158:"Muhakkak ki Safa ve Merve Allah’ın şeai-rindendir. Şimdi her kim Kâbe’yi hacceder veya umre yaparsa onların ikisini de tavaf etmesinde bir günah yoktur. Kim de tatavvu yaparsa (yâni kim nafile iş yaparsa, kim gönlünden koparak bir hayır işlerse) bilsin ki Allah şükredenleri bilir, Allah şakirdir ve herşeyi bilendir." Yâni Safa ve Merve Allah’ın sembollerinden, Allah’ın alâmet-lerindendir. Şeair; alâmet demektir, sembol demektir. Mâide sûresinde başka şeairden de bahsediyor Rabbimiz. Mescid-i Haram, haram aylar, Kâbe’ye gönderilen kurbanlıklar gibi. Şeair, bazen bizzat ibâdetin kendisi için, bazen de ibâdetin yerleri için kullanılır. Bu mânâda ezan, cemaatle namaz, cuma ve bayram namazları, hac, camiler, minareler, safa, merve bunların hepsi Allah’ın şeairindendir, dinin alâmetlerindendir, sembolleridir. Safa ve Merve de bunlardan biridir. Her ikisi de birer tepe biliyorsunuz. Ama bu iki dağ, bu iki sembol bize imamımızı hatırlatıyor. İbrahim’i (a.s), onun hanımı Hacer anamızı ve onun oğlu İsmail’i (a.s) hatırlatıyor. Yâni Safa ile Merve’yi hatırlamak bir anda onlarla karşı karşıya gelmek demektir. İbrahim (a.s) şu anda Kâbe’nin bulunduğu yere anamız Ha-cer’i bırakır. Yanlarında birazcık bir kırbada suyla birazcık da hurma vardır. İbrahim (a.s) karısı Hacer’le oğlu İsmail’i orada yalnız bırakıp giderken arkasına dönmemek zorundadır. Hacer anamız arkasından koşarak bağırır, nereye gidiyorsun Ey İbrahim? Bunu sana Allah mı emretti? Yoksa kendin mi istedin? Allah emretti buyurunca, haydi git öyleyse bunu emreden Rabbim bizi koruyacaktır buyurur. Bu tevekkülün zirvesidir. Yapayalnız bir kadının, ve şu anda da Kâbe’yi tavaf etmek için gelen bütün insanlığın Kâbe’yle birlikte tavaf ederek kendisini hatırlamak zorunda kaldığı bir kadının, rivâyetlere göre; bir zenci kadının Allah’a tevekkülde bu kadar zirvede olması, işte bu kadın adına o iki dağı Allah’ın şiarı haline getirecektir. Ve kıyamete kadar bütün insanlık bunu hatırlayacaktır. Öyleyse Allah bize yeter diyebilmeli müslüman. En kötü şartlar altında bile Allah var ya ne gam! O bize yeter diyebilmeyi becerebilmelidir müslüman. Yalnız da kalsak, zindanda da olsak, ıssız, kimsesiz, yiyeceksiz, içeceksiz bir yerde, bir ortamda kalacaksınız ve de bunu size Allah emredecek, siz de evet diyebilecek ve tevekkül edebileceksiniz Allah’a. Ve bakın sabır âyetlerinden sonra hemen Safa ve Merve âyetleri geliyor. Evet bir kadın buna sabredebilmişse, bu yokluğa, bu sıkıntıya öyleyse biz de sabretmek zorunda kalacağız. Yanlarındaki su ve yiyecek biter. Su ve yiyecek araştırmasına başlar. İşte hemen yakınında Safa ve Merve tepesi. Bir o tepeye bir bu tepeye koşmaya başlar. Acaba su var mı? Acaba gelip giden birileri var mı? Yedi defa gidip gelir, ama suyu bulamaz. Ama bir emirdir bu, koşacak ve Allah’ın emriyle suyu arayacaktır. Hayatı arayacaktır, direnç gösterecektir, Allah’ın emirlerine boyun eğecek, Allah’ın yasalarını araştıracak ve hiçbir zaman sıkıntı duymayacaktır. O, Safa ve Merve arasında su ararken, Rabbimiz bir başka yerde onun karşısına suyu çıkaracaktır. Daha sonraları onun torunu olan Muhammed’e (a.s) dinin esası olarak onu insanlara takdim edecektir. Ve kıyamete kadar bütün mü'minlere bu şeair, bu sembol şunu hatırlatacaktır: Ey mü'minler, siz Allah’ın çizdiği yolda sa’y edin, Allah’ın bereketinin sizlere nerede ulaşacağına hiç bakmayın. O çizgide de ulaşabilirsiniz, başka çizgilerde de. Siz, Allah’ın sizden istediği bir hareketi gerçekleştirmeye çalışın, meselâ çevrenizdeki insanlara Allah’ın dinini ulaştırmaya çalışın, bu insanlar hidâyete ererler ya da ermezler, siz bunu dert edinmeyin, sonunda mutlaka iş Allah’a kalmıştır ve o dilediğini yapacaktır. Safa ile Merve arasında sa’y; ta İbrahim (a.s) döneminde tâlim edilmiş hac menâsikindendi. Ama yıllar sonra İbrahim’in, İsmail’in, Hacer’in Safa ve Merve’si putlarla işgal edilmişti. Müşrikler cahiliye döneminde Safa tepesine İsaf, Merve tepesine de Naile diye iki put yerleştirmişler, orada tavaf ediyorlar ve putlara ihtiram edip el sürüyorlardı. Bu durum müslümanlara ağır geliyordu. İslâm gelip, bütün putları kırıp; onların hâkimiyetine son verdikten sonra, müslümanlar bundan çekinir oldular. Müslümanlar, bunun müşrikler tarafından sonradan ihdas edilmiş bir bid'at mı olduğu, yoksa bizzat Allah tarafından konulmuş bir şeair mi olduğu konusunda şüpheye düştüler. Yâni bu iki tepe arasında say yapılınca şirke düşüp düşmeme konusunda ciddi bir tereddüt geçirdiler. Gelip Allah’ın Resûlü’ne sordular: Ey Allah’ın Rasûlü, bu konuda ne yapacağız? Cenab-ı Hak da: "Şimdi her kim Kâbe’yi hacceder veya umre yaparsa, onların ikisini de tavaf etmesinde bir günah yoktur." Buyurarak, bunun Hz. İbrahim döneminden beri İslâm’ın şiarından olduğu haberini verir. Ey müslümanlar korkmayın bunda bir günah yoktur buyurur. Allah’ın Rasûlü de Ebu Dâvûd Menâsik 57. de şöyle buyurur: "Şüphesiz ki Safa ve Merve Allah’ın şiarlarındandır ve sizler Allah’ın başladığı yerden başlayın." Yâni Safa’dan tavafa başlayın buyurur. Ve hattâ başka bir hadislerinde de bunun vacip olduğunu vurgular. Burada dikkatimizi çeken bir husus da şudur: Müslümanların İslâm’la tanıştıktan sonra cahiliye âdetlerinin tümünden tiksinir bir duruma geldiklerini görüyoruz. Dün bu putları kendi elleriyle diken bu insanlar, İslâm’la tanıştıktan sonra herşeyi yargılama noktasına geliverdiler. Artık ne dünkü hayatları kendilerinindi ne de kendileri o hayatın malıydı. Sanki dünkü hayatı onlar yaşamamıştı. Bir anda bu kadar değişmişlerdi. Bizler de işte böyle olmalıyız. Kur’an ve sünnetle tanıştıktan sonra cahiliyenin tüm pisliklerinden silkinmek zorundayız. Yeniden bir hayatla doğmak zorundayız. Tüm hayatımızı Kur’an ve sünnet kılıcıy-la yeniden gözden geçirmek zorundayız. Tarihin örümcek ağı gibi öre öre günümüz insanına taşıyıp getirdiği tüm yanlış ve çarpık din anlayışlarını, Kur’an ve Sünnet kılıcıyla ıslah olmamış tüm âdet ve gelenekleri, sayısız bâtıl inanışları, dinle ilgisi olmadığı halde dinmiş gibi hayatımızı işgal etmiş bütün bid'at ve hurafeleri Kur’an ve sünnet projektöründe yeniden gözden geçirmek ve ıslah etmek zorundayız. Tarih kadar ağır bu yükten kurtulabilmek için, bu iki kaynaktan başka çaremiz de yoktur. İşte, acaba bu cahili bir anlayış mıdır, cahili bir âdet midir, bir töre midir, yoksa gerçekten Allah’ın istediği bir şiarmıdır, bu konuda ciddi bir korku geçiren müslümanlara diyordu ki Rabbimiz: Hayır bu Allah’ın bir şiarıdır, bu Allah’ın bir sembolüdür ve o yaşamalıdır, yaşatılmalıdır diyordu Rabbimiz. Mâide sûresi şeairin yaşatılmasını emreder. Hac devam et-melidir, kimse hacca engel koymamalıdır deniyordu. Bir gün müslümanları hacca koymamak için, Kâbe’ye sok-mamak için Hudeybiye’de yasak koydular. Sonra Mekke’yi fethedip, Kâbe’nin hâkimiyetini ellerine geçiren müslümanlar da bir ara Mekke’nin kuzeyindeki müşrik kabileleri Kâbe’yi ziyaretten menettiler. Ma-dem ki dün sizler bizleri Kâbe’ye koymadınız, şimdi de biz sizi koyma-yacağız dediler. Allah buyurdu ki bırakın onlar da gelsinler, bu bir şe-âirdir, bu bir semboldür, kıyamete kadar bu duracaktır. Öyleyse müslümanlar, Allahu Teâlâ’nın kıyamete kadar müs-lümanlara şeair olarak bildirdiği haccı, kurbanı, bayramı, camiyi, Mes-cid-i, cumayı sürekli ayakta tutmak ve onlara sahip çıkmak zorunda-dırlar. Birileri bunları elimizden almak ve bunların fonksiyonlarını yok etmek savaşına girseler de müslümanlar bunlardan vazgeçmemek zorundadırlar. Bunlara var güçleriyle sahip çıkmak zorundadırlar. Bunlara sahip çıkmak zorundayız. Yâni bir şeyin varlığı Allah’ı hatırlatıyorsa, bir şeyin varlığı İslâm’ı, dini çağrıştırıyorsa; o Allah’ın şiarıdır. Ve eğer birileri bugün Allah’ı hatırlatan bu şiarları yok etmeye çalışıyorlarsa bilinçli olarak, biz de onlara sahip çıkmalıyız. Biz de onları korumak zorundayız. "Ey iman edenler, Allah’ın şeairini helâl saymayın!" (Mâide 2) ...diyor Mâide sûresi. Yâni şeâiri helâllemeyin, hürmetine müdahale etmeyin! Dokunulmazlığını bozmayın! Onu ortadan kaldırmadan yana olmayın, diyor Rabbimiz. Bu mânâda Cuma da Allah’ın şeairindendir, onu da kaldırmadan yana olmamalıyız diyorum. "Kim de tatavvu yaparsa (yâni kim nafile iş yaparsa, kim gönlünden koparak bir hayır işlerse) bilsin ki, Allah şükredenleri bilir, Allah şakirdir ve herşeyi bilendir." İfade ne kadar güzel değil mi? Allah şakirdir. Kendisi zaten şükredilmeye lâyık yegâne varlıktır ve de sonunda yaptıklarından ötürü sanki kullarına teşekkür edendir Allah. Allah kullarına teşekkür ediyor. Buna karşılık kulların Allah’a nasıl bir kulluk yapması gerektiğini artık siz düşünün.