutlaka İslâm’ı kabul edeceklerini bekliyorlardı. Ama bu adamlar müslümanların kendileri hakkındaki bu sıcak alâkalarını ters tepiyorlar ve kalplerindeki kini hep açığa çıkarıyorlardı ve işte bundan dolayıdır ki Rabbimiz bu adamların karakterlerini Müslümanların gözleri önüne seriyor ve bu konuda sürekli müs-lümanları uyarmayı hedefliyordu. Bu cümleden olarak mü'minlerin velilerinin, mü'minlerin, dostlarının ancak Allah, Rasûlü ve müslümanlar olduğunu, namaz kılan, rükû eden ve müslümanlarla birlikte hareket eden kimseler olduğunu vurguluyordu. Ve hiç bir zaman da yahudi ve hıristiyanların kendile-rinin dostu olamayacağını ısrarla anlatıyordu müslümanlara. İşte bakın burada da şöyle buyurur Rabbimiz: