135:"Yahudi ve hıristiyanlar diyorlar ki; yahudi ve hıristiyan olunuz, kurtulursunuz. De ki; hayır biz hak yol üzere bulunan İbrahim’in dinindeyiz. O hiçbir zaman müşriklerden olmadı." Bin dört yüz sene önce Medine’deki yahudi ve hıristiyanlar diyordu ki; “Yahudi ve hıristiyan olursanız, kurtulursunuz.” Günümüzde yahudi ve hıristiyanlar da diyorlar ki; yahudi ve hıristiyan olursanız, kurtulursunuz. Sizin ekonominiz bozuk, ticaretiniz bozuk, eğitiminiz iflas etmiş durumda, siyasal yapınız bozuk, aile düzeniniz bozuk. Her-şeyiniz tefessüh etmiş durumdadır. Tabi önce kendileri bir bozdular, kendi düzenlerini önce bir bozdular, sonra bizimkini de bozdular, bizi böyle bir boşlukta bıraktılar, sonra da diyorlar ki bu durumdan kurtulmak için yahudi ve hıristiyan olmak zorundasınız, başka çareniz yoktur. Ya yahudi olacaksınız, yahut da hıristiyan olacaksınız başka çareniz yoktur. Eğer yahudi veya hıristiyan olursanız, tüm bu bozuk düzen hayatınız düzelecek diyorlar. Önce kendileri bir bozdular, yâni kendileri önce İslâm’dan uzaklaştılar, yahudi ve hıristiyan oldular. Sonra bize yöneldiler, bizi de bozdular, bizi de İslâm’dan uzaklaştırdılar. Bizi de aynen kendileri gibi yaptılar. Hemen hemen herşeyimizi bozdular, herşeyimizi felç ettiler. Yâni önce bizi ortada bıraktılar ve sonra da şimdi diyorlar ki: Bakın herşeyiniz bozuldu. Hukukunuz, aile düzeniniz, eğitiminiz, sanayiiniz herşeyiniz iflas etti. Şu anda çıkmazdasınız. Başka çareniz yok; bu durumdan kurtulabilmek için yahudi veya hıristiyan olmak zorundasınız. Bizim gibi olmak zorundasınız. Aslında bizi olduğumuzdan çok fazla bozuk göstermeye çalışıyorlar. Kendilerinin işleri yolunda da bizler çok kötü durumdaymışız gibi gösteriyorlar. Mübâlağa yapıyorlar, halbuki İslâm dünyası onlar kadar bozulmadı elhamdülillah. Onların hayatı bizden çok daha bozuk aslında. Tüm hayatları bozuk. Aile hayatları kalmamış, sosyal hayatları bozuk, insanî ilişkileri bozuk, ahlâkları bozuk, her şeyleri bozuk. Kokuşmayan bir tek şeyleri kalmamış, ama şimdi tam yol ayırımına geldiğimiz bir dönemde, kendileri gibi bizi de bozup sap gibi ortada bıraktıkları bir dönemde diyorlar ki: Eğer yahudi veya hıristiyan olursanız her şeyiniz düzelecek, başka da çareniz yoktur. Ortak pazara gireceksiniz, başka çareniz yoktur. A.E.T. ye üye olacaksınız, İ.M.F. nin denetimine gireceksiniz, gümrük birliğine gireceksiniz, herşeyinizi değiştireceksiniz, herşeyinizle bize teslim olacaksınız, başka çareniz yoktur diyorlar. Bunu denedik biz. Bu dediğinizi yıllardır denedik biz. Yıllardır herşeyimizi değiştirdik bunlar hatırına. Yazımızı değiştirdik, hukukumuzu değiştirdik, cumamızı, tatilimizi değiştirdik, tarihimizi, kültürümüzü değiştirdik, âdetlerimizi, kılık kıyafetimizi değiştirdik, kanunlarımızı değiştirdik, herşeyimizi değiştirdik bunlar hatırına. Ama bakıyoruz ki düzelmek, iyiye gitmek şöyle dursun battıkça battık, gömüldükçe gömüldük. Öyleyse şimdi de sıra bizdedir. Artık söz söyleme sırası bize gelmiştir. Ümmet aklını başına aldı elhamdülillah. Biz de onlara diyeceğiz ki, yok yok, yok artık sizi dinlemeyeceğiz. Artık sizin dediklerinize kulak vermeyeceğiz. Artık sizin akıntınıza, sizin kıblenize gitmeyeceğiz. Sizi kıble edinmeyeceğiz. Sizin yörüngenize girip sizin gittiğiniz yere gitmeyeceğiz. Sizi dinleyip sizin gibi pisliğe batmayacağız. Hayır hayır: "Hayır, biz hak yol üzere bulunan İbrahim’in dinindeyiz. O hiçbir zaman müşriklerden olmadı." Bizler tek olan Allah’a inanan İbrahim’in milletine, İbrahim’in fıtrat dinine, dosdoğru dinine tabi oluyoruz ki; o İbrahim sizler gibi müşriklerden de değildir, diyeceğiz. Peki niye böyle dememizi istedi Rabbimiz. Yâni neden bizler Muhammed (a.s)’ın getirdiği İslâm dini üzere olacağız denmedi de İbrahim’in dini, İbrahim’in milleti üzerineyiz dendi? Neden onlara böyle dememizi istedi Rabbimiz? Bunun sebebi şudur Allahu âlem: Çünkü yahudiler de, hıristiyanlar da Hz. İbrahim’i biliyorlar, onlar da Hz. İbrahim’i seviyorlar, onlar da ona inandıklarını iddia ediyorlar ya, işte onun için böyle ortak bir paydada birleşme teklifi için böyle dememiz isteniyor. Onlara cevap verirken bile onları hakka davet etmemizi istiyor Rabbimiz. Onlara acımamızı, mer-hamet etmemizi istiyor. Bizim onlar gibi yapmamamızı, onlara benzememizi, onların bize yaptıkları gibi büyüklük taslamamızı istemiyor Rabbimiz. Yâni biz, onların bize yaptığı gibi onlara hava atmamalıyız. Onların yaptığını yapmamalıyız. Zira müslüman, birilerine rağmen, birilerine binaen tavır belirlemez. Onlar bize böyle yaptı, o halde biz de onlara bunu yapalım mantığı yanlıştır. Evet, biz onlara bunu derken, onların bize yaptığı gibi onların hayatını bozmak, onları sap gibi ortada bırakmak için değil, ya da onlara biz doğru yoldayız diyerek hava atmak için değil, gerçekten onları hayra, hakka davet etmek için diyeceğiz. Onlarla ortak bir payda bulabilmek için böyle diyeceğiz. Hani Âl-i İmrân’da da aynı teklifi görüyoruz: "De ki: Ey kitap ehli! Gelin hep beraber aramızda ortak bir kelimede bir araya gelelim. O da Allah’a kulluk etmek, O'na hiç bir şeyi ortak koşmamak, Allah’ı bırakıp birbirimizi Rab olarak benimsememektir. Eğer yüz çevirirlerse "Bizim müslüman olduğumuza şahit olun" deyin." (Âl-i İmrân: 64) Gelin ey yahudi ve hıristiyanlar, Allah’tan başka İlâh kabul etmeyerek asgari bir müşterekte birleşelim deniyordu. Burada da aynısını görüyoruz. Gelin ey yahudiler! Ey hıristiyanlar! İbrahim’in milletinde, İbrahim’in dininde birleşelim. Zira İbrahim sizin de bizim de kabul ettiğimiz bir peygamberdir. İsrâil oğullarının da İsmail oğullarının da atasıdır İbrahim. Sizin de bizim de atamız olan Hz. İbrahim’in dininde, Hz. İbrahim’in milletinde birleşelim. Çünkü İbrahim’in (a.s) kimliğini Rabbimiz şöyle anlatıyordu: "İbrahim (a.s) ne yahudi ne de hıristiyan’dı, lâkin o hanif ve müslümandı." (Âl-i İmrân: 67) Âyetiyle İbrahim’in (a.s) kimliği de anlatılıyordu. Şu anda bir teklifte bulunalım müslümanlara. Ülkenin geleceği konusunda söz sahibi olan, düşünen, bu konuda kafa yoran herkese. Allah’ın kitabını bir kenara bırakıp, peygamberin sünnetini bir kenara bırakıp, şu veya bu vadide çözüm arayanlara, yazarlara, çizerlere, düşünürlere, idarecilere, yöneticilere, tüm ülke insanına diyelim ki: Gelin ey insanlar! İnsanlığın çözüm aradığı, çare aradığı, huzur ve sü-kun aradığı, güven aradığı şu ortamda unuttuğunuz, nazar-ı itibara al-madığınız bir gerçeği söyleyelim. Hidâyet Allah’ın hidâyetidir, yol Allah’ın yoludur, çözüm Allah’ın çözümüdür, çözüm İslâm’dır. Gelin yıllar yılı başka yerlerde çözüm aradık, ama bulamadık. Gelin bir de Allah’a müracaat edelim. Şu ana kadar hep ondan başkalarına gittik, ondan başkalarına müracaat ettik, hep başkalarının kapısını çaldık. Şimdi de Allah’ın istediği bir hayata talip olalım, Allah bizi sahil-i selâmete çıkaracaktır. Gelin şöyle diyelim: "Biz Allah’a, Allah’tan bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve torunlarına indirilene, Mûsâ ve İsa’ya verilenlere, peygamberlere Rablerinden verilenlere iman ettik. Biz, onlar arasında herhangi bir ayırım yapmayız, ve biz Allah’a teslim olmuşuz deyin." Yâni sizler gibi din konusunda, peygamberler konusunda ırkçılar değiliz biz. Zira yahudiler sadece Hz. Mûsâ’ya ve ona indirilen Tevrat’a inandıklarını iddia ediyorlar ve diğerlerini reddediyorlardı. Hıristiyanlar da sadece Hz. İsa’ya ve ona indirilen İncil’e inanıyorlar ve başkalarını reddediyorlardı. İsa’dan başka peygamber, İncil’den başka kitap yoktur diyorlardı. Böylece dinde ırkçılık yapıyorlardı. Biz diyo-ruz ki; biz onlara da iman ediyoruz. Mûsâ’ya da iman ediyoruz, Mûsâ’ya gönderilen Tevrat’a da iman ediyoruz. İsa’ya da iman ediyoruz, İsa’ya gönderilen İncil’e de iman ediyoruz. Muhammed’e (a.s) da iman ediyoruz, ona gönderilen son kitap Kuran’a da. Böylelikle bizler dinde ırkçılık yapmıyoruz. Peygamberler arasında da böyle bir ayırım yapmıyoruz. Hz. İsa bizim peygamberimizdir, Hz. Mûsâ bizim peygamberimizdir. Hz. Mûsâ, Hz. İbrahim, Hz. İs-mail, İshak, Yahya, Zekeriyya, Harun, Dâvûd hepsi de bizim peygam-berimizdir. Biz hepsine inanıyoruz. Bunların hepsi de aynı kaynaktan gelen peygamberlerdir. Bunların hepsi de aynı ağacın dalları ve meyveleridir. Tarihin değişik zamanlarında insanlığa Allah tarafından sunulmuş meyvelerdir bunlar. Ama şunu söyleyelim burada: Kur’an’a iman etmekle; Tevrat’a ve İncil’e iman etmek ayrıdır. Bunu Bakara’nın başında demeye çalışmıştım. Bizler Kur’an’a iman ederken, onu pratikte uygulamak üzere iman ediyoruz. Amel etmek üzere, hayatımızda uygulamak üzere iman ediyoruz. Yine öteki peygamberlere gönderilip de Kur’an’da zikredilenlere de, onları da hayatımızda uygulamak üzere iman ediyoruz. Onlarla da sorumlu olduğumuza iman ediyoruz. Ama önceki kitaplarda indirilip de bizim kitabımızda zikredilmeyenlerin de gerçekliliğini kabul ediyoruz. Yâni Allahu Teâlâ böyle bir kitap göndermiştir; böyle bir kitap gelmiştir diye buna da inam ediyoruz. İşte bizim bu imanımız Hz. Adem’le başlayan, Hz. Muhammedle son bulan köklü ve mükem-mel bir imandır. Böyle köklü bir din, böyle köklü bir iman başka dinde yoktur. Böyle bir iman ne hıristiyanlarda, ne yahudilerde, ne de başka birilerinde vardır. 137:"Eğer onlar, sizin inandığınız gibi iman ederlerse, onlar da doğru yolu bulurlar, hidâyete ererler. Eğer size karşı yüz çevirip küfredecek olurlarsa onlar mutlaka bir şikakın, ayrılığın, parçalanmanın içinde olacaklardır." Onlar bize diyorlar ki; gelin, yahudi ve hıristiyan olun, kurtulun. Biz de onlara diyeceğiz ki; hayır öyle değil, sizler eğer müslüman olursanız kurtulursunuz, başka çareniz yoktur. Âyet-i kerîmenin ifade tarzından anlıyoruz ki; Müslüman hiçbir zaman savunmada kalamaz. Dikkat ederseniz bugün müslümanlar hep savunmada kalmaktadırlar. Hep savunmada ve suskunlukta kalmaktadırlar. Çoğunlukla Müslümanlarda hâlâ bu kompleksi atamamak vardır. Yâni adam müslüman, ama hâlâ gavurun karşısında kompleks içinde. Adam hem müslüman hem de aşağılık duygusu içinde; meselâ gâvura sen cehennemliksin diyemiyor adam. Sen yanlış yoldasın diyemiyor. Halbuki gâvura sen yanlış yoldasın, bu halinle cehennemliksin, cehenneme gideceksin demek ona en büyük merhamettir aynı zamanda. Yâni ona yanlışını söyleyelim ki adam hiç olmazsa yanlışını anlasın ve cennete gitmenin yollarını arasın. Diyemi-yor adam ona bunu. Hiç bir şeyine dokunmuyor. İşte gel beraber yaşayalım, gül gibi geçinip gidelim diyor, adam onun yanlışını gündeme getirmiyor. Tamam o zaman cehenneme kadar yaşarsın beraber. Madem ona acıyorsun, aynı mahallede yaşıyorsun, aynı şehirde yaşıyorsun, aynı iş yerinde bulunuyorsun, aynı apartmanda oturuyorsun, hattâ o gavurun işinde, işyerinde çalışıyorsun, o zaman adama; arkadaş, sen yanlış yoldasın, bozuk yoldasın, bu halinle sen cehenneme gidiyorsun, sana acıdığım için söylüyorum, gel müslüman ol da bu azaptan, cehenneme gidişten kendini kurtar, demelisin. Bu ona kötülük değil ki. Bu onu üzmek ve kırmak da değildir. Aslında onun hayatını sorgulamamak ona kötülüktür. Onu bu gittiği yolda uyarmamak, ona acımamak onun ateşe gidişine göz yummak ona kötülüktür. Aynı zamanda onun hayatını sorgulamamak bize de kötülüktür. Çünkü o zaman müslüman hep savunmada kalıyor demektir. Biz savunmada kaldığımız sürece hep kaybeden oluruz. Meselâ soruluyor müslümana: Niye namaz kılıyorsun? E, kusura bakma işte kılıyoruz. Niye örtünüyorsun? Kusura bakma alışkanlık işte ne yapalım. Niye oruç tutuyorsun? E, kusura bakma filan. Böyle böyle sonunda da kusura bakma sen nasıl istersen öyle yapayım demek zorunda kalacaktır müslüman. Sen nasıl istersen öyle yaşayayım demek zorunda kalacaktır müslüman. Karşısındaki gavuru uyarmayan, kendi kimliğini net bir biçimde ortaya koyamayan müslüman, sonunda susmaya ve savunmada kalmaya mahkum olacaktır. Halbuki müslüman tek başına da olsa hep hücumdadır, kesinlikle o savunmada olamaz. Olur mu bu? Bakın ilk gelen âyetlerde Allah buyurur ki: "Sen onlara birazcık mühlet ver peygamberim." (Müzzemmil: 11) Sen mühlet ver onlara. Kim mühlet verir aslında? Güçlü kuvvetli olanlar mühlet verir değil mi? Ama bakın bu âyetler geldiği zaman peygamberimizin yanında üç beş müslüman ya var, ya yok. Zahiren hiçbir gücü kuvveti yokken, tek başınayken bile Allah’ın Rasûlü hep hücumdadır. Hiçbir zaman savunmada ve suskunlukta değildir. Öyleyse biz de insanları sürekli uyaracağız, bakın sizin bu hayatınız çıkmazdadır, gelin aklınızı başınıza alın da hayatınızı düzeltin, size acıdığım için bu uyarıda bulunuyorum, yarın bu gidişin sonu perişanlıktır diyelim inşallah. Hasbel kader dar’ul harpte gâvurların işinde çalışıyor olsak bile kesinlikle savunmada ve suskunlukta olmayalım, onları açık ve net bir biçimde uyarmaya devam edelim. Evet, yahudi ve hıristiyanlara diyelim ki; gelin müslüman olun, kurtulacaksınız. "Eğer size karşı yüz çevirip küfredecek olurlarsa; onlar mutlaka bir şikakın, ayrılığın, parçalanmanın içinde olacaklardır." Yâni asıl olan İslâm’dır. Demin anlattı Rabbimiz; Hz. Ademden ve Hz. İbrahim’den bu yana kök İslâm’dır dedi. Kim ondan ayrılırsa, onlar ayrılığın içine düşmüş olacaklardır. İslâm asıl olunca, nerede olursa olsun İslâm’dan yana olan, İslâm’dan söz eden kişi, birlikten ve beraberlikten söz ediyor demektir. Ama ne gariptir ki, bugün birileri bir yerlerde İslâm’dan bahsedince, dinden bahsedince hemen birileri onun ayrılıkçı olduğunu, ayrılık tohumları ekmeye çalıştığını söylüyor-lar. Dinden, İslâm’dan bahsedenlere fitne çıkarıyorsunuz, ayrılık yap-maya çalışıyorsunuz diyorlar. Allah diyor ki; bakmayın siz onlara asıl ayrılıkçı olanlar, asıl fitne çıkaranlar, asıl bölücü olanlar kendileridir. İslâm, asıl olduğuna göre İslâm’dan kopanlar, İslâmdan ayrılanlar ayrılık tohumları ekenlerin ta kendileridirler. Meselâ bu milletin yüzde doksan sekizi bir araya gelip, biz İslâm’ı istiyoruz, biz Allah’ın dinini istiyoruz, biz Allah’ın sistemini yaşamak istiyoruz deseler, yine de bu hak onlara verilmez. Niye? Çünkü onlar ayrılıkçıdır. Ötekiler toplumun yüzde ikisini teşkil etseler bile bu yüzde ikiyi teşkil edenler ayrılıkçı değil, ama yüzde doksan sekiz ayrılıkçıdır. Yüzde ikiyi teşkil edenler birlikten yanadır, ama bu yüzde doksan sekizi teşkil edenler bölmeden yanadır, bölücülükten yanadır. Halbuki ayrılıkçının kim olduğunu Allah söylüyor. İslâm’dan ayrılan kişi ayrılıkçıdır. İslâm köktür, İslâm asıldır kim ondan ayrılmışsa, kim onu terk etmiş başka şeylerin peşine takılmışsa işte o ayrılığa düşmüş demektir. Öyleyse peygamberin ve ey peygamber yolunun yolcuları, gözünüzü açıp iyi dinleyin: "Varsın ayrılsınlar Peygamberim sen üzülme, onlara karşı sana Allah yeter." Ayrılırlarsa ayrılsınlar. Ne olurlarsa olsunlar, ne kadar çok olurlarsa olsunlar, güçleri kuvvetleri medeniyetleri ne kadar olursa olsun hiç fark etmez, onlara karşı sana Allah yetecektir. Yetmiş de. Bakıyoruz; Mekke’deki Allah’ın Rasûlü’nü ve müslümanları bir düşünün. Kimleri vardı onlara yardım edecek? Kimleri vardı onları koruyacak? Ama bakıyoruz ki; çok kısa bir süre sonra Medine’de devlet kurmuşlar, Bedir’de 313 kişiyle müşriklere galip gelmişler, üç beş yıl sonra on bin kişilik bir orduyla Mekke’yi fethetmişlerdir. Allah onlara yardım etmiş ve tüm düşmanlarına karşı Allah onlara yetmiştir. Allah onlara karşı sana yeter demişti Rabbimiz, yetti de gerçekten. Bu âyetler aynı zamanda bize de hitap ediyor. Eğer bugün bizler de Allah çizgisinde, peygamber çizgisinde bir hayat yaşayacak olursak hiç kimseden korkmayalım, çünkü Allah bize de yetecektir. Ama şunu da hiçbir zaman unutmayalım ki Allah’ın dininden yüz çevirmenin sonucu, parça parça olmaktır, ayrılık içine düşmektir. Bakın bu yahudiler, bu hıristi-yanlar asıldan, İslâm’dan koptukları için ayrılık içine düşmüşlerdir. İşte şu anda yeryüzü müslümanları bu durumu yaşamaktadır. Allah’ın kitabını terk etmelerinin sonucu olarak parçalanmanın, ayrılığa düşmenin en talihsiz derecesini yaşamaktadır. Müslüman ülkeler sun'i sınırlarla birbirlerinden ayrılmışlar, hattâ kendi ülkelerinde bile kendi sınırları içinde bile ne kadar paramparça olmuşlardır. Bilelim ki tekrar asıl olan dinlerine tekrar kitaplarına dönecekleri güne kadar da bu durumdan kurtulmaları mümkün olmayacaktır. 138:"Allah’ın boyasıyla boyanın. Allah’tan daha güzel boyası olan kim var? Biz ancak ona ibâdet edenleriz." Allah’ın boyası İslâm’dır. Şekil olarak kişiye Allah’ın boyası vurulmadı mı, onun yüzü simsiyahtır. En güzel boyayı, en güzel boya ile birleştirmeliyiz. Allah’ın boyasıyla boyanmalıyız. Yâni Allah dinine girmek, sadece ben de müslümanım diye dille söylenecek bir iddiadan ibaret değildir. Allah’ın boyasına, İslâm’ın boyasına boyanmak lâzımdır. Boya nasıl ki onunla boyanan şeyi değiştiriyor ve kendi rengine büründürüyorsa İslâm da böyledir. Kim İslâm’a girdiğini, Allah’ın boyasıyla boyandığını iddia ediyorsa, bu boyanın eseri onda görülmelidir. Bu boyanın eseri onun tüm hayatında kendini göstermelidir. İslâm’a giren kişi de bu dine bağlı olduğunu her hareketinde göstermelidir. Çünkü hem Allah’ın boyasında hem de başkalarının boyasında olmak Allah korusun şirktir. İslâm boyası tek bir boyadır tek renk boyadır ve damla kadar da olsa başka hiçbir boyayı kabul etmez. Bu boya yalnız Allah’a ibâdet edip ona hiçbir otoriteyi, hiçbir gücü ortak koşmamayı gerektirir. İslâm ona boyanan kişinin şahsında açıkça görülmelidir. Ben müslümanım dedikleri halde, ben İslâm boyasına, ben Allah boyasına boyandım dedikleri halde üzerlerinde bu boyanın eserini bile göstermeyenler kesinlikle o boyada değiller demektir. Evet, boya Allah’ın boyasıdır. En güzel boyayı Allah vurur. Yahudilerin boyası mı, yoksa hıristiyanların vaftiz boyası mı, yoksa Allah’ın İslâm boyası mı? Hayır Allah’ın boyası en güzel boyadır. Biz ancak O’na ibâdet ederiz. Biz sadece Allah’ın boyasıyla boyanırız. Biz Allah boyasının yanında başka boyalarla da boyanarak Allah’tan başkalarına da kulluk etmeyiz. Böylece şirke düşmeyiz. Biz sadece O’na kulluk ederiz. 39:"De ki; Allah konusunda bizimle tartışıyor musunuz? Allah konusunda bizimle tartışmaya mı giriyorsunuz? Halbuki o Allah, bizim de sizin de Rabbinizdir. O zaman bizim amellerimiz bize ait sizinkiler de sizin olsun. Biz ancak O’na muhlis kullarız” O Allah sizin de bizim de Rabbimiz olduğu halde bu konuda tartışmak mı istiyorsunuz? Ey yahudiler ve ey hıristiyanlar Allah konusunda bizimle tartışmaya mı giriyorsunuz? Allah öyle demediği halde, biz öyle inanmadığımız halde sizler Allah’a oğullar mı izâfe etmeye kalkışıyorsunuz. Halbuki bizim inandığımız Allah, bize indirdiği kita-bında bize anlattı ki; bunun gibi tüm noksan sıfatlardan münezzehtir. Onun ne oğlu var, ne kızı ne de karısı. Ne yardımcıları var, ne de yetkilileri. Buna yetkiniz olmadığı halde, Allah’ın yetkileri konusunda, Allah’ın sınırları konusunda, Allah’ın hayata karışması konusunda hâlâ bizimle tartışmaya mı giriyorsunuz? Allah’ın rubûbiyeti konusunda, Allah’tan başkalarının da rubûbiyet hakkına sahip olduğu konusunda, Allah’tan başkalarının da kanun koyma yetkisine sahip oldukları konusunda bizimle tartışmaya mı kalkışıyorsunuz? Allah’ın İlâhlığı konusunda, yâni Allah’tan başkalarına da kulluk edilmesi konusunda bizimle tartışmaya mı giriyorsunuz? Allah’ın hayata karışması konusun-da bizimle tartışmak mı istiyorsunuz? Allah hayata karışmaz mı demeye çalışıyorsunuz? Ya da Allah hayatın sadece bazı bölümlerine karışır, öteki bölümlerine karışacak başka İlâhlarımız var demeye mi çalışıyorsunuz? Eğer böyle yaparsanız, gökleri ve yerleri yaratması konusun-da, sizleri var etmesi konusunda Allah’ı kabul eder, Allah’ı yetkili kabul eder; ama yeryüzündekileri yönetmesi konusunda, emirler ve kanunlar göndererek hayatımıza karışması konusunda, hâkimiyeti konusunda Allah’ı kabul etmemeye mi çalışıyorsunuz? Vazgeçin bu sevdadan. Bizimle bu konuda tartışmaya girmeyin. Çünkü O Allah, hepimizin Rabbidir. Ve hepimiz O’na teslim olmak zorundayız. Biz Allah’a inanırken, onun sadece bizim Rabbimiz olduğunu iddia etmiyoruz. Bizim Rabbimiz olan Allah’ın aynı zamanda sizin de Rabbiniz olduğuna inanıyoruz. Bizimle Allah konusunda tartışmak mı istiyorsunuz? Eğer bizim size tanıdığımız düşünce özgürlüğünü, fikir özgürlüğünü, ibâdet özgürlüğünü siz de bize tanısanız, bu tartışma kolayca çözülecektir. Çünkü biz din ve vicdan hürriyetine, düşünce hürriyetine inanıyoruz. Başka din sahiplerinin inanışlarına, düşüncelerine, ibâdetlerine karışmıyoruz. Çünkü bakın bundan sonra gelecek âyet-i kerîmede zaten bu anlatılacak. Ey yahudi ve hıristiyanlar! Eğer bu şekildeki tavırlarınıza devam edecek olursanız: Tamam göklerin ve yerlerin yaratıcılığı onun olsun, gökler ve yerler onun olsun, ama bizim hayatımıza karışmasın. Bizim kılık kıyafetimize, bizim hukukumuza, bizim eğitimimize, bizim kazanmamıza, harcamamamıza, bizim hayatımıza karışmasın demeye devam edecek olursanız, o zaman biz de size deriz ki: "O zaman bizim amellerimiz bize ait, sizinkiler de sizin olsun." Sizin dininiz, sizin inanışınız, sizin hayat programınız, sizin kulluk anlayışınız sizin olsun, bizimki de bizim olsun. Sizin amelleriniz sizin, bizim amellerimiz de bizim olsun. Öldüğünüz zaman siz kendi amellerinizle, biz de bizim amellerimizle karşılaşalım. Siz, sizinkiler-den sorumlu olun, biz de bizimkilerden. Siz sizin amellerinizin karşılığı olan cehennemden, biz de bizim amellerimizin sonucu olan cennetten razı olalım. Kâfirun sûresinde müşriklere ne demişti Rabbimiz? "Sizin dininiz sizin olsun, bizim dinimiz de bizim olsun" (Kâfirun:6) Yâni sizler hem Allah’a, hem de putlara; hem Allah’a, hem de Allah’tan başkalarına kulluk yaparak bir din, bir yol, bir hayat tarzı sergileyebilirsiniz. Yâni yaşadığınız Hayatınızın bazı bölümlerine Allah’ı, bazı bölümlerine de başkalarını karıştırabilirsiniz. Hayatınızın bazı bölümlerinde Allah’ı dinleyip, bazı bölümlerinde ise Allah’tan baş-kalarının kanunlarını uygulayarak müşrikçe bir yol tutabilirsiniz. Hem Allah’ı, hem de başkalarını razı etmeye çalışabilirsiniz. Hem Allah’a, hem de başkalarına kulluk edebilirsiniz. Ama bize gelince biz: Ama bizler taviz vermeden, ihlâsla, katışıksız bir şekilde Al-lah’a ibâdet edicileriz. Biz sadece Allah’ı Rab bilip, sadece onu dinler ve sadece ona kulluk ederiz. Yâni böyle hem Allah’a kulluk edip, hem de binde bir de olsa başkalarını da dinlemeden yana olmayız, başkalarına da kulluktan yana olmayız. Bin gramlık bir temiz suya bir gramlık da zehir katarak onu içmeden yana olmayız. Biz şirk koşmadan, hayatı parçalamadan Allah’a ibâdet ederiz. Sizler gibi hayatın bazı bölümlerinde Allah’ı, bazı bölümlerinde de başkalarını memnun etme-den yana olmayız. 140:"Yoksa sizler (İbrahim milletine tabi olmamak ve bu konuda bizimle mücâdele etmek için) İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve torunlarının, bunların hepsinin yahudi ve hıristiyan olduklarını mı iddia ediyorsunuz?De ki. Söyleyin bakalım, siz mi daha iyi bilirsiniz yoksa Allah mı? Allah hakkındaki, (Allah yanındaki) şehâdeti, (yâni Allah tarafından bildirilmiş bir bilgiyi) gizleyenden daha zâlim kim vardır? Allah yaptıklarınızdan gafil değildir." Bu soru, bu büyük peygamberlerin yahudi ve hıristiyan olduk-larını iddia eden kendileri saptığı gibi bu peygamberleri de kendi sapıklıklarına alet etmeye çalışanlara yöneltiliyor. Bu yahudi ve hıristi-yanlar Allah’ın kitabında müslüman olarak haber verdiği bu peygam-berlerin yahudi ve hıristiyan olduklarını söylüyorlar. Halbuki bundan önceki âyetlerde son derece açık bir şekilde bu peygamberlerin, hepsinin birer müslüman olduklarını anlattı Rabbimiz. Bunlar, bu peygamberlerin müslüman olduklarını resmen söyleyemiyorlar. Neden? Çünkü o zaman otomatikman kendi kendilerini reddetmiş olacaklar da ondan. "De ki." Bakın yine hücum var. Kur’an hiçbir zaman savunmada değildir. "Söyleyin bakalım, siz mi daha iyi bilirsiniz yoksa Allah mı?" Allah biliyor ve şahitlik ediyor ki; o peygamberler ne yahudi’ydi ne de hıristiyan’dı. Bunu bize Allah bildiriyor. İnsanların bilgisi Allah’tandır. Bunu bize bildiren Allah’tır. Eğer bunu bize Allah bildirmeseydi biz de bilemezdik. Yâni bu kitaba dayalı olmayan, peygambere dayalı olmayan hiçbir bilgi, gerçek bilgi değildir. Öyleyse gaybi konularda, gaybi meseleler konusunda Allah’ın bildirdiklerinin dışında söz söylenmemelidir. Yâni bu konularda söz söyleme hakkı sadece Allah’a aittir. Allah’tan başka hiç kimsenin söz söyleme hakkı yoktur. Evet, Allah bu konudaki bilgiyi kitapları ve Peygamberleri vasıtasıyla onlara da bildirmişti ama yoldan çıkan bu yahudi ve Hıristiyanlar bu bilgiyi gizlediler. Bakın Allah buyurur ki: "Allah hakkındaki, (Allah yanındaki) şehâdeti, (yâni Allah tarafından bildirilmiş bir bilgiyi) gizleyenden daha zâlim kim vardır?" Allah’ın peygamber göndereceğini, bu peygamberin Kureyşten çıkacağını, bu peygamberin Mekke’de dünyaya geleceğini, doğmadan babasını kaybedeceğini, kendisine Kur’an isimli bir kitap ineceğini ve bu kitabın kıyamete kadar tüm insanlığa hidâyet rehberi olacağını, kıyamete kadar hüküm fermanı olacağını, kıyamet sonrası da insanlığın bu kitapla yargılanacağını gizleyenden, saklayandan daha zâlim kim vardır? Bildiği bir konuda şehâdeti, şahitliği gizleyen kişiden daha zâlim birisi olamaz. Bunlar bildikleri halde hak konusunda şahitliği gizlemişlerdi, böylece zâlimlerden olmuşlardı. Ve böylece: "Zâlimler benim ahdime ulaşamazlar!" Evet, bildiğiniz bu gerçeği, bildiğiniz bu hakkı gizleyerek zâlim olan sizler, ey yahudiler ve ey hıristiyanlar kendilerine uyulacak, ardından gidilecek ümmet olma vasfınızı kaybettiniz. Sizler bu duruma düşmüşken, size uyanlar nasıl olur da hidâyete ulaşabilirler? Sizin gibi olanlar nasıl kurtulabilirler? Evet, Rabbimizin bu âyeti gereğince bu yahudiler ve bu hıristiyanlar kendilerine uyulacak, arkalarından gidi-lecek lider ümmet olma vasıflarını kaybetmişlerdi. Onlara uyanlar, onlarla beraber olanlar, onlar kaynaklı bir hayat yaşayanlar kesinlikle sapmak zorunda kalacaklardır. Onlarla ortak pazarlara, ortak eylemlere girmeye çalışanlar kesinlikle onların gittikleri cehenneme gitmekten kendilerini asla kurtaramayacaklardır. Peki onların bu bozukluğunu anlatan bu âyet bize ne diyor? Biz de okulda, çarşıda, pazarda, evde her yerde bildiğimiz hakkı gizlemeyelim. Hakka şahitlik görevimizi hakkıyla yerine getirelim ki; bizler de onların durumuna düşmeyelim inşallah. Bildiğimiz kitap bilgisini, peygamber bilgisini insanlardan saklamayalım, kafamızdaki Kur’an bilgisini, peygamber bilgisini kafamızda sır küpü gibi toprağın altına götürme durumunda olmayalım ki bu yahudi ve hıristiyanların konumuna düşmeyelim. Ne biliyorsak anlatalım hanımlarımıza, anlatalım çocuklarımıza, anlatalım herkese ve şehâdeti gizleyenlerden olmayalım inşallah. Kıyamet gününde ağzına ateşten gem vurulanlardan olmayalım. "Allah yaptıklarınızdan gafil değildir." Yoksa sizler, ey yahudiler ve ey hıristiyanlar, bu bile bile yanınızdaki hakkı gizlemenizden Allah gafil mi zannediyorsunuz? Halbuki Allah gizlediklerinizden de haberdardır, açığa vurduklarınızdan da ha-berdardır. 141:"Onlar bir ümmetti geldi geçti, onların yaptıkları onlara, sizin kazandıklarınız da sizedir." Yâni bunlar, bu hıristiyan’dı, yahudi’ydi dediğiniz peygamberler sizden önce yaşamış kimselerdir. Ve onların yaşadıkları dönemlerde ne yahudilik vardı ne de hıristiyanlık. Demek ki, siz yalan söylüyorsu-nuz. Bu saydığınız peygamberlerin bir tek dinleri vardı; o da İslâm’dı ve hepsi de birer müslümandı. Sizler bildiğiniz bütün bu gerçekleri gizleyerek, insanlara duyurmayarak saklayabileceğinizi sandınız. Biz gizlersek insanlar bunu bilemezler, anlayamazlar sandınız. Halbuki Allah, sizin yaptıklarınızın tamamından haberdardır. 142: İnsanların içinden beyinsiz takımı, müslü-manları öteden beri döndükleri kıbleden Kâbe’ye çeviren nedir? diyecekler. De ki; doğu da Allah’ındır, batı da. Allah dilediğini doğru yola hidâyet eder, doğru yola iletir." Âyet-i kerîme bu zâlimlerden liderlik alındıktan sonra kıblenin Kudüs’teki Mescid-i Aksa’dan Mekke’deki Mescid-i Haram’a çevrilmesini anlatır. İşte bu kıblenin değişikliğinin asıl önemini anlayamayan bazı beyinsizlerin müslümanların zihinlerini idlâl için, müslümanların kalplerinde şüphe uyandırabilmek için söyledikleri sözleri anlatır. İnsanlardan bir kısım beyinsizler, sefihler, kârını, zararını bilemeyen insanlar, onları bu üzerinde bulundukları kıbleden çeviren nedir? Diyecekler. De ki; doğu da, batı da Allah’ındır. Allah dilediğini doğru yola iletir. Kıblenin değişmesiyle bu sefihlerin ne diyeceklerini Allah biliyordu. Bunlar aynen Allah’ın buyurduğu gibi sözler söylemişlerdir. Bu beyinsizler Allah’ın böyle belli bir yönle, belli bir nokta ile sınırlı olduğunu, bu şekilde kıble değişince de sanki bunun Allah’tan yüz çevirme anlamına geldiğini düşünüyorlardı. Halbuki doğu da Allah’ındır, batı da. Diler doğuya döndürür sizi, dilerse batıya döndürür. Allah’ın emriyle sizin doğuya, ya da batıya dönmeniz, Allah’ın orada olduğu anlamına gelmez. Kendilerine hidâyet edilenler, hidâyete ulaştırılanlar asla bu tür sapıklıklarla meşgul olmazlar. Rabbimiz bu konuda hazırlıklı olması bakımından önceden peygamberimizi uyarıyor, bu işe hazırlıyordu. Peygamberim, bu adamlar bir şeyler söyleyecekler, bu işin dedikodusunu yapacaklar, sen hiç üzülme, ne derlerse desinler, sen hiç aldırış etme, diyor sanki Rabbimiz. Yâni, sanki bu müslümanlar kıble olarak Mescid-i Aksâ’ya döndükleri zaman Allah’ın emrinden başka bir şeye mi uymuşlardı? Müslümanlar bu işi yaparlarken kendi heva ve heveslerine göre bir kıble oluşturmamışlardı. Mescid-i Aksa’dan sonra Mescid-i Haram’a dönerlerken de yine Allah’ın emrine boyun eğiyorlardı. Allah onlardan nasıl bir hayat tarzı istiyorsa, öylece pratikte uyguluyorlardı. Şimdi birilerinin şöyle demeye hakkı yoktur: Sen niye Mescid-i Aksa’ya döndün? Eh Allah dedi ben de döndüm. Şimdi niye Mescid-i Haram’a dönüyorsun? Eh, yine Allah dedi onun için dönüyorum. Kıbleyi belirleme hakkı Allah’ındır, yönelişi belirleme hakkı Allah’a aittir. Öyleyse müslümanları bu konuda sorgulamaya da kimsenin hakkı yoktur. Görüyoruz ki kıblenin değişikliği problemi, Medine’de müslü-manları gerçekten uzun süre uğraştırmıştır. Medine’de yeni oluşan müslüman toplumu sarsmaya çalışan dış güçler vardı. Bu problem, kıble meselesi, ehl-i kitabın da, müslümanların da beklemedikleri bir hadise olmuştur. Zira müslümanlar o güne kadar hep Kudüs’e, Mes-cid-i Aksa’ya doğru dönüp namaz kılmışlardı. Üstelik bu durum ehl-i kitabı ayağa kaldırmıştı. Zira o güne kadar müslümanlar kendi kıblelerine doğru döndükleri için liderliğin kendilerinde olduğunu iddia ederek gururlanıyorlardı. Müslümanlar ise alışık oldukları bir uygulamadan, farklı bir uygulamaya geçince, ehl-i kitabın da saldırılarıyla bu olayın gerçeğini kavrayıncaya kadar, bu işin doğru yoldan bir sapma olduğunu zannettiler. Hiçbir müslümanın da bu konuda savunmaya geçmesine gerek yoktur. Aman efendim şöyleydi de böyleydi de demesinin anlamı yoktur. Allah böyle diyor, ben de böyle yapıyorum, o kadar. Yâni dinimi ben kendi kafama göre oluşturmuyorum ki; birilerine bu konuda savunmada bulunayım. Hayatımı ben belirlemedim ki birileri bu konuda bana hesap sorsun. Yâni namazımı, orucumu, haccımı, zekâtımı, hayatımı, kılık kıyafetimi, soframı, ekonomimi ben değil, Allah belirlemiştir. Ben bir müslüman olarak, Rabbime teslim olmuş bir mü’min olarak tüm hayatımı, tüm pozitif ve negatif eylemlerimi Rabbimden alıyorum. Ben irademi ona teslim etmişim. Onun seçi-mini seçim kabul ediyorum. Ben sadece Onun çektiği yere gidiyorum. Öyleyse benim dinimi, benim hayat programımı sorgulayanlara karşı benim diyeceğim: bunu Allah istedi ben de yapıyorum o kadar. Eğer insanlar sorgulayacaklarsa, Allahu Teâlâ’yı sorgulasınlar. Hiç kimsenin Allah’ı sorgulamaya hakkı da, yetkisi de yoktur, dolayı-sıyla kimsenin de bizi dinimiz konusunda sorgulamaya hakkı yoktur. Evet doğu da Allah’ın, batı da Allah’ındır. Allah diler bu tarafa döndürür, diler öbür tarafa döndürür; o onun bileceği bir iştir. İşte müslümanlar 13-15 aya yakın bir zaman Mescid-i Aksa’ya dönerek namaz kılmışlar ve nihâyet hicretin ikinci senesine doğru Mekke’ye, Kâbe’ye döndürüverdi Rabbimiz. "Allah dilediğini doğru yola hidâyet eder, doğru yola iletir." Yâni Allah hidâyet olunmak isteyen kişiyi dilediği şekilde hidâyete ulaştırır. Hidâyeti isteyeni hidâyete ulaştırır, dalâleti isteyeni de dalâlette bırakır Allah. Buradan anlıyoruz ki kıblenin değişikliğiyle Cenab-ı Hak önderliği, liderliği İsrâil oğullarından alıp İsmail oğullarına devrediyordu. Bundan sonra artık müslümanlar bu işe hazırlanmalıydı. Üzerlerine kıyamete kadar şeriat yükü yüklenen bu ümmet, kıyamete kadar tüm insanlığa örnek ve önder olacak bu ümmet, Muhammed ümmeti, artık şahit bir ümmet olacaktı. Kıyamete kadar tüm insanlık için vasat, denge unsuru bir ümmet olacaktı. İnsanlık kulluğu, teslimiyeti, adâleti, tevhidi bu ümmet şahsında görecek, sapak noktalarını onlardan öğrenecekti. Tüm yeryüzü insanlığı bu ümmete bakarak hayatını sağlamaya alacaktı. Bakın Rabbimiz buyurur ki: 143:"Böylece sizi, insanlara şahitler olasınız diye vasat bir ümmet kıldık. Peygamber de size şahit ve örnektir. Vaktiyle dönmekte olduğun ciheti şimdi sana kıble yapmamız ancak peygambere uyanlarla ona uymayıp geri dönenlerin arasını ayırt etmek içindir. Bu zor bir iştir, (bu büyük bir iştir). Ancak Allah’ın kendilerine doğru yolu gösterdiği kişilere zor değil. Allahu Teâlâ sizin imanlarınızı zayi edecek değildir. Muhakkak ki Allah insanlara karşı çok Rauf ve çok merhametlidir." İslâm ümmeti vasat bir ümmettir. Bir de şahit bir ümmettir. Sizi dünya üzerinde vasat ve şahit bir ümmet yaptık. Evet, böylece kıblenin değiştirilmesiyle liderlik ve önderlik İsrâil oğullarından alınmış; İsmail oğullarına, yâni müslümanlara verilmiştir. Size verilmiştir. Demek ki bu kıblenin Kudüs’teki Mescid-i Aksa’dan alınıp Mekke’deki Mescid-i Haram’a çevrilmesi, bazı beyinsizlerin anladığı gibi sadece bir yön değişikliği değil, aynı zamanda liderliğin, ön-derliğin İsrâil oğullarından alınıp Muhammed ümmetine, müslüman-lara verilmesinin ifadesidir. Allah diyor ki; böylece sizi diğer insanlara şahitler olasınız diye vasat bir ümmet yaptık. Peki bu vasat ve şahit kavramlarından ne anlıyoruz? Vasat; adl, adâlet, doğruluk demektir. Öyleyse ey müslüman-lar, sizi adâlet sahibi, doğruluk sahibi bir ümmet yaptık. Vasat; denge unsuru demektir. Ruh ve madde konusunda, dünya ve âhiret konusunda, toplumcu ve bireyci görüşün arasında ifrat ve tefritin arası demektir. Ey müslümanlar sizi bu konularda orta yolu takip edecek vasat bir ümmet yaptık. Komünizm gibi toplumcu, toplumu putlaştıran, toplumun menfaatlerini ön plana çıkaran, toplum adına ferdi ve ferdin haklarını öldüren, kapitalizm gibi bireyi putlaştıran, bireye her türlü davranışlarında özgürlük tanıyan, kapitali putlaştıran ve bu konuda hiçbir sınır tanımayan bir ümmet değildir İslâm ümmeti. Madde ve ruh arasında da dengeyi sağlayan bir ümmettir İslâm ümmeti. Hani Fâtiha sûresinde öyle dememiz isteniyordu: “ Ya Rabbi, bizi doğru yola ilet. Kendilerine nîmet verdiklerinin yoluna. Kendilerine gazap ettiklerinin ve dalâlette bıraktıklarının yoluna değil” (Fâtiha 6-7) Ya Rabbi bizi sırat-ı müstakime hidâyet buyur. O sırat-ı müstakim ki, kendilerine nîmet verdiklerinin yoludur. Kendilerine gazap ettiklerinin ve dalâlette bıraktıklarının yolu değil ya Rabbi diye burada iki istisnadan söz ediliyor. Sıratı müstakimden iki belirgin sapma olmuştur. Bunlardan birisi yahudi’nin sapması, ötekisi de hıristiyanların sap-ması. Birisi maddeye ağırlık vererek, mânâyı görmezden gelerek, maddeyi putlaştırıp ruhu diskalifiye ederek materyalistçe bir sapmadır ki, bu yahudi’nin sapmasıdır. Hıristiyanlar da madde aleyhine ve ruh lehine dengeyi bozdular. Hıristiyanlar maddeyi yok farz ederek ruhu ve mânâyı putlaştırdılar. İşte bunun ikisi de sapmadır, ikisi de dengesizliktir. İslâm ümmeti maddeyi de, mânâyı da kabul ederek bu ikisi arasında denge unsuru olmuştur. Ayrıca bir de yahudilerin sapması bildikleriyle amel etmemeleri biçiminde bir sapmaydı. Hıristiyanların sapması da bilgisizce amel etmeleri türünde bir sapmaydı. Yâni birinde bilgi var amel yok, bunlar yahudiler, ötekilerde de amel var ama bilgi yok bu da hıristiyanlardır. Bu ümmetten bildikleriyle amel işlemeyenler yahudilere, bilgisizce amel işleyenler de hıristiyanlara benzemektedir. Allah bu konuda da bu ümmeti denge unsuru yapmıştır. Bu ümmet bilgiyle ameli, düşünceyle hayatı birleştiren bir ümmettir. Vasat ümmet; bir de hükmüne tüm insanlığın boyun eğmesi gereken ümmet demektir. Ey müslümanlar, sizi hükmüne tüm insanlığın boyun eğeceği, tüm insanlığın size bakıp hizaya geleceği, sapıkların sapıklık noktalarını sizde anlayacağı, hakkı bulmak isteyenlerin size bakarak hakkı bulabilecekleri denge unsuru bir ümmet yaptık. Ancak bu özelliklere sahip olan bir ümmet, tüm insanlık üzerinde şahitler olabilir. Zira bu ümmet, herkesin kendisine dönmek zorunda olduğu denge unsuru bir ümmettir. Dünya üzerindeki toplum-ların dengesi sizin vasıtanızla kurulacaktır. Yeryüzü insanına, insanlık, adâlet, özgürlük, müsavat sizin vasıtanızla ulaşacaktır. Eğer sizler yeryüzüne hakim duruma gelirseniz, yeryüzünde Allah’ın istediği bir hayat yaşarsanız dünyanın dengesi düzelecektir. Ama sizler dünyanın yönetimi konusunda egemen olamazsanız dünyanın egemenliğini başkalarına kaptırır da başka güçler dünyanın dengesine egemen olursa, bilesiniz ki o başka güçler de dünyanın anasını ağlatır. İşte görüyoruz dünya siyasetinden müslümanların çekildikleri günden bu yana kan gölüne çevirdiler dünyayı. Hem ülkemizde bu böyledir hem de tüm dünyada. Bir de insanlara şahitler olasınız diye sizi vasat bir ümmet yaptık diyor Allah. Bunun için sizi önder ve lider yaptık diyor. Önderlik, liderlik çok şerefli bir konum olmakla birlikte yanında bu şerefle orantılı olarak çok büyük ve şerefli sorumlulukları da olan bir görevdir. Bu görev tıpkı peygamberin ashabına ve diğer insanlara kendisine vahy olunan dini anlatma ve yaşama konusunda şahitlik etmesi gibi bir görevdir. Çok şerefli ama o nisbette de sorumluluğu olan bir görevdir. Ümmeti içinde peygamberin görevi, sorumluluğu ve şerefi neyse, diğer toplumlara karşı bizim de sorumluluğumuz ve şerefimiz odur. Bizler, müslümanlar olarak şu anda tıpkı peygamber gibi tüm insanlık önünde İslâm’ın yaşanırlılığını, pratiğini göstermek zorundayız. Bu konuda peygamberin ümmetine karşı şahit olduğu gibi biz de tüm insanlara şahitler olmak zorundayız. Şimdi biz, insanlara şahitler olmak zorundayız. Peki nasıl şahit olunur insanlara? Bunun yolu, bütün insanlara bu dini götürür, Kur’an âyetlerini bütün insanlara ulaştırır, dünya üzerinde Allah’tan ve onun yeryüzünü düzenlemek üzere gönderdiği âyetlerinden, cennetten, cehennemden haberdar edilmedik bir tek insan kalmayacak biçimde herkesi haberdar ederiz, işte o zaman biz insanlara şahitlik görevimizi yapmışız demektir. Tıpkı Ra-sulullah’ın bu ümmet üzerine şahitlik yaptığı gibi. Evet, bu öyle bir şeref ki Allah bunu bize nasip etmiştir. Ama öyle büyük sorumlulukları da vardır ki; bu ümmet kendi döneminde işlenen bütün suçlardan da sorumludur. Yâni şu anda tüm dünyada işlenenlerden sorumluyuz. Meselâ şu anda dünyanın en ücra bir köşesinde, en kuytu bir köyünde bir adam bir günah işliyorsa, bilelim ki biz müslümanlar yarın ondan sorumlu tutulacağız. Neden? Çünkü ona İslâm’ı götüremedik, ona hakkı duyuramadık, ona Allah’ı anlatamadık. Nasıl ki Allah’ın Rasûlü gerek kendisine Allah’tan gelen âyetleri tebliğ etme konusunda, onun bir harfini bile gizlemeden onu insanlara, ashabına tebliğ etmişse, biz de bu kitaptan haberdar olmayan bir tek insan kalmayacak biçimde bunu onlara duyurmak zorundayız. Nasıl ki Allah’ın Rasûlü, Allah’ın insanlardan istediği kulluğu bizzat yaşayarak ashabına tam ve mükemmel bir örnek olmuşsa, biz de Allah’ın insanlardan istediği kulluğu tüm dünya insanlığının gözleri önünde yaşayıp pratikte onu göstermek zorundayız. Soralım şimdi müslümanlara, ey müslümanlar Allah size bir peygamber göndermiş ve o peygamberin şehâdetiyle sizi bu kitap konusunda bilgilendirmiş, peki şimdi siz de bu bilgilendiğiniz kitapla bütün insanları bilgilendirebildiniz mi? Peygamberin (a.s) size yaptığı görevi sizler de insanlara yaptınız mı? Diğer insanları bunun sorumluluğuyla karşı karşıya getirebildiniz mi? Bütün dünya insanlığına Kur’an’ı ve peygamberi duyurabildiniz mi? Böyle bir soru gelecek yarın bize. Allah peygamberine diyecek ki, ey peygamberim sen, sana gönderdiğim bu mesajı toplumuna duyurdun mu? Duyurmak da yetmez, onlara şahit olarak bu dinin pratikte nasıl uygulanması gerektiğini gösterdin mi? Bize de Allah diyecek ki; ey müslümanlar siz de peygamberinizden devraldığınız bu mesajı döneminizdeki tüm insanlığa duyurabildiniz mi? Bu dinin pratikte nasıl uygulanması gerektiğini hayatınızla onlara gösterebildiniz mi? Biz diyeceğiz ki; ya Rabbi biz duyurduk. Bütün insanlığa ilan ettik bunu. Savaşımızla, kavgamızla, düşüncemizle, imanımızla, sözümüzle, davranışlarımızla evet ya Rabbi, biz seni ve senin dinini bu insanlara duyurduk diyeceğiz. Ya da aksini söyleyeceğiz tabii. Bugün sağındakine solundakine, bugün evindekilere, bugün emmisine dayısına bile bu kitabı duyurmayan, duyuramayan insanların ne kadar sorumlu olduklarını varın siz düşünün. Karşımızdakiler ister kabul etsin, ister reddetsin bundan biz sorumlu değiliz ama onlara mutlaka bunu duyurmak zorundayız Allah bize böyle bir yük yüklemiş. Bu yük, bu görev aynı zamanda bizim dünya üzerinde söz sahibi olmamızı da beraberinde getirecektir. Bu güce sahip olmak zorundayız, çünkü bizler insanlığa mesaj sunacağız. Yasal yönden böyle bir güce sahip olmasak bile bütün dünya insanlığına bu kitabın kavgasını vermekle mükellefiz bunu hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız. Dünyanın en uzak bölgesine veya Konya’nın en ücra köşesine kadar bunu götürmek zorundayız. Biz götüreceğiz, götürülen ister kabul eder, ister kabul etmez bu bizim sorumluluğumuz değildir. İnsanlar ya müslüman olurlar ya da olmazlar, bu bizim sorumluluğumuz değildir. Bizim sorumluluğumuz bununla insanları karşı karşıya getirmektir. Tıpkı Rasulullah’ın size şahit olduğu gibi. Rasulullah bunu bize nasıl duyurmuştu? Ya Rabbi senin peygamberin bize bir şey duyur-madı diyebilir miyiz? Hakkımız var mı buna? Hayır o gerçekten vazifesini yaptı. Evet, müslümanlar lider ümmettir, müslümanlar önder ümmettir. Müslüman şunun bunun arkasından gidemez. Müslüman şunun bunun uyuntusu olamaz. Müslüman tüm dünya insanlığına nü-mune-i imtisal olacak insandır bunu hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız. Bu müslümanların şahit olmaları konusunu, yine Rasulullah’ın bir hadisine dayanarak şöyle de anlayabiliriz: Kıyamet günü tüm ümmetler, tüm toplumlar Allah huzurunda toplanacaklar başlarında peygamberleri olduğu halde. Allah her peygamberin toplumuna soracak. Söyleyin bakalım bu peygamber size benim âyetlerimi tebliğ etti mi? Bu peygamberim size karşı görevlerini yaptı mı? diye soracak. Meselâ Nuh’un (a.s) toplumuna soracak Allah. Bu peygamber size benim mesajımı ulaştırdı mı? Nuh’un (a.s) toplumu Allah karşısında kötü bir konuma düşmemek için diyecekler ki hayır ya Rabbi, biz böyle birini tanımıyoruz. Nuh diye bir peygamber bize ne geldi ne de senin mesajını sundu. Eğer böyle bir şey olsaydı elbette biz ona icâbet ederdik diyecekler. Sonra Allah Nuh’a (a.s) dönecek: Ey Nuh bak bunlar senin kendilerini uyarmadığını, kendilerine karşı benim mesajımı iletmediğini söylüyorlar. Ne dersin? Sen bunlara karşı benim görevimi ifa ettin mi? Hakkı bunlara anlattın mı? Nuh (a.s) buyuracak ki ya Rabbi sen şahitsin ki ben bunlara dokuz yüz küsur yıl hakkı anlattım. Sövdüler anlattım, dövdüler anlattım. Peki ey Nuh bu konuda şahidin var mı? Buyuracak Rabbimiz. Hz. Nuh şahit için etrafına bakınınca Muhammed ve ümmeti ileri atılıp biz şahidiz ya Rabbi! Biz Hz. Nuh’un toplumuna senin mesajını sunduğuna, senin emirlerini duyurduğuna şahidiz ya Rabbi diyecekler. Siz bunu nereden biliyorsunuz? denince de ya Rabbi sen bize bir kitap gönderdin ve kitabında Nuh’un çektiği sıkıntıları, toplumunun ona karşı tavırlarını anlattın. Biz bunu senin son kitabın olan Kur’an’dan öğrendik diyecekler ve Hz. Nuh’a şahitlik yapacaklar. Tüm peygamberlere şahitlik yapacağız inşallah. İşte bu şahitliği bir de böyle anlıyoruz. "Vaktiyle dönmekte olduğun ciheti şimdi sana kıble yapmamız, ancak peygambere uyanlarla ona uymayıp geri dönenlerin arasını ayırt etmek içindir." Biz senin üzerinde olduğun kıbleyi şunun için yaptık. Ökçeleri üzerinde dönüp dinden uzaklaşan kimseleri, peygambere tabi olanlardan ayırdedelim diye biz kıbleyi Mescid-i Aksa’dan Mescid-i Hara-m’a çevirdik. Demek ki bunun sebebi şuymuş: Acaba bu insanlar kıblelerini gerçekten değiştirecekler mi, değiştirmeyecekler mi? Acaba bu konuda peygambere itaat edecekler mi, etmeyecekler mi? Acaba peygamberin dinde temel odak nokta olduğunu kabullenecekler mi, etmeyecekler mi? Allah ve peygambere güvenleri devam edecek mi et-meyecek mi? Ya bu nasıl iş böyle? Bu nasıl Allah? Bu nasıl peygam-ber? Bizi dün bu tarafa döndürüyordu, bugün de bu tarafa döndürü-yor, olacak şey midir bu? Mu diyecekler yoksa Allah ve peygambere tam teslim mi olacaklar, bunu ayırmak için böyle yaptık diyor Allah. Demek ki onların, peygamberin fonksiyonunu kabul edip etmeyeceklerini denemek için bunu yapmış Allah. Yâni peygambere imanlarını, peygambere teslimiyetlerini peygambere güvenlerini denemek için bu kıble işini peygamber eliyle yaptırmış Allah. Evet bu, peygamberin dinde temel olduğunu gösterir. Pey-gamber bizim hayatımızda âmir ve nâhiydir. Peygamberin bizim haya-tımızda evet veya hayır deme, emretme ve yasaklama yetkisi vardır. Hakkı vardır. Zaten peygamberin, peygamber oluşunun hikmeti de buradadır. Bakın çocukluğumuzdan bu yana bize bir peygamber öğ-rettiler. İşte sıdk sahibi, ismet sahibi, emanet, fetanet ve tebliğ sıfatla-rının sahibi bir peygamber anlattılar. Bu sıfatlar onun kendisiyle ilgili yönüdür. Bunları zaten kabul etmek zorundayım ve kabul etmişim ben. Yâni peygamberin doğru sözlü olduğunu, doğru söylediğini, günahsız olduğunu, emin olduğunu, zeki olduğunu, kendisine gelen âyetleri gizlemeden eksiksiz olarak insanlara tebliğ ettiğini kabul ettim ve inandım ben. Bunu kabullenivermem benim birini peygamber olarak kabullenmen mânâsına gelmeyecektir. Benim birini peygamber kabul etmem demek, bunları kabullenmekle beraber, onu bu sıfatların sahibi bilmek ve inanmakla beraber aynı zamanda onun benim hayatımda amir ve nahiy oluşunu da kabul etmem demektir. Eğer ben peygamberi bu sıfatların sahibi olarak kabul eder; ama onu hayatımda amir ve nahiy olarak kabul etmezsem, yâni hayatımda emredici ve nehyedici biri olarak bilmezsem onu peygamber olarak kabul etmiş sayılmayacağım demektir. Zira peygamberin peygamber olarak kabul edilmesi demek; onun hayata hakim olması demektir. Benim hayatımda bir şey kabul edilecekse, bir şey reddedilecekse evet veya hayır denecekse, bu ol-malı, bu olmamalı; bu yapılmalı, bu yapılmamalı denecekse, bunu o demelidir ve ben yapmalıyım. Yâni benim birini peygamber kabul etmem demek; herşeyimle adım adım onu takıp etmem demektir. İzinden gitmem demektir. Herşeyimle kendisine benzemem ve kendisine her konuda teslim olmam demektir. Değilse işte bir zamanlar böyle bir peygamber yaşamış, adı şuymuş, babası şuymuş, doğum tarihi şuymuş, şurada doğmuş, şurada vefat etmiş bunları bilmek değildir peygambere iman. İşte hakiki müslüman Allah’a ve Resûlü’ne tam teslim olandır. Bu nasıl olur demenin anlamı yok. Şimdi İslâm’ın sahibi sen ve ben değilim ki, keyfime göre imtihan olsam. Dinin sahibi, imtihanın sahibi olan Allah böyle imtihan ediyor. Kabul edecek misin, etmeyecek misin? Mescid-i Aksa’ya evet de Mescid-i Haram’a hayır mı? Mescid-i Haram’a evet de eskisine hayır mı? Bakın aynı zamanda bu işin zor olduğunu da haber veriyor Rabbimiz: "Bu zor bir iştir, (bu büyük bir iştir). Ancak Allah’ın kendilerine doğru yolu gösterdiği kişilere zor değil." Bu gerçekten zordur diyor Rabbimiz. Ama bu konuda, her konuda Allah’ın hidâyet ettiği, Allah’ın yollarını açtığı kimselere bu iş gâyet kolaydır. Namaz için de aynı şeyi söylemişti Rabbimiz. “İnsanlara iyiliği emreder de kendinizi unutur musunuz? Üstelik kitabı da okuduğunuz halde. Aklınız yok mu sizin? (Bakara: 44) Ama bu sizin Allah’tan yardım isteyeceğiniz namaz gerçekten çok ağır ve zor bir konudur. Allah’a bağlanmanın özünü kavrayama-mış, Allah’ın ulûhiyeti ve rubûbiyeti karşısında tam teslimiyet gösterememiş insanlara namaz ağır gelir, zor gelir. Lâkin huşu erbabı için zor değildir namaz. Yâni kalpleri Allah’ı ve Allah’ın âyetlerini anmakla yumuşamış, Allah’ı ve Allah’ın âyetlerini hatırlamaktan zevk alan huşu sahipleri için zor gelmez deniyordu. Bakın burada da öyle deniyor peygamberin kıbleyle alâkalı bu uygulamasını bir anda kabul etmek ve alışkanlıklarından bir anda vazgeçmek zordur, ama Allah’ın kendilerine hidâyet ettikleri için gâyet kolaydır buyuruluyor. Yâni böyle günde bin defa da peygamber farklı bir emirle karşımıza çıksa; gerçekten mü'min olan bir kimse, gerçekten Allah’a teslim olan bir kimse, Allah’ın emir ve yasaklarına boyun eğdi mi, tamam artık bu ona zor gelmeyecektir. Bu arada müslümanlar üzerinde büyük bir spekülasyon da vardı. Kendi kıbleleri terk edilip, liderlikleri ellerinden alınan yahudiler de feryadı basmışlardı. Birinci olarak şöyle dediler; Eğer bu yeni döndüğünüz kıble doğruysa, sizlerin daha önce kıldığınız namazlar ne olacak? Şimdiye kadar Mescid-i Aksa’ya doğru namaz kılan insanların durumları ne olacak. İkinci olarakta; Bundan sonra hadi siz Mescid-i Haram’a döndünüz, bundan önce ölüp gidenlerin durumu ne olacak dediler. Böyle problemler oluşturup müslümanların akıllarını karıştırmaya çalıştılar. Bu münâsebetle iki grup denenmiş oldu. 1- Önce ırkçılar denendi. Daha önce Mekke’de müslümanlar Kâbe’ye dönerek namaz kılarlarken bir anda kendi kıblelerini, kendi Kâbe’lerini bırakıp Mescid-i Aksa’ya dönme emri ile karşı karşıya gelince henüz buna hazır olmayan ırkçı Araplar denendi. Bunların içinden samimi müslümanlar imtihanı kazanıp karşıya geçerken, kavmiyetçilik putuna tapanlar, biz geleneklerimizden vazgeçmeyiz, biz atalarımızın kabul ettikleri, atalarımızın kutsâdıkları Kâbe’den vazgeçmeyiz diyenler döküldü. 2- Şimdi de Mescid-i Aksa’dan Mescid-i Haram’a dönülürken de müslümanlar ve Allah’a inandıklarını iddia eden yahudi ve hıris-tiyanlar deneniyorlardı. Bu defa da statükocular, âdetlerine bağlı olanlar, alışkanlıklarının esiri olanlar imtihanı kaybederken, Allah ve Resûlüne gerçekten bağlı olanlar kazanıyordu bu imtihanı. Allahu Teâlâ buyurdu ki: "Allahu Teâlâ sizin imanlarınızı zayi edecek değildir." Demek ki âyet-i kerîmeden anlaşılan o ki; iman namazmış. Demek ki iman, amelmiş, amel de imanmış. Halbuki burada bu adamların zayi oldu, boşa gitti dedikleri şey namazdı. Halbuki Allahu Teâlâ Allah sizin namazlarınızı zayi edecek değildir demiyor da Allah sizin imanlarınızı zayi edecek değildir buyuruyor. Öyleyse Rabbimiz, Allah sizin imanlarınızı zayi edecek değildir derken, sizin namazlarınızı zayi edecek değildir buyurdu. Öyleyse anlıyoruz ki amel imandır, iman da ameldir. Efendim iman amel midir değil midir? Amel imandan bir cüz müdür, değil midir? Tartışmasını da bitiriveriyor burada Rabbimiz. O halde İmanla amel birbirinden ayrılmayan bir bütündür. İmanla amel bir kişide karar kılmış iki ikiz kardeş gibidir. Birinin yokluğu halinde ötekisini Allah’ın kabul etmeyeceği bir bütün olarak anlamak en iyisidir Allahu âlem. Yâni amellerimiz iyi oldukça imanlarımız da iyi olacaktır, imanlarımızın güzelliği, amellerimizin de iyiliği anlamına gelecektir. İmanımızın dışa yansıyan bölümü amelimiz olacaktır. Siz benim amelime bakmayın, benim imanım çok güçlüdür, diyen adama diyeceğiz ki; amel imanın dışa yansıyan bölümüdür, sende iman olsaydı mutlaka bu dıştan görünecekti diyeceğiz. Daha iyi amel işleyenlerin imanları daha iyi demektir diyeceğiz. "Muhakkak ki Allah insanlara karşı çok Rauf ve çok merhametlidir." Bundan sonra Rabbimiz kıblenin değişme olayının nasıl gerçekleştiğini anlatmaya başlıyor. 144:"Biz görüyoruz ki Peygamberim, sen yüzünü semaya doğru çeviriyorsun. İşte şimdi seni razı olacağın bir kıbleye çevireceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına döndür. Ve sizler de artık nerede olursanız olun yüzünüzü Mescid-i Haram’a doğru çevirin. Kendilerine kitap verilenler bilirler ki bu Rablerinden kendilerine verilen bir haktır. Allah yaptıklarınızdan gafil değildir." Bundan anlıyoruz ki; Allah’ın Rasûlü bu kıble değişikliğini bek-liyordu. Ve bu yüzden de dua dua Allah’a yalvardığını anlıyoruz. Dua ediyordu Allah’ın Rasûlü. Çünkü Allah’ın Rasûlü liderliğin İsrâil oğullarından alındığını ve liderliğin İslâm ümmetine verildiğini biliyordu. Bu yüzden de kıble değişikliğinin gerçekleşeceğini de biliyordu. Doğup büyüdüğü, yakînen tanıdığı, İbrahim (a.s)’ın bina ettiği Kâbe’yi biliyor-du Allah’ın Rasûlü. Yahudilerin de Rasulullah’a karşı psikolojik baskıları vardı. Allah’ın Rasûlü bunu âdeta bekliyordu. Bekliyordu ki, kıyamete kadar insanlığın Kâbe’si olacak Mekke’deki Mescid-i Haram’a çevirsin Allah. Bunu âdeta bekliyor ve bu konuda Allah dua ediyordu. Böylece yahudilerin kıblesine dönmekten de kurtulacaktı Allah’ın Rasûlü. Allah buyurur ki; biz bunu biliyoruz peygamberim. "İşte şimdi seni, razı olacağın bir kıbleye çevireceğiz." Sen razı olacağın bir kıbleyle, yâni Kâbe’yle karşı karşıya geleceksin. "Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına döndür." Şatr’al Mescid’il Haram. Kâbe’ye döndür değil, Kâbe şatrına, yâni Kâbe tarafına döndür denmiş. Çünkü uzakta olanlar için tam Kâbe’yi isabet ettirmek mümkün olmayabilir. Onun için Kâbeye denme-yip, Kâbe tarafına denmiştir. Yâni mümkün olduğunca Kâbe tarafına döndür demek olacaktır bunun mânâsı. Ayet-i kerîmenin ifadesinden anlıyoruz ki; dünyanın her tarafındaki mü'minlerin tam olarak Kâbe’ye yönelmeleri mümkün değildir. Onun içindir ki Rabbimiz, noktası noktasına Kâbe’ye dönmemizi değil, gücümüz yettiğince Kâbe’ye doğru dönmemizi istiyor. Bera bin Azib (r.a) Hazretlerinin rivâyet ettiğine göre bu olay, namaz esnasında olmuştur. Allah’ın Rasûlü Beni Seleme Mescidinde ashabıyla birlikte öğle namazını kılarlarken bu âyet geldi. İlk iki rekatını Mescid-i Aksa’ya doğru kılmışlardı, âyet gelince hemen Allah’ın Rasûlü Mescid-i Haram’a doğru döndü ve geriye kalan iki rekatı da Mescid-i Haram’a doğru tamamladı. Bundan dolayıdır ki bu mescide “Mescid-i Kıbleteyn” denmiştir. Derhal etrafa haberler gitmiş, Kuba Mescidinde müslümanlar namazda iken biri gelip haber verince, ben peygamberin yanından geliyorum, onunla birlikte Mescid-i Haram’a doğru namaz kıldık deyince; onlar da hemen Mescid-i Haram’a doğru dönüverdiler. Sahabenin peygambere itaatine bakın, peygamberin sahabesinin birbirlerine güvenine bakın. Kıble gibi çok önemli bir meselede bir müslüman, ben Rasulullah’ın arkasında namaz kıldım, o Kâbe’ye doğru namaz kıldı dediği an hepsi de namazlarında olduğu gibi dönüyorlar ve Kâbe’ye doğru namazlarını devam ettiriyorlar. Aynı zamanda bu âyet-i kerîme bize bir tek müslümanın verdiği habere de güveneceğimizi anlatıyor. Yâni işte haber-i vahid dir, acaba delil olur mu olmaz mı? Filan diye tartışıyorlar ya bugün müslümanlar, akıllı güvenilir bir müslümanın verdiği habere göre bakın müslümanlar kıblesini değiştiriyorlar. İşte bu âyetle müslümanların kıblesi meselesi kesinlik kazanmıştır. Bundan önce okuduğumuz âyet, yâni kıble meselesinin ilk konu edildiği âyet: "Doğu da Allah’ındır, batı da Allah’ındır. Nereye dönerseniz Allah’ın zatını, yüzünü orada bulacaksınız." (Bakara: 115) Âyetiyle başlayan kıble meselesi bu son âyetle kesinlik kazanmıştır. Yâni artık namazda Kâbe’ye yönelmek farz olarak kesinlik kazanmıştır. Bu son âyetle bu önceki âyet de nesih edilmiştir deniyor. "Artık bundan böyle yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir!" Âyetiyle nesih olmuştur diyoruz. "Ve sizler de artık nerede olursanız olun yüzünüzü Mescid-i Haram’a doğru çevirin." Öncekinde, sen nerede olursan ol yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir denmişti, burada da deniliyor ki; sizler nerede olursanız olun yüzünüzü kıbleye doğru çevirin deniyor. "Kendilerine kitap verilenler bilirler ki bu Rablerinden kendilerine verilen bir haktır." Yâni müslümanların kıblelerinin Kâbe olması konusunda ne yahudilerin, nede hıristiyanların kesinlikle en ufak bir şüpheleri yoktur. Bildikleri halde, bunu anladıkları halde bile bile Rasûl-i Ekrem (a.s) 'a ve müslümanlara düşmanlık yapıyorlar. Aslında bu âyetler Rasulul-lah’ın ve müslümanların kendilerine güvenlerini de arttırıyordu. Ve bu âyetler yahudi ve hıristiyanların yalancılıklarını da ortaya koyuyordu. Çünkü; zaman zaman, müslümanlar acaba biz sorumlu muyuz? Biz şu ana kadar bu yahudi ve hıristiyanlara bu İslâm mesajını ulaştırabildik mi, ulaştıramadık mı? Biz ne yapacağız? Acaba bu konuda bize düşen bir şey var mı? Veya acaba bu adamlar sorumluluktan kurtulur mu? Filan diye kimi müslümanlar kendilerini sorumlu tutmaya çalışıyorlar. Ama bakın âyetlerinde Allah diyor ki; eymüslümanlar bunu asla kendinize dert etmeyin. Böyle bir problemle kendi kendinizi meşgul etmeyin. Çünkü onlar bunu biliyorlar, bu konuda onlara yeterli bilgi ulaştırılmıştır diyor. Bırakalım bu mesajı onlara ulaştırıp ulaştıramadığımızı da. Yukarıda gördük biz mü'minler olarak insanlara şahit olacağız, bu bizim problemimiz, bu bizim sorumluluğumuzdur. Ama biz bu ehl-i kitaba şahitler olmasak bile, bu insanlar bu bilginin sahibidirler. Onlar kesinlikle biliyorlar ki, Kâbe’yi ataları İbrahim bina etti. Onlar kesin biliyorlar ki; İbrahim oraya yönelmişti, İsmail oraya yöneldi, İshak (a.s) oraya yöneldi, ataları Yakub oraya yöneldi. Bir de bildikleri, tanıdıkları son peygamber de oraya yönelmişti. Bildikleri peygamber onlara geldiği zaman iman etmeliydiler onlar. Bekledikleri peygamber gelmişti, biliyorlardı. Bu peygamberin adı Ahmet’ti, biliyorlardı; bekledikleri peygamberin kitabı Kur’an olacaktı, bunu biliyorlardı; kıblesi Kâbe olacaktı, Mekke’de zuhur edecekti, bunlarıda biliyorlardı; kavmi onu zorlayacak ve sonunda Medine’ye göç edecekti bunu da biliyorlardı. Oğullarından şüpheleri vardı; ama bu peygamberden şüpheleri yoktu, şimdi bu adamlara müs-lümanların kitabı götürüp götürmemesi müslümanların problemi, bizim kendi problemimiz. Bu adamlara; kusura bakmayın, madem ki size kitap duyurulmadı, madem ki din size duyurulmadı, öyleyse buyurun cennete denilmeyecek kesinlikle. Bu konuda bir endişeniz olmasın. Kaldı ki bir yahudi’nin, İsa (a.s) 'la karşı karşıya kaldığı andan itibaren İsa (a.s)’ı kabul edip ona inanması gerekecekti. Bir hıristiyanın Hz. Muhammed (a.s) la karşı karşıya geldiği andan itibaren Muhammed (a.s)’a iman etmesi gerekecekti. Onların sorumluluktan kurtulma problemi ayrı, ama bizim problemimiz ayrıdır tabii, bu ikisini ayrı düşünmek zorundayız. Biz sadece onlara değil, tüm dünya insanına bu mesajı götürmek zorundayız. Ama biz gerçekten yahudi ve hıristiyanlarla bir kavganın içine giremedik. Yâni onları bu âyetlerle karşı karşıya getiremedik, onları bu âyetlerle uyarıp, bu âyetlerle İslâm’a davet edemedik, bu doğru. Biz kendi kendimizi yemekten, kendi kendimizle didişmekten biraz başımızı alabilirsek, belki bunu onlara götürmeye zaman bulabileceğiz. Ama ne zaman ki kâfirlerle, yahudi ve hıristiyanlarla karşı karşıya gelip Bakara’yı ve Al-i İmran’ı onların üzerine bir uyarıcı ve hattâ bir silah olarak döndürebilirsek; bakınız o zaman bizim imanlarımız ne kadar güçlenecektir. Ama şimdi kime okuyoruz bu âyetleri? Sen bir âyet okuyorsun, karşındaki on âyet okuyor. Sen hadis okuyorsun, karşındaki hadis okuyor ve kavga müslümanların kendi aralarında sürüp gittiği için de müslümanlar negatif kalıyor ve hiç bir şey yapamıyorlar. Ne yapacaksın da zaten karşındaki müslüman. "Allah yaptıklarınızdan gafil değildir." Ne yaptığınızı ne ettiğinizi Allah apaçık bilmektedir. Allah sizin kıblelerinizin ne yöne olduğunu, nasıl bir hedefinizin olduğunu ve nasıl bir hayat yaşadığınızı biliyor. Mekke’ye döndüğünüzü de biliyor, Mekke’nin dışında bir dünyaya döndüğünüzü de biliyor. 145:"Celâlim hakkı için sen, o ehl-i kitaba her türlü mûcize ve delili getirsen de yine senin kıblene tabi olmazlar. Sen de onların kıblesine tabi olacak değilsin. Zaten onlarda birbirlerinin kıblesine tabi değiller. Eğer sen, sana gelen ilimden sonra onların heva ve heveslerine uyarsan işte o zaman sen de zâlimlerden olursun." Bu adamların bütün bunları bilmelerine rağmen, kendilerine kitap verilenlere bir sürü âyet de getirsen onlar senin kıblene tabi olacak değillerdir. Kur’an âyetleri, gök âyetleri, yer âyetleri ne tür âyet getirirsen getir, onlar asla buna iman etmeyeceklerdir. Gerçeği ispat etmek için bütün delilleri, bütün belgeleri onların önüne de sersen yine de onlar senin kıblene tabi olacak değillerdir. Aslında sen onlara aklî, naklî en açık âyetleri, en açık delilleri gösterdin. Kâbe’nin tarihini anlattın, Kâbe’nin ilk inşasını anlattın, İbrahim’i İsmail’i anlattın. Aslında bu adamların iman etmeyişlerinin sebebi delillerin azlığı değil, anlamak istemiyorlar, imandan yana değil bu adamlar. Senin ortaya koyduklarını nazarı itibara almıyorlar. Aslında bu adamlar şu anda döndükleri kıblelerine âdet olduğu için dönüyorlar. Baba ve ecdatlarından kendilerine intikal eden bir mîras olduğu için dönüyorlar, Allah’ın emri olduğu için değil. Dolayısıyla sen onlara Allah’tan ne getirirsen getir, onlar yine uymayacaklar. Onlar için önemli olan âdetlerdir. Öyleyse ey peygamberim, sen boşuna uğraşma. Onların gönlünü edeceğim diye sakın sen de onlara hoş görünmeye kalkma. Sen ne yaparsan yap, onlar asla senden razı olmayacaklardır. Peki madem ki bu insanlar ebedîyen müslümanların kıblesine gelmeyecekler, peki biz ne yapacağız? Bize düşen nedir burada? Bize düşen bir iş var: Biz elimizdeki bu kitapla peygamberin örnek hayatını insanlara duyuracağız. Buna rağmen gerek eski ehl-i kitaptan, gerekse bizim ehl-i kitaptan kimileri bunu kabul etmezlerse diyeceğiz ki; Rabbim selâmet versin. Bu konuda gevşekliğe düşmeyeceğiz, ümitsizliğe düşmeyeceğiz. O kabul etmezse berikisi kabul edecektir, biz bu işe devam edeceğiz. Kabul ederler etmezler, bu onların problemidir, bizim problemimiz değildir, bunu hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmayacağız. "Sen de onların kıblesine tabi olacak değilsin." Farz edin ki yeryüzünde tek başına kaldık, bizden başka hiçbir müslüman kalmadı, yahudi ve hıristiyanların kıblesine tabi olur musunuz? Eğer bu hidâyetten sonra kişi onların kıblelerine tabi olursa; o zaman tabi cehenneme kadar yolu var demektir. Ekonomimiz bozukmuş, dünyamız bozukmuş, gideriz dağ başında mağara kovuklarında bir hayat yaşar yine de onlara tabi olmayız değil mi? İsterse bu kâfirlerin evleri altın olsun, kapıları gümüş olsun, teknikleri, sanayileri dünyayı değil arşı da kuşatsın, yine de onların kıblelerine tabi olamayız. Onların hiçbir yollarına tabi olamayız, onlar gibi yaşayamayız, onlar gibi giyinemeyiz, onlar gibi ticaret yapa-mayız, onlar gibi düşünüp, onlar gibi iman da edemeyiz. Benim izze-tim, benim şerefim herşeyim bu dinimdedir. Hayır burada, yücelik burada, üstünlük buradadır. Hem de zaten: "zaten onlar da birbirlerinin kıblesine tabi değiller." Yahudiler sahraya, hıristiyanlar da gün doğusuna dönmekte-dirler. Onların kendi aralarında bir birlik sağlamaları da mümkün değildir zaten. Yahudiler hıristiyanlara tabi değiller, hıristiyanlar da Yahudilere tabi değiller. Hıristiyanların Ortodoksları Katoliklere, Katolikler Protestanlara tabi değiller. Şu anda beraber gibiler görünüyorlar; ama bir bakarsın bir anda birbirlerini yemeye başlamışlardır. Tarih bo-yunca hep birbirlerini yemişlerdir zaten. Hıristiyanların mezhep kavgaları, hıristiyanların yahudileri kesmeleri, fırınlara doldurup yakmaları, tarih bununla doludur ve Allah, bunların arasına düşmanlık ve bağza atmıştır, bunu çok iyi biliyoruz. Bunlar da zaten birbirlerinin kıblelerine tabi değildir, sen niye onların kıblesine tabi olacaksın? Şu anda müslümanlar boyuna kıble tartışması içindeler. Kime dönelim, nereye gidelim? Hep bunun tartışması içindeler. A.B.D' yi mi seçsek? A.E.T' yi mi kabul etsek? Avru-pa’yı mı seçsek? Kimin kıblesine tabi olsak acaba? Allah tarafını mı seçsek? Yoksa başkalarını mı seçsek? Allah buyurur ki bakın: "Eğer sen, sana gelen ilimden sonra onların heva ve heveslerine uyarsan, işte o zaman sen de zâlimlerden olursun." Sana gelen ilimden sonra. İlim nedir? İlim Allah tarafından Resûlü’ne gönderilen şu Kur’an’dır, ilim vahiydir. Eğer siz, size gelen bu kitaptan sonra, elinizdeki bu vahiyden sonra, bunu bırakır da onların heva ve heveslerine uyarsanız, kendi hukukunuzu bırakır onların hukuklarına uyarsanız, kendi kılık kıyafetinizi bırakır onların kılık kıyafetlerini benimserseniz, kendi yazılarınızı bırakıp onların yazılarını kullanırsanız, onların icad ettikleri sistemlere uyarsanız, yâni her halinizle onların kıblelerine tabi olursanız, o zaman siz de onlar gibi olursunuz. Siz de onlar gibi parça parça olursunuz. Hizip hizip, grup grup olursunuz, tıpkı onlar gibi birbirini yiyen parçalar, birbirini tüketen gruplar olursunuz. Ümmet olma özelliğinizi kaybedersiniz. Ve de en kötüsü sizler zâlimlerden olursunuz. Hani: Zâlimler ahdime ulaşamazlar, zâlimler idareci olamazlar, zâlimler iktidara gelemezler deniyordu ya, o zaman sizler ebedîyen buna ulaşamazsınız, iktidar mevkiine gelemezsiniz diyor Rabbimiz. 146:"Kendilerine kitap verilenler, o peygamberi tanıyorlardı oğullarını tanıdıkları gibi. Ama onlardan bir grup bilir oldukları halde hakkı gizlerler." Bildikleri halde hakkı gizliyorlardı. Meselâ Abdullah İbni Selam, yahudi âlimlerindendir. Hz. Ömer kendisine bu âyetin mânâsını sorunca der ki; “vallahi ben onu kendi evlâtlarımdan daha kesin bilirim. Çünkü onu Rabbim haber verdi. Ama kendi çocuklarıma gelince; ne bileyim, onlar benim çocuklarım da olabilir, onların anası beni kandırmış da olabilir!” deyince Hz. Ömer, onun alnından öper ve çok güzel söyledin, çünkü Allah da böyle buyuruyor der. Yâni bizim ehl-i kitabın, bizim hoca takımının en büyük tehlikesi buradadır. Hani oğlumuzu bildiğimiz gibi bileceğiz, ama dünyamız, menfaatlerimiz dinimizi pratikte ortaya koymamıza engel olacak. Bu çok tehlikeli bir durumdur Allah korusun. Bugün en kalitelimizin aldığı maaş, bir arabanın yıllık fâizi kadar bir şey tutuyor. Yahudi âlimleri hakkı gizledikleri zaman kendilerinin gazaba uğrayacaklarını da biliyorlardı. Bunu da bildikleri halde yine de gizlemeye devam ettiler. Bir de bu âyetten şunu anlıyoruz ki hakkı bilmekle, hakka iman etmek; ayrı ayrı şeylerdir. Hakkı bilmek, hakka iman etmek demek değildir. Bakın bunlar biliyorlardı, ama iman etmiyorlardı. Bilgi ve iman pratiğe dökülmedikçe hiç bir şey ifade etmez. Efendim işte mârifet yeterlidir, onlar bunun mârifetine ermişlerdir filan diye birtakım sözlerin de hiç bir kıymeti yoktur. 147:"Hak Rabbindendir. (Hak Rabbinden gelendir.) Sakın ha, sakın bu konuda şüpheye düşenlerden olma Peygamberim!" Hak kelimesi kitabımızda çok geçer. Rabbimiz hak, kitabı hak, peygamberi hak, cennet hak, cehennem hak, sırat hak, mizan hak, hepsi haktır. Ama bakıyorsunuz, müslümanlar hak problemini gündeme getiriyorlar; lâkin problemi bu hakka göre çözme konusunda kimse doğru dürüst iki kelime bile söylemiyor. Meselâ insan haklarını gündeme getiren müslümanlar, öncelikle Allah’ın haklarını gündeme getirmek zorundadırlar. Allah’ın hakkını gündeme getiremeyen müslü-manlar, kesinlikle hiçbir zaman kullarının hakkını gündeme getireme-yeceklerdir. Kaldı ki kulların hakkını da değerlendirebilmek için hak bir kitaba, hak bir mizana muhtaç olacaklardır, hak bir peygambere kulak vermek zorunda olacaklardır. İşte tüm problemlerin çözümü buradadır. Yâni bu kitaba göre bizim hakkımız nedir? Bunu bilmek zorundayız. Bulunduğunuz her bir ortamda hangi hak gündeme gelirse gelsin, kadın hakkı mı? Erkek hakkı mı? İşçi hakkı mı? İş veren hakkı mı? Ana hakkı, baba hakkı mı? Allah hakkı mı, kulların hakkı mı? Bunu ancak bu kitap çözecektir. Bunun dışında bunları çözeceğine inandığımız başka bir kaynak bilmiyoruz. "Haktan başka sadece dalâlet vardır." (Yunus: 32) Problemlerinizin çözümünü bu kitabın dışında ararsanız, başka yerlerde ararsanız mutlaka bâtıla düşmek zorunda kalacaksınız. Hak, Rabbinden gelendir. Kâbe konusu da olsa, kıble konusu da olsa hangi konu olursa olsun hak; Rabbinden gelendir. Sakın ha, sen şüpheye düşenlerden olma. Rasûl-i Ekrem Efendimizin zaten bu konuda bir şüphesi yoktu. Eğer sen, sana indirdiklerimiz konusunda şüphede isen hadi senden önceki kitap ehlinden soruver. Kitap ehli olan, zikir ehli olan yahudi ve hıristiyanlarla bu işin sağlamasını bir yapıver, buyurmuştu da Rabbimiz, Allah’ın Rasûlü şöyle buyurmuştu. "Ne şüphe ederim, ne de bu konuda onlara bir şey sorarım." Halbuki biz, bugün herşeyimizi onlara soruyoruz. Herşeyimizi onlara danışıyoruz. Onlara danışmadan en küçük bir karar bile vere-miyoruz. Tarihimizi onlardan öğreniyoruz, geçmişimizin sîretlerini onların etütlerinden öğreniyoruz, gençlerimiz onların üniversitelerinde okuyup akılları ve vicdanları karışmış olarak dönüyorlar ülkemize ve Avrupa’da tahsil görmüş aydınlar olarak yapmadıklarını bırakmıyorlar bize. Hak Avrupa’dan gelen değil, hak A.B.D nin dediği değil, hak babamın dediği değil, hak hocamın dediği değil, hak bizim cemaatın dediği değil, hak Allah’tan gelendir. Hukuk Allah’ın hukukudur, yasa Allah’ın yasasıdır. (Hakk kavramıyla ilgili bir soru soruldu) Hakk kavramıyla alâkalı bu dersimizde de, önceki derslerimizde de epey söz ettik zannederim. Ama madem ki anlaşılmadı biraz daha söz edelim. Arkadaşlar, Kur’an bu kelimeyi bir kaç anlamda kullanmaktadır: 1- Bir şeyi hikmetin gereğine göre (nasıl gerekiyorsa ona göre) yapan anlamında. Bu anlamda ‘hakk’ Allah’ın bir sıfatıdır. 2- Hikmetin gereği olarak var edilen şeyler. Allah (c.c) fiilleri bu anlamda ‘hakk’tır. Güneşin ve ayın yaratılması hakkında ‘…Allah, bunları ancak hakk ile yaratmıştır. O, bilen bir topluluk için âyetlerini böyle birer birer açıklamaktadır.” (Yunus, 5) 3- Bir şey hakkında aslına uygun olarak inanç taşıma anlamında. Bir kimse hakkında ‘onun yeniden diriliş ve cennet konusundaki inancı hakk’tır’ dememiz gibi. “….Allah iman edenleri, ayrılığa düştükleri hakk’a, kendi izniyle eriştirdi.” (Bakara, 213) âyetinde insanların inanç ilkeleri ve ibadetler konusunda ihtilaf ettikleri gerçek anlamında geçmektedir. 4- Gereğine göre, gerektiği kadarıyla ve gerektiği zamanda meydana gelen söz veya iş anlamında. Bir kimse için ‘senin sözün hakk’tır’ dememiz gibi. “Eğer hakk, onların hevâ (istek ve tutku)larına u-yacak olsaydı hiç tartışmasız gökler, yer ve bunların içinde olan herkes ve her şey fesada (bozulmaya) uğrardı…” (Mü’minûn, 71) 5- Borç anlamında kullanılmıştır (Bakara, 282). 6- Hisse, pay anlamında kullanılmıştır. “Ve onların mallarında belirli bir hakk vardır; isteyenler ve yoksul olanlar için.” (Meâric, 24) 7- Adalet anlamında kullanılmıştır. “Allah hakk ile hükmeder. Oysa O’nu bırakıp ta tapmakta oldukları ise, hiç bir şeye hükmedemezler. Şüphesiz Allah işitendir, görendir.” (Ğâfir, 20). Yine ‘el-Hakk’, Rabbimizin güzel isimlerinden biridir. Allah’ın bir adı olarak Hakk, inkârı mümkün olmayan, varlığı kabul edilmesi gereken, gerçek var olan, varlığı ve ilâhlığı kesin olan, hikmetinin gereğine göre eşyayı yaratan, hakkı ortaya koyan, sözünde doğru olan, her hakkın kendisinden alındığı gerçek var olan Mevcut manalarına gelir. Kur’an bu ismi bazen sıfat şeklinde (Kehf, 44; Tâhâ, 114), bazen haber (Allah (c.c) hakk’tır) şeklinde (Hacc, 6; Lokman, 30) kullanmaktadır. Evet Rabbimiz hakk’tır. Her şeyi yerli yerince yaratandır. Her şeyin hakimi O’dur. O’nun dışındaki her şey, O’nun yaratmasıyla ‘ta-hakkuk’ eder. Allah, her bir varlığa belli bir şekil, ecel ve görev vermiştir. Bunların hepsi de yerli yerindedir. Her bir varlığın âlemde ‘Allah’a bağlı olarak’ bir hakikati (gerçekliği), bir sınırı ve birbirlerinin kar-şı hukukları vardır. Allah (c.c) ‘bizâtihi vücut’tur. Yani O’nun varlığı, kendi Mevcut oluşunun gereğidir, hiç kimseye muhtaç değildir. Diğer varlıklar ise ‘hakk’ oluşlarını Mutlak Varlık ve Gerçek (el-Hakk) olan Cenab-ı Hakk’a borçludur. Onların varlığı Allah’a bağlı olarak ‘liğayrihi vücut’tur, hak oluşları başkasına bağlıdır. ‘Hakk’ aslında sabit ve aklın inkar edemeyeceği derecede gerçek olan şey demektir. O aynı zamanda doğrudur, isabetlidir, maksada uygundur, arzu edilene denk düşen şeydir. Bu bakımdan her an ve yerde sabit olan (mevcut olan) Allah (c.c) gerçek Hakk’tır. O, yarattıklarını hakk üzere yarattığı için, onlar da Allah’a göre hakk’tırlar. Hakk’tan gelen, O’ndan kaynaklanan her şey de tıpkı O’nun zatı gibi hakk’tır. O’ndan gelen vahiy de hak-k’tır. O’nun gönderdiği din de hakk’tır. O’nun peygamberi hak, yasaları haktır. Hakk’ın tam karşıtı ‘batıl’dır. Batıl hakk’a göre temelsiz, boş, gerçek olmayan, uymayan ve geçersizdir. Hakk, suyun kendisi, batıl ise onun üzerinde biriken köpüktür. Köpük kaybolur gider, su kalır. (Ra’d, 17) Hakk, her zaman kalıcıdır, yerindedir, uygundur, üstündür. Hakk gelince zaten batıl yok olup gider. Batıl hakk’ın karşısında tutu-namaz. Zaten yok olmak (tıpkı köpük gibi) onun doğasında vardır. Çünkü onun bir gerçekliği ve geçerliliği yoktur (İsrâ, 81). 148:"Her ümmetin bir kıblesi vardır, ona yönelir. Sizler hayırda yarışın. Ve nerede olursanız olun Allah (Kıyamet gününde) sizi bir araya getirir. Allah herşeye kadirdir." Herkesin bir yönü vardır. Her milletin kendine mahsus yöneldiği bir yönü, bir kıblesi vardır. Dünyanın yuvarlaklığını düşünürsek Avustralya’dan, Çin’e, Alaska’ya kadar, Japonya’dan Atlas Okyanu-suna kadar bakıyoruz ki bütün müslümanlar Kâbe’yi merkez kabul etmiş ve hepsi de o tarafa doğru yöneliyorlar. Kâbe’nin doğusundakiler batısındakiler, kuzey ve güneyindekiler hepsi de o tarafa doğru yöneliyorlar. Her ülkenin kıblesi farklıdır, ama hepsi de Kâbe’ye yönelmektedirler. Veya herkesin kıblesi, yönelişi farklıdır. Herkesin hayatının hedefi, programı farklı farklıdır. Kıble, kişinin yöneldiği yön demektir. Kiminin kıblesi kadındır, kiminin kıblesi paradır, kimininki makamdır, kimininki dünyadır. Peki şimdi biz, bizim kıblemize yöneliyoruz, acaba bizim kıblemize yönelmeyenlerin de kendilerine mahsus kıbleleri var mıdır? Allah diyor ki herkesin bir kıblesi vardır. Bakıyoruz inadına Kâbe’ye yönelmeyen insanlardan kimileri Moskova’ya yöneliyor, kimileri Washington’a yöneliyor, kimileri Paris’e, kimileri başka yerlere yöneliyorlar. Yâni insanlar mutlaka bir yerlere yöneleceklerdir, zira bu bir ihtiyaçtır. Peygamberi inkâr edenler mutlaka kendilerine bir peygamber buluyorlar, kitaplarını reddedenler mutlaka kendilerine bir kitap buluyorlar. Marks’ın kitabı veya falanın kitabı gibi. Asıl mesele yüzünü o tarafa, ya da bu tarafa döndürmek değil, namazla elde edilecek güzel bir sonuçtur. Yâni asıl mesele namazın ruhunu ve sağlayacağı amacı yakalayabilmektir. Bâtıl ehli; bâtıl sembol ve işaretlere yönelir, hak ehli de hakkın sembol ve işaretlerine yönelir. İyilik ehli; iyilikte yarışır, kötülük ehli de kötülük yolunda yarışır. İyilik ve kötülükte kıstas, Allah’ın vahyidir. Zira sonunda hesabı görecek olan Allah’tır. Mükâfat veya ceza verecek olan Allah’tır. "Ve nerede olursanız olun, Allah (Kıyamet günün-de) sizi bir araya getirir." Kâbe’de bizi bir araya getirdiğini biliyoruz. Şimdi de bir araya getirir değil mi Allah bizi? Yâni şu anda yeryüzündeki müslümanların tamamı bir yere taş atsalar yâni: Ancak sana ibâdet eder ve ancak senden yardım bekleriz, biz kesinlikle senden başkasını dinlemeyiz, kesinlikle senin dediklerinden başkalarının gösterdikleri yola gitmeyiz, sözünü gerçekten bilerek ve inanarak söyleseler, inanın onların birleşmeleri bir an meselesi bile değildir. Diyelim ki tüm dünya müslümanları bir saat ayakta dursalar, bir gün yürüseler, bir saat bir yerlere doğru yürüseler, hep birden ellerinde taşlarla oyuncak oynasalar, yâni aynı hareketi yapsalar; tüm dünya yerinden oynayacaktır. Ama gelecek inşallah o günler. "Muhakkak ki Allah herşeye kadirdir." Yâni olur mu bu ya? Biri dağda, biri bayırda olacak şey mi bu? Bu müslümanlar dirilecek ha! Bu müslümanlar zincirleri kırıp birleşecekler ha! Aralarına konmuş bu barikatları aşıp bir gün bir araya gelecekler ha! Üzülmeyin Allah herşeye güç yetirendir, olmazı oldurandır. Bu müslümanların kalplerini bir anda birleştirmek Allah’a aittir. Ve bu Allah’a hiçte zor bir şey değildir. 149:"Her nereden (yola) çıkarsan çık yüzünü Mes-cid-i Haram tarafına çevir. Bu emir Rabbinden gelen bir gerçektir. Allah sizin yaptıklarınızdan gafil değildir." Bu emir, bu kıble meselesi önemine binaen tekrar tekrar bir daha bir daha gelecek. Birincisi 144. âyetteki hüküm, Mescid-i Aksa’-ya yönelmeyi nesih etmek için gelmiştir. İkincisi bu 149. âyetteki hüküm, bu Kâbe’ye yönelme hükmünün artık bir daha kıyamete kadar nesih olmayacağını belirtmek için gelmiş. Artık bu Rabbinden gelen bir hak olmuştur ve kıyamete kadar baki olacaktır. Üçüncüsü 150. âyetteki hüküm de gerek yahudilerin, gerekse hıristiyanların ve müşriklerin, müslümanların aleyhine ellerinde bir delil kalmasın diye indirilmiştir. Bir başka görüşe göre de; 1- Birinci âyet, Mekke’de oturanlar için kıbleye dönme emridir. 2- İkinci emir, Mekke dışında diğer şehirlerde oturanlar için bir emirdir. 3- Üçüncü âyetteki emir de seferde, yolculukta olanlar içindir denmiş. 150:"Her nereden çıkarsan çık, yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Ve sizler de nerede olursanız olun, yüzünüzü Mescid-i Haram’a doğru çevirin ki insanların sizin aleyhinize bir delilleri olmasın, (bir delilleri kalmasın.) Ancak onlardan zulmedenler müstesna. Onlardan korkmayın benden korkun. Ta ki size olan nîmetimi tamamlayayım, umulur ki hidâyete erersiniz." Bu âyet, peygamber (a.s) 'ın Kâbe’ye yönelerek namaz kılacağına dair bilgi önceki kitaplarda haber verilmiştir. Yahudiler de, hı-ristiyanlar da bunun böyle olacağını biliyorlardı. Biliyorlardı ki, Allah’ın son elçisi Kâbe’ye yönelerek namaz kılacaktı. Bu sefer peygamber Kâbe’ye yönelerek namaz kılmayınca da şüpheye düşeceklerdi. Şimdi bu iş gerçekleşince, artık onların hiçbir şüpheleri, hiç bir aleyhte delilleri kalmamıştı. Ama onlardan zâlimler, zaten yola gelmeyecek. Zâlimler de bu sefer şöyle diyeceklerdi: Peki şimdi o zaman, şimdiye kadar Mescid-i Haram’a niye dönmediniz? Madem bu işin doğrusu buydu da peki niye şimdiye kadar Kudüs’e doğru namaz kıldınız? Niye yahudilerin kıblesine doğru döndünüz bugüne kadar? Yahudiler ve hıristiyanlar di-yorlar ki; bak şimdiye kadar aramız iyiydi, bizim kıblemize dönüyordu-nuz, Mekke’li müşrikler diyorlar ki; şimdiye kadar madem Mescid-i Haram doğruydu da niye dönmediniz? Sevinecekleri yerde bunlar da böyle diyorlardı. İnsanların biri böyle diyor, öbürüsü farklı söylüyor, halbuki Allahu Teâlâ’nın değer yargısına göre durum bunların hepsinin dediklerinden farklıdır ve Allah bunlardan hiç birisinin arzularına uyacak da değildir. "Onlardan korkmayın, benden korkun. Ta ki size olan nîmetimi tamamlayayım, umulur ki hidâyete erersiniz." Mü'min hiç kimseden değil, Allah’tan korkacak. Çünkü rızık Allah’tan, ölüm Allah’tan, hayat Allah’tan. Onlardan korkmayın, çünkü onların size yapabilecekleri hiç bir şey yoktur. Korkmak bir ibâdettir ve bu ibâdet yalnızca Allah’a yapılmalıdır. Eğer bir mümin, Allah’ın izni olmaksızın birilerinin kendisine zarar verebileceğine inanarak, ondan korkarsa; Allah korusun, Allah’a şirk koşmuş olacaktır. 151:"Nitekim size, sizin aranızdan âyetlerimizi okuyacak, sizleri arıtacak, size kitap ve hikmeti öğretecek ve size bilmediklerinizi öğretecek bir peygamber gönderdik." Elçinin ilk görevi âyetleri okumak. Daha pratik uygulamaya geçmeden ilk önce bu âyetleri okuyacağız. Kitap ve sünneti öğretmek. İnşallah biz de şimdi bizim gibi olun demeyeceğiz, bizi pratikte uygulayın, biz nasılsak öyle olun, bizim ev düzenimiz nasılsa siz de öyle yapın demeyeceğiz, bizim hayat anlayışımız, bizim ekonomi anlayışımız nasılsa siz de öyle olun, öyle yapın demeyeceğiz. Peki ne diyeceğiz? İşte bu Rasul gibi olun diyeceğiz. İşte örnek budur. Bu peygamber gibi olun, bu kitabın istediği gibi olun diyeceğiz. Çünkü biz gibi olun desek; insanlar bizi aşamayacaklar, bizde takılıp kalacaklardır. Bizi aşamayan müslümanların da yamuk bir Müslümanlıktan kurtulmaları asla mümkün olmayacaktır. Biz, bize değil, kitap ve sünnete çağıralım ki; doğru dürüst müslümanlar çıksın içimizden. Beni aşamazsınız, beni geçemezsiniz; ancak peygamberi bende göreceksiniz, ben nasıl yaşıyorsam öylece yaşayacaksınız dedi mi insanlar, ötekiler de onda çakılıp kalacaklardır Allah korusun. "Size bilmediklerinizi de öğretiyor (o peygamber)." Peygamber bilmediklerini Kur’an’dan öğrenmedi mi? Biz de bilmediklerimizi bu kitaptan öğrenmedik mi? Öyleyse biz de insanlara Kuran’ı tavsiye etmek zorundayız. 152:"Beni zikredin, ben de sizi zikredeyim. Bana şükredin, küfretmeyin." Bana kulluk edin, benim için yaşayın. Allah’ı zikretmenin, Allah’a şükretmenin en güzel yollarından biri de Allah için hayatı fedâ etmektir. Canı verenin yolunda canı fedâ etmek, malı verenin yolunda malı fedâ etmek, hayatı verenin yolunda kişinin hayatını fedâ etmesinin adına şükür diyoruz. 1- Zikir Kur’andır. "Andolsun Biz Kur’an’ı zikir için düşünüp öğüt alsınlar diye kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mu?" (Kamer: 22) "(Resûlüm) Sana bu mukaddes kitabı âyetlerini düşünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar (zikretsinler) diye indirdik." (Sâd: 29) "Kim de benim zikrimden yüz çevirirse, muhakkak ki onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz onu kıyamet günü kör olarak haşr edeceğiz. O: Rabbim! Beni niçin kör olarak haşr ettin? Oysa ben hakikaten görür idim! Der. Allah da buyurur ki: "İşte böyle. Çünkü sana âyetlerimiz geldi de sen onları unuttun. Bugün de aynı şekilde sen unutuluyorsun!" (Taha: 124) Bunun gibi pek çok âyette zikir, Kur’an olarak anlatılır. 2- Zikir namazdır. Çünkü namazda da kıraat vardır. 3- Zikir hutbedir. Çünkü Rabbimiz: "Ey iman edenler! Namaza çağrıldığınız (Ezan okunduğu) zaman, hemen zikre koşun ve alışverişi bırakın." (Cum’a: 9) Âyet-i kerîmede geçen zikrullahtan kasıt Cuma hutbesidir. Öyleyse zikir, Allah’la beraber olmaktır. Zaten her ân Allah bizimle beraber de, bizim tarafımızdan bunun zihinde canlı tutulmasının adına zikir diyoruz. İşte bu zikrin anlaşılabilmesi adına onu şöyle gruplandıracağız: 1- Lisanın zikri. 2- Kalbin zikri. 3- Bedenin, eczamın zikri. Aslında genel mânâda zikir ikiye ayrılır. İnsanın zikri ve canlı cansız diğer varlıkların zikri. Biz burada zikri üçe ayırırken, bu ayırımı insanın zikri açısından yaptık. 1- Lisanın zikri, Bu da üç çeşit muteala edilebilir. a: Birincisi mahza zikir olan Kur’an’ın tilavetidir, Kur’an’ın kıraatidir. Meselâ ben: Kur’an’dan bir bölüm okumaya başladık mı, işte bu zikirdir. Zira Kur’an mahza zikirdir. Efendim işte şunu beş kere okuyacaksın, bunu on kere okuyacaksın, bunu yüz kere söyleyeceksin demek değildir zikir. Kur’an okumaya başladınız mı, işte bu zikirdir. Hangi âyet, hangi bölüm olursa olsun fark etmez. b: Lisanın ikinci zikri, Allah’ın esmasını telaffuz etmektir. Allah’ın esmasını tekellüm de zikirdir. “Allahu ekber” “La İlâhe illallah Gibi. Bu da dilin zikridir. c: Dilin üçüncü zikri de vahyin sözcülüğünü yapmak adına söylediği herşey zikirdir. Yâni kişinin din adına konuşması, vahyin sözcülüğü adına söz söylemesi, Kur’an ve sünnetin anlatımı adına dilin hareket etmesi de zikirdir. Din adına konuşmak, Allah’ın istediğini Allah’ın istediği yerde söylemek, emr-i bil’marûf ve nehy-i ani’l münker yapmak, öğretmek, anlatmak, emretmek, nehyetmek, duyurmak, sevdirmek, tanıtmak gibi meşru sebeplerle dili hareket ettirmek de zikirdir. Meselâ şu anda benim konuşmam zikirdir. Sizin çocuklarınıza nanazı öğretmeniz zikirdir. Hattâ kişinin hanımıyla yatağında şakalaşması da zikirdir. Bunların hepsi dilin zikridir ki; müslüman asla bun-dan fariğ olmamalıdır. Çünkü Allah’ın Rasülünün bir hadisine göre bu zikirden fariğ olan adamın kalbi kaskatı kesilecektir. Zâlim bir hükümdar karşısında hakkı söyleyen mü'minin dili bi-lelim ki; o anda zikrediyor demektir. Mü'minlere Kur’an öğreten, hadis öğreten kişinin, çocuğunu terbiye eden kişinin dili o anda zikrediyor demektir. 2- Kalbin zikrine gelince, kalbin zikri, kalbin fonksiyonu, kalbin eylemi olan niyetin Allah’a ait kılınmasıdır. Niyetin Allah’a ait kılınma-sı, yâni bir hayat boyu kalbin Allah’ı hatırlayarak niyet sahibi olması demektir. Zira kalp iman ve küfür, kabul ve red makamıdır. Kalp niyet makamıdır. Kalp hadiseler karşısında kişinin meylinin değerlendirilme merkezidir. Yâni kişi diliyle ne söylerse söylesin, kalpten ne geçirdiği önemlidir. Çünkü kalp fesat ve salah olabilme özelliğine sahiptir. İşte bu iki özelliğe de sahip olabilen kalp, eğer Allah’ın istediği gibi bir özelliğe sahipse, yâni Allah için niyet taşıyorsa; o zaman işte bu kalp, zikir halindedir diyoruz. 3- Üçüncüsü de bedenin zikri. Bedenin zikri de bütün ecsamıyla, tüm cevarıhıyla bedenin Allah’ın kulluğunda istihdam edilmesidir. Yâni göz hakkı görür, kulak hakkı işitir, dil hakkı konuşur, mide helâl yer, kafa meşru bilgiler öğrenir, ayak meşru yerlere gider, el meşru şeylere uzanırsa, tüm azalar Allah’a kulluk işinde istihdam edilirse, işte bu da bedenin zikridir; yâni tüm azaların yaratılış gâyeleri istikâmetinde kullanılması. Allah azaları ne için yaratmışsa; onu, ona tahsis etmek bu azaların zikridir. Eğer bu azaları yaratılış gâyelerinin dışında kullanmaya kalkışırsak, Allah korusun o zaman zâlim durumuna düşeriz. Allah buyurur ki: Sizler beni zikredin ki, ben de sizi zikredeyim. Beni, bana itaatle zikredin ki; ben de sizi rahmetimle zikredeyim. Beni dualarınızla zikredin ki; ben de sizin dualarınızı kabul edeyim. Beni dünyada zikredin ki; ben de sizi âhirette zor zamanınızda zikredeyim. Beni sıhhatteyken zikredin ki; ben de sizi zor günlerinizde zikredeyim. Beni benim yolumda cihadla zikredin ki; ben de sizi zaferle zikredeyim.