Bakara Suresine Dön

Bakaraالبقرة

143. Ayet

143Bakara Suresi

وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَاكُمْ اُمَّةً وَسَطًا لِتَكُونُوا شُهَدَٓاءَ عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَه۪يدًاۜ وَمَا جَعَلْنَا الْقِبْلَةَ الَّت۪ي كُنْتَ عَلَيْهَٓا اِلَّا لِنَعْلَمَ مَنْ يَتَّبِعُ الرَّسُولَ مِمَّنْ يَنْقَلِبُ عَلٰى عَقِبَيْهِۜ وَاِنْ كَانَتْ لَكَب۪يرَةً اِلَّا عَلَى الَّذ۪ينَ هَدَى اللّٰهُۜ وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُض۪يعَ ا۪يمَانَكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ

Siz insanlara şahit olasınız, Resûl de size şahit olsun diye sizi vasat/seçkin/hayırlı bir ümmet kıldık. (Mescid-i Aksâ’yı bırakıp Kâbe’yi yeni) kıble olarak tayin etmemizin tek nedeni, Resûl’e uyanlar ile ökçesinin üzerine gerisin geriye dönecek olanları ayırt etmektir. O (kıble değişimi), Allah’ın hidayet ettikleri dışında kalanlar için (kabullenmesi ve anlaşılması) ağır bir hadisedir. (Kıble ayeti inmeden eski kıbleye doğru namaz kılarak ölenleri merak ediyorsanız) Allah imanlarınızı (namazlarınızı) boşa çıkaracak değildir. Allah insanlara karşı (şefkatli olan) Raûf ve (merhametli olan) Rahîm’dir.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

143:"Böylece sizi, insanlara şahitler olasınız diye va­sat bir ümmet kıldık. Peygamber de size şahit ve ör­nek­tir. Vaktiyle dönmekte olduğun ciheti şimdi sana kıble yapmamız ancak peygambere uyanlarla ona uy­mayıp geri dönenlerin arasını ayırt etmek içindir. Bu zor bir iştir, (bu büyük bir iştir). Ancak Al­lah’ın kendilerine doğru yolu gösterdiği kişilere zor de­ğil. Allahu Teâlâ sizin imanları­nızı zayi edecek değil­dir. Muhakkak ki Allah insanlara karşı çok Rauf ve çok merhametlidir." İslâm ümmeti vasat bir ümmettir. Bir de şahit bir üm­mettir. Sizi dünya üzerinde vasat ve şahit bir ümmet yaptık. Evet, böylece kıblenin değiştirilmesiyle liderlik ve önderlik İs­râil oğullarından alınmış; İsmail oğullarına, yâni müslümanlara verilmiştir. Size verilmiştir. Demek ki bu kıblenin Kudüs’teki Mescid-i Aksa’dan alınıp Mekke’deki Mescid-i Haram’a çevrilmesi, bazı beyinsizlerin an­ladığı gibi sadece bir yön değişikliği değil, aynı zamanda liderliğin, ön-derliğin İsrâil oğullarından alınıp Muhammed ümmetine, müslüman-lara verilmesinin ifadesidir. Al­lah diyor ki; böylece sizi diğer insanlara şahitler olasınız diye vasat bir ümmet yaptık. Peki bu vasat ve şahit kavramlarından ne anlıyoruz? Vasat; adl, adâlet, doğruluk demektir. Öyleyse ey müslüman-lar, sizi adâlet sahibi, doğruluk sahibi bir ümmet yaptık. Vasat; denge unsuru demektir. Ruh ve madde konusunda, dünya ve âhiret konusunda, toplumcu ve bireyci görüşün arasında if­rat ve tefritin arası demektir. Ey müslümanlar sizi bu konularda orta yolu takip edecek vasat bir ümmet yaptık. Komünizm gibi toplumcu, toplumu putlaştıran, toplumun menfaatlerini ön plana çıkaran, toplum adına ferdi ve ferdin haklarını öldüren, kapitalizm gibi bireyi putlaştı­ran, bireye her türlü davranışlarında özgürlük ta­nıyan, kapitali putlaş­tıran ve bu konuda hiçbir sınır tanımayan bir ümmet değildir İslâm ümmeti. Madde ve ruh arasında da dengeyi sağlayan bir ümmettir İs­lâm ümmeti. Hani Fâtiha sûresinde öyle dememiz isteniyordu: “ Ya Rabbi, bizi doğru yola ilet. Kendilerine nîmet verdiklerinin yoluna. Kendilerine gazap ettiklerinin ve dalâlette bıraktıklarının yoluna değil” (Fâtiha 6-7) Ya Rabbi bizi sırat-ı müstakime hidâyet buyur. O sırat-ı müs­ta­kim ki, kendilerine nîmet verdiklerinin yoludur. Kendilerine gazap et­tiklerinin ve dalâlette bıraktıklarının yolu değil ya Rabbi diye burada iki istisnadan söz ediliyor. Sıratı müstakimden iki belirgin sapma olmuş­tur. Bunlardan birisi yahudi’nin sapması, ötekisi de hıristiyanların sap-ması. Birisi maddeye ağırlık vererek, mânâyı görmezden gelerek, maddeyi putlaştırıp ruhu diskalifiye ederek materyalistçe bir sapmadır ki, bu yahudi’nin sapmasıdır. Hıristiyanlar da madde aleyhine ve ruh lehine dengeyi bozdular. Hıristiyanlar maddeyi yok farz ederek ruhu ve mânâyı putlaştırdılar. İşte bunun ikisi de sapmadır, ikisi de denge­sizliktir. İslâm ümmeti maddeyi de, mânâyı da kabul ederek bu ikisi arasında denge un­suru olmuştur. Ayrıca bir de yahudilerin sapması bildikleriyle amel etme­meleri biçiminde bir sapmaydı. Hıristiyanların sapması da bilgi­sizce amel etmeleri türünde bir sapmaydı. Yâni birinde bilgi var amel yok, bunlar yahudiler, ötekilerde de amel var ama bilgi yok bu da hıristiyanlardır. Bu ümmetten bildikleriyle amel işlemeyenler yahudilere, bilgisizce amel işleyenler de hıristiyanlara benze­mektedir. Allah bu konuda da bu ümmeti denge unsuru yapmıştır. Bu ümmet bilgiyle ameli, düşün­ceyle hayatı birleştiren bir ümmet­tir. Vasat ümmet; bir de hükmüne tüm insanlığın boyun eğmesi ge­reken ümmet demektir. Ey müslümanlar, sizi hükmüne tüm insanlı­ğın boyun eğeceği, tüm insanlığın size bakıp hizaya geleceği, sapık­ların sapıklık noktalarını sizde anlayacağı, hakkı bul­mak isteyenlerin size bakarak hakkı bulabilecekleri denge unsuru bir ümmet yaptık. Ancak bu özelliklere sahip olan bir ümmet, tüm insanlık üze­rinde şahitler olabilir. Zira bu ümmet, herkesin kendisine dönmek zo­runda olduğu denge unsuru bir ümmettir. Dünya üzerindeki toplum-ların dengesi sizin vasıtanızla kurulacaktır. Yeryüzü in­sanına, insan­lık, adâlet, özgürlük, müsavat sizin vasıtanızla ulaşacaktır. Eğer sizler yeryüzüne hakim duruma gelirseniz, yeryüzünde Allah’ın istediği bir hayat yaşarsanız dünyanın dengesi düzelecektir. Ama sizler dünya­nın yönetimi konusunda egemen olamazsanız dünyanın egemenliğini başkalarına kaptırır da başka güçler dünyanın dengesine egemen olursa, bilesiniz ki o başka güçler de dünyanın anasını ağlatır. İşte gö­rüyoruz dünya siyasetinden müslümanların çekildikleri günden bu yana kan gölüne çevirdiler dünyayı. Hem ülkemizde bu böyledir hem de tüm dünyada. Bir de insanlara şahitler olasınız diye sizi vasat bir ümmet yap­tık diyor Allah. Bunun için sizi önder ve lider yaptık diyor. Önderlik, li­derlik çok şerefli bir konum olmakla birlikte ya­nında bu şerefle orantılı olarak çok büyük ve şerefli sorumlulukları da olan bir görevdir. Bu gö­rev tıpkı peygamberin ashabına ve di­ğer insanlara kendisine vahy olunan dini anlatma ve yaşama ko­nusunda şahitlik etmesi gibi bir gö­revdir. Çok şerefli ama o nisbette de sorumluluğu olan bir görevdir. Ümmeti içinde peygamberin görevi, sorumluluğu ve şerefi neyse, di­ğer toplumlara karşı bizim de sorumluluğumuz ve şerefimiz odur. Bizler, müslümanlar olarak şu anda tıpkı peygamber gibi tüm insanlık önünde İslâm’ın yaşanırlılığını, pratiğini göstermek zorunda­yız. Bu konuda peygamberin ümmetine karşı şahit olduğu gibi biz de tüm insanlara şahitler olmak zorundayız. Şimdi biz, in­sanlara şahitler olmak zorundayız. Peki nasıl şahit olunur insan­lara? Bunun yolu, bü­tün insanlara bu dini götürür, Kur’an âyetlerini bütün insanlara ulaştı­rır, dünya üzerinde Allah’tan ve onun yeryü­zünü düzenlemek üzere gönderdiği âyetlerinden, cennetten, ce­hennemden haberdar edilme­dik bir tek insan kalmayacak biçimde herkesi haberdar ederiz, işte o zaman biz insanlara şahitlik göre­vimizi yapmışız demektir. Tıpkı Ra-sulullah’ın bu ümmet üzerine şahitlik yaptığı gibi. Evet, bu öyle bir şeref ki Allah bunu bize nasip etmiştir. Ama öyle büyük sorumlulukları da vardır ki; bu ümmet kendi döneminde işlenen bütün suçlardan da sorumludur. Yâni şu anda tüm dünyada işlenenlerden sorumluyuz. Meselâ şu anda dünyanın en ücra bir kö­şesinde, en kuytu bir köyünde bir adam bir günah işliyorsa, bilelim ki biz müslümanlar yarın ondan sorumlu tutu­lacağız. Neden? Çünkü ona İslâm’ı götüremedik, ona hakkı duyu­ramadık, ona Allah’ı anlata­madık. Nasıl ki Allah’ın Rasûlü gerek kendisine Allah’tan gelen âyet­leri tebliğ etme konusunda, onun bir harfini bile gizlemeden onu in­sanlara, ashabına tebliğ etmişse, biz de bu kitaptan haberdar olma­yan bir tek insan kalmayacak biçimde bunu onlara duyurmak zorun­dayız. Nasıl ki Allah’ın Rasûlü, Allah’ın insanlardan istediği kulluğu bizzat yaşaya­rak ashabına tam ve mükemmel bir örnek olmuşsa, biz de Allah’ın insanlardan istediği kulluğu tüm dünya insanlığının gözleri önünde yaşayıp pratikte onu göstermek zorundayız. Soralım şimdi müslümanlara, ey müslümanlar Allah size bir pey­gamber göndermiş ve o peygamberin şehâdetiyle sizi bu kitap ko­nusunda bilgilendirmiş, peki şimdi siz de bu bilgilendiğiniz kitapla bü­tün insanları bilgilendirebildiniz mi? Peygamberin (a.s) size yaptığı görevi sizler de insanlara yaptınız mı? Diğer insanları bunun sorum­luluğuyla karşı karşıya getirebildiniz mi? Bütün dünya insanlığına Kur’an’ı ve peygamberi duyurabildiniz mi? Böyle bir soru gelecek ya­rın bize. Allah peygamberine diyecek ki, ey peygamberim sen, sana gönderdiğim bu mesajı toplumuna duyurdun mu? Duyurmak da yet­mez, onlara şahit olarak bu dinin pratikte nasıl uygulanması gerekti­ğini gösterdin mi? Bize de Allah diyecek ki; ey müslümanlar siz de peygamberinizden devraldığınız bu mesajı döneminizdeki tüm insan­lığa duyurabildiniz mi? Bu dinin pratikte nasıl uygulanması gerektiğini hayatınızla onlara gösterebildiniz mi? Biz diyeceğiz ki; ya Rabbi biz duyurduk. Bütün insanlığa ilan et­tik bunu. Savaşımızla, kavgamızla, düşüncemizle, imanı­mızla, sö­zümüzle, davranışlarımızla evet ya Rabbi, biz seni ve se­nin dinini bu insanlara duyurduk diyeceğiz. Ya da aksini söyleye­ceğiz tabii. Bugün sağındakine solundakine, bugün evindekilere, bu­gün emmisine dayısına bile bu kitabı duyurmayan, duyuramayan insanla­rın ne kadar sorumlu olduklarını varın siz düşünün. Karşı­mızdakiler ister kabul etsin, ister reddetsin bundan biz sorumlu değiliz ama on­lara mutlaka bunu duyurmak zorundayız Allah bize böyle bir yük yük­lemiş. Bu yük, bu görev aynı zamanda bizim dünya üzerinde söz sa­hibi olmamızı da beraberinde getirecektir. Bu güce sahip olmak zo­rundayız, çünkü bizler insanlığa mesaj sunacağız. Yasal yönden böyle bir güce sahip olmasak bile bütün dünya insanlığına bu kitabın kavgasını vermekle mükellefiz bunu hiçbir zaman hatırımızdan çıkar­mamalıyız. Dünyanın en uzak böl­gesine veya Konya’nın en ücra kö­şesine kadar bunu götürmek zorundayız. Biz götüreceğiz, götürülen ister kabul eder, ister kabul etmez bu bizim sorumluluğumuz değildir. İnsanlar ya müslüman olurlar ya da olmazlar, bu bizim sorumluluğu­muz değildir. Bizim so­rumluluğumuz bununla insanları karşı karşıya getirmektir. Tıpkı Rasulullah’ın size şahit olduğu gibi. Rasulullah bunu bize nasıl duyurmuştu? Ya Rabbi senin peygamberin bize bir şey duyur-madı diyebilir miyiz? Hakkımız var mı buna? Hayır o ger­çekten vazi­fesini yaptı. Evet, müslümanlar lider ümmettir, müslümanlar önder üm­mettir. Müslüman şunun bunun arkasından gidemez. Müslüman şunun bunun uyuntusu olamaz. Müslüman tüm dünya insanlığına nü-mune-i imtisal olacak insandır bunu hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız. Bu müslümanların şahit olmaları konusunu, yine Rasulullah’ın bir hadisine dayanarak şöyle de anlayabiliriz: Kıyamet günü tüm üm­metler, tüm toplumlar Allah huzurunda toplanacaklar başlarında pey­gamberleri olduğu halde. Allah her peygamberin toplumuna soracak. Söyleyin bakalım bu peygamber size benim âyet­lerimi tebliğ etti mi? Bu peygamberim size karşı görevlerini yaptı mı? diye soracak. Me­selâ Nuh’un (a.s) toplumuna soracak Allah. Bu peygamber size benim mesajımı ulaştırdı mı? Nuh’un (a.s) toplumu Allah karşısında kötü bir konuma düşmemek için diye­cekler ki hayır ya Rabbi, biz böyle birini tanımıyoruz. Nuh diye bir peygamber bize ne geldi ne de senin me­sajını sundu. Eğer böyle bir şey olsaydı elbette biz ona icâbet ederdik diyecekler. Sonra Allah Nuh’a (a.s) dönecek: Ey Nuh bak bunlar senin kendilerini uyarmadığını, kendilerine karşı benim mesajımı iletmedi­ğini söylü­yorlar. Ne dersin? Sen bunlara karşı benim görevimi ifa ettin mi? Hakkı bunlara anlattın mı? Nuh (a.s) buyuracak ki ya Rabbi sen şahitsin ki ben bunlara dokuz yüz küsur yıl hakkı anlattım. Söv­düler anlattım, dövdüler anlattım. Peki ey Nuh bu konuda şahidin var mı? Buyuracak Rabbimiz. Hz. Nuh şahit için etrafına bakı­nınca Muhammed ve ümmeti ileri atılıp biz şahidiz ya Rabbi! Biz Hz. Nuh’un toplumuna senin mesajını sunduğuna, senin emirlerini duyurduğuna şahidiz ya Rabbi diyecekler. Siz bunu nereden bili­yorsunuz? denince de ya Rabbi sen bize bir kitap gönderdin ve kitabında Nuh’un çektiği sıkıntıları, toplumunun ona karşı tavırla­rını anlattın. Biz bunu senin son kitabın olan Kur’an’dan öğrendik diyecekler ve Hz. Nuh’a şahitlik yapacaklar. Tüm peygamberlere şahitlik yapacağız inşallah. İşte bu şahitliği bir de böyle anlıyoruz. "Vaktiyle dönmekte olduğun ciheti şimdi sana kıble yapmamız, ancak peygambere uyanlarla ona uy­mayıp geri dönenlerin arasını ayırt etmek içindir." Biz senin üzerinde olduğun kıbleyi şunun için yaptık. Ökçe­leri üzerinde dönüp dinden uzaklaşan kimseleri, peygambere tabi olan­lardan ayırdedelim diye biz kıbleyi Mescid-i Aksa’dan Mescid-i Ha­ra-m’a çevirdik. Demek ki bunun sebebi şuymuş: Acaba bu insanlar kıblele­rini gerçekten değiştirecekler mi, değiştirmeyecekler mi? Acaba bu ko­nuda peygambere itaat edecekler mi, etmeyecekler mi? Acaba pey­gamberin dinde temel odak nokta olduğunu ka­bullenecekler mi, et­meyecekler mi? Allah ve peygambere güven­leri devam edecek mi et-meyecek mi? Ya bu nasıl iş böyle? Bu nasıl Allah? Bu nasıl pey­gam-ber? Bizi dün bu tarafa döndürü­yordu, bugün de bu tarafa döndü­rü-yor, olacak şey midir bu? Mu diyecekler yoksa Allah ve peygam­bere tam teslim mi olacaklar, bunu ayırmak için böyle yaptık diyor Al­lah. Demek ki onların, peygamberin fonksiyonunu kabul edip et­me­yeceklerini denemek için bunu yapmış Allah. Yâni peygambere imanlarını, peygambere teslimiyetlerini peygambere güvenlerini de­nemek için bu kıble işini peygamber eliyle yaptırmış Allah. Evet bu, peygamberin dinde temel olduğunu gösterir. Pey-gamber bizim haya­tımızda âmir ve nâhiydir. Peygamberin bizim haya-tımızda evet veya hayır deme, emretme ve yasaklama yetkisi vardır. Hakkı vardır. Zaten peygamberin, peygamber oluşunun hikmeti de buradadır. Bakın ço­cukluğumuzdan bu yana bize bir peygamber öğ-rettiler. İşte sıdk sahibi, ismet sahibi, emanet, fetanet ve tebliğ sı­fatla-rının sahibi bir peygamber anlattılar. Bu sıfatlar onun kendi­siyle ilgili yönüdür. Bunları zaten kabul etmek zorundayım ve ka­bul etmişim ben. Yâni peygamberin doğru sözlü olduğunu, doğru söylediğini, gü­nahsız olduğunu, emin olduğunu, zeki olduğunu, kendisine gelen âyetleri gizlemeden eksiksiz olarak insanlara teb­liğ ettiğini kabul ettim ve inandım ben. Bunu kabullenivermem be­nim birini peygamber ola­rak kabullenmen mânâsına gelmeyecek­tir. Benim birini peygamber kabul etmem demek, bunları kabul­len­mekle beraber, onu bu sıfatların sahibi bilmek ve inanmakla bera­ber aynı zamanda onun benim hayatımda amir ve nahiy olu­şunu da kabul etmem demektir. Eğer ben peygamberi bu sıfatla­rın sahibi ola­rak kabul eder; ama onu hayatımda amir ve nahiy ola­rak kabul et­mezsem, yâni hayatımda emredici ve nehyedici biri olarak bilmezsem onu peygamber olarak kabul etmiş sayılmaya­cağım demektir. Zira peygamberin peygamber olarak kabul edilmesi demek; onun hayata hakim olması demektir. Benim hayatımda bir şey ka­bul edilecekse, bir şey reddedilecekse evet veya hayır dene­cek­se, bu ol-malı, bu olmamalı; bu yapılmalı, bu yapılmamalı dene­cekse, bunu o demelidir ve ben yapmalıyım. Yâni benim birini pey­gamber kabul et­mem demek; herşeyimle adım adım onu takıp etmem demektir. İzin­den gitmem demektir. Herşeyimle kendisine benzemem ve kendisine her konuda teslim olmam demektir. De­ğilse işte bir zamanlar böyle bir peygamber yaşamış, adı şuymuş, babası şuymuş, doğum tarihi şuy­muş, şurada doğmuş, şurada vefat etmiş bunları bilmek değildir pey­gambere iman. İşte hakiki müslüman Allah’a ve Resûlü’ne tam teslim olan­dır. Bu nasıl olur demenin anlamı yok. Şimdi İslâm’ın sahibi sen ve ben değilim ki, keyfime göre imtihan olsam. Dinin sahibi, imtihanın sahibi olan Allah böyle imtihan ediyor. Kabul edecek misin, etme­yecek mi­sin? Mescid-i Aksa’ya evet de Mescid-i Haram’a hayır mı? Mescid-i Haram’a evet de eskisine hayır mı? Bakın aynı za­manda bu işin zor olduğunu da haber veriyor Rabbimiz: "Bu zor bir iştir, (bu büyük bir iştir). Ancak Al­lah’ın kendilerine doğru yolu gösterdiği kişilere zor de­ğil." Bu gerçekten zordur diyor Rabbimiz. Ama bu konuda, her ko­nuda Allah’ın hidâyet ettiği, Allah’ın yollarını açtığı kimselere bu iş gâ­yet kolaydır. Namaz için de aynı şeyi söylemişti Rabbimiz. “İnsanlara iyiliği emreder de kendinizi unutur mu­su­nuz? Üstelik kitabı da okuduğunuz halde. Aklınız yok mu sizin? (Bakara: 44) Ama bu sizin Allah’tan yardım isteyeceğiniz namaz gerçek­ten çok ağır ve zor bir konudur. Allah’a bağlanmanın özünü kavrayama-mış, Allah’ın ulûhiyeti ve rubûbiyeti karşısında tam teslimi­yet göste­rememiş insanlara namaz ağır gelir, zor gelir. Lâ­kin huşu erbabı için zor değildir namaz. Yâni kalpleri Allah’ı ve Al­lah’ın âyetlerini anmakla yumuşamış, Allah’ı ve Allah’ın âyetlerini hatır­lamaktan zevk alan huşu sahipleri için zor gelmez deniyordu. Ba­kın burada da öyle deniyor peygamberin kıbleyle alâkalı bu uy­gu­lamasını bir anda kabul etmek ve alışkanlıklarından bir anda vaz­geçmek zordur, ama Allah’ın ken­dilerine hidâyet ettikleri için gâyet kolaydır buyuruluyor. Yâni böyle günde bin defa da peygamber farklı bir emirle karşı­mıza çıksa; gerçekten mü'min olan bir kimse, gerçekten Allah’a teslim olan bir kimse, Allah’ın emir ve yasaklarına boyun eğdi mi, ta­mam artık bu ona zor gelmeyecektir. Bu arada müslümanlar üzerinde büyük bir spekülasyon da vardı. Kendi kıbleleri terk edilip, liderlikleri ellerinden alınan yahu­diler de feryadı basmışlardı. Birinci olarak şöyle dediler; Eğer bu yeni dön­düğünüz kıble doğ­ruysa, sizlerin daha önce kıldığınız namazlar ne olacak? Şimdiye kadar Mescid-i Aksa’ya doğru namaz kılan insanla­rın durumları ne olacak. İkinci olarakta; Bundan sonra hadi siz Mescid-i Haram’a döndünüz, bundan önce ölüp gidenlerin durumu ne olacak dediler. Böyle problem­ler oluşturup müslümanların akıllarını karıştırmaya çalıştılar. Bu münâsebetle iki grup denenmiş oldu. 1- Önce ırkçılar denendi. Daha önce Mekke’de müslümanlar Kâbe’ye dönerek namaz kılarlarken bir anda kendi kıblelerini, kendi Kâbe’lerini bırakıp Mescid-i Aksa’ya dönme emri ile karşı karşıya ge­lince henüz buna hazır olmayan ırkçı Araplar denendi. Bunların için­den samimi müslümanlar imtihanı kazanıp karşıya geçerken, kavmi­yetçilik putuna tapanlar, biz geleneklerimizden vazgeçmeyiz, biz ata­larımızın kabul ettikleri, atalarımızın kutsâdıkları Kâbe’den vazgeç­meyiz diyenler döküldü. 2- Şimdi de Mescid-i Aksa’dan Mescid-i Haram’a dönülür­ken de müslümanlar ve Allah’a inandıklarını iddia eden yahudi ve hıris-tiyanlar deneniyorlardı. Bu defa da statükocular, âdetlerine bağlı olanlar, alışkanlıklarının esiri olanlar imtihanı kaybederken, Allah ve Resûlüne gerçekten bağlı olanlar kazanıyordu bu imti­hanı. Allahu Teâlâ buyurdu ki: "Allahu Teâlâ sizin imanlarınızı zayi edecek değil­dir." Demek ki âyet-i kerîmeden anlaşılan o ki; iman namazmış. De­mek ki iman, amelmiş, amel de imanmış. Halbuki burada bu adamların zayi oldu, boşa gitti dedikleri şey namazdı. Halbuki Allahu Teâlâ Allah sizin namazlarınızı zayi edecek değildir demi­yor da Allah sizin imanlarınızı zayi edecek değildir buyuruyor. Öyleyse Rabbimiz, Allah sizin imanlarınızı zayi edecek değildir derken, sizin namazlarınızı zayi edecek değildir buyurdu. Öyleyse anlıyoruz ki amel imandır, iman da ameldir. Efen­dim iman amel midir değil midir? Amel imandan bir cüz müdür, de­ğil mi­dir? Tartışmasını da bitiriveriyor burada Rabbimiz. O halde İmanla amel birbirinden ayrılmayan bir bütündür. İmanla amel bir kişide karar kılmış iki ikiz kardeş gibidir. Birinin yokluğu halinde ötekisini Allah’ın kabul etmeyeceği bir bütün olarak anlamak en iyisidir Allahu âlem. Yâni amellerimiz iyi oldukça imanlarımız da iyi olacaktır, imanlarımı­zın güzelliği, amellerimizin de iyiliği anlamına gelecektir. İmanımızın dışa yansıyan bölümü amelimiz olacaktır. Siz benim amelime bakmayın, benim imanım çok güçlüdür, di­yen adama diyeceğiz ki; amel imanın dışa yansıyan bölümüdür, sende iman olsaydı mutlaka bu dıştan görünecekti diyeceğiz. Daha iyi amel işleyenlerin imanları daha iyi demektir diyeceğiz. "Muhakkak ki Allah insanlara karşı çok Rauf ve çok merhametlidir." Bundan sonra Rabbimiz kıblenin değişme olayının nasıl ger­çekleştiğini anlatmaya başlıyor.