165:"İnsanlardan kimileri de vardır ki; Allah’a nid-ler (eşler, ortaklar) kabul ediyorlar. Ve onları Allah sever gibi severler. Müslümanların sevgileri ise Allah içindir. O zâlimler azabı gördükleri zaman derler ki güç kuvvet bütünüyle Allah’ındır. Bütünüyle azabın şiddetlisi de Allah’a aittir." Allah’ın ortakları vardır diyorlar. Evet, bütün bunlar Allah’ın yarattığı varlıklardır; ama işte bu konuda bize yetkiler vermiş, kendisinin işleri çok yoğun olduğundan dolayı bizim işlerimizi, siyasal işlerimizi, ekonomik işlerimizi, beşerî işlerimizi, sosyal işlerimizi bize bırakmıştır. İşte biz de bu işlerimizi kendi tanrılarımıza döndüreceğiz diyerek, Allahu Teâlâya ortaklar bulmaya çalışıyorlar. Tamam göklerin, yerin yaratıcısı olarak, yağmurun yağdırıcısı olarak, rüzgarların sahibi olarak Allah’ı kabul ediyoruz; ama Allah, işte böyle büyük işlerin yanında, ufak tefek işlere vakti olmadığı için bu işler bize bırakılmıştır diyorlar. Sonra da dönüp Allah’a diyorlar ki; ya Rabbi, bizim ilim adamlarımız var, ilmi işlerimizi biz onlarla halledeceğiz, senin de bilgin vardır ama, neyse işte devir değişti, şimdi bizim bilim adamlarımız bu işleri daha iyi hallediyorlar. Ya Rabbi, tamam, sen de şifa verensin; ama asrımızda bizim hekimlerimiz gerçekten çok ilerlediler, şifa tanrılarımız var, hayat tanrılarımız var ve gerçekten bu işi çok iyi hallediyorlar, anında işe müdahale ediyorlar, beceremediklerini de zaten birtakım sebeplere bağlıyorlar, artık sen bu işe karışma diyorlar. Ya Rabbi sen mâlikü’l-mülk-sün, biliyoruz; ama, şu anda bizim geçici mâliklerimiz var, liderlerimiz var, ekonomistlerimiz var, bunlar gerçekten bu işi iyi biliyorlar. Mallarımızı, mülklerimizi başkalarına peşkeş çekmeyi bunlar gâyet iyi beceriyorlar. Bundan dolayı bu işi de sen bırak, karışma bu pis işlere, biz keyfimize göre hareket edelim. Bizim deneyimli hukukçularımız var artık, biz hukuk konusunda âd dönemini, Medyen dönemini, Firavunlar dönemini geri getirdik ve bu hukuk konusunda da artık bu işin zirvesine vardık, senin kitabına da ihtiyacımız kalmadı, zaten yıllar önce kitabının hükmü de bitmiştir, şimdi yeni kitaplar edindik, bizim hukuk tanrılarımız da bu işi hallediyor diyerek Allah’a nidler, ortaklar bulmaya çalışan insanlar vardır. Allahu Teâlâya nidler, ortaklar buluyorlar ve onları Allah’ı severmiş gibi seviyorlar. Hem de öyle seviyorlar ki, sanki Allah’ı sever gibi seviyorlar. Onların emirlerine, yasaklarına itaat ediyorlar da Allah’a isyan ediyorlar. Bu şeriklerinin arzularını, Allah’ın arzularına tercih ediyorlar. Bunların bir kısmı bu şirki açıktan yaparlar. Tıpkı Firavunlara, Nemrutlara insanların bir dönem yaptıkları gibi, onlara ilâh, mâbud ismi vermekten çekinmezler. Onlara açıktan açığa Rabbimiz! Tanrımız! Demekten çekinmezler. Onları güç kuvvet sahibi, nîmet sahibi bilirler. Allah’tan beklemeleri gereken şeyleri bunlardan beklerler. Allah’a sığınmaları gereken yerde bunlara sığınırlar. Allah’ı çağırmaları gereken yerde bunları yardıma çağırıp, bunlara dua ederler. Allah’ın rızasını kazanıyorlarmış gibi bunların rızalarını kazanmaya çalışırlar. Bilhassa oyun eğlence tanrılarında bunu çok net görmek mümkündür. Adam bir futbolcuyu kalbinin ta derinliklerinde yaşatıyor. Bir artisti, ya da bir şarkıcıyı, ya da bir sanatçıyı kalbinin ta derinliklerinde saklıyor. Bir siyasî liderini, bir efendisini, bir hacısını, hocasını kalbinin en derinliklerinde saklıyor adam.. Veya işte Allah’ın varlıklarla birleşme teorisi de, veya vahdet-i vücutçuluk adıyla bilinen varlıkların Allah’tan kopma, parçalanma anlayışı da insanları, bu varlıkları Allah sever gibi sevme küfrüne götürecektir. Zaten Hz. İsa’ya Allah’tı, Allah’ın oğluydu denmesi Mısır’dan, Roma’dan, Hind’den, Yunan’dan gelen bu birleşme (Vahdet-i vücut) teorisinin bir tesiridir. Allah bu konuda ne diyor hiç önemli değil, yeter ki efendisi gücenmesin, yeter ki lideri razı olsun, yeter ki futbolcu üzülmesin, yeter ki artist hanım mahzun olmasın, yeter ki şarkıcı kız sıkıntı içine düşmesin, yeter ki hoca efendiyi üzmeyeyim. Gerisi önemli değil, Allahu Teâlâ zaten Ğafur’ur Rahîmdir, o gücenmez diyorlar. Öyle bir seviyor, öyle bir bağlanıyor ki; adam, bakıyoruz hakikaten sanki Allah sever gibi seviyorlar. Modaya ters düşmektense bin defa Allah’a ters düşmeye razı olacak kadar seviyorlar. Meselâ toprak, sancak, bayrak, vatan, millet, lider, önder gibi nidler sanki Allah sever gibi seviliyor. Allah’a yapılması gerekenler bunlar adına yapılmaya çalışılıyor. Mü'minler Allah adına, Allah uğrunda ölmeyi göze alırken, kimi insanlar bunlar adına da ölebilmektedirler. Hattâ bunlardan kimileri Allah’tan daha fazla sevilmektedir. Meselâ Allah’ın emirlerine zıt emirler veren, arzuları, kanunları Allah’ın arzularıyla çatışan liderlere itaat eden kimselerin bu amelleri, liderlerini Allah’tan daha çok sevdiklerinin ispatıdır. Adam kendisi gibi âciz, kendisi gibi ölümlü, kendisi gibi güçsüz ve kuvvetsiz olan bir adamın kanunlarının, koymuş olduğu kurallarının insanlar üzerinde hâkim olması adına malını veriyor, canını veriyor. Bu âyet-i kerîmeye göre kâfirlerin kendi liderleri, kendi İlâhları, kendi kanun koyucuları yolunda verdikleri mücâdeleye denk bir mücâdele değil, onlarınkinden daha üstün bir mücâdeleyi bizler de, bizim kanun koyucumuz, bizim Rabbimiz uğrunda verebilirsek o zaman bizim müslüman olduğumuz ortaya çıkacaktır. Yoksa onların verdikleri mücâdeleye denk bir mücâdele bile bizim için tehlikeli bir sonuçtur Allah korusun. Çünkü mü'minlerin sevgisi onlarınkinden fazladır diyor âyet-i kerîme. Bırak onlar istedikleri kadar Allah seviyor gibi birilerini sevsinler, Allah’tan başka edindikleri tanrılarla günlerini gecelerini doldursunlar, bir hafta boyu, bir ay boyu, bir yıl boyu tanrı kabul ettikleri o şahsiyetlerin hayaliyle avunsunlar, peki müslümanlar ne yapacaklar? "Müslümanların sevgileri ise Allah içindir." Müslümanlar hayatı Allah için yaşarlar, Allah’tan yana olurlar. Evet müslümanların da sevdikleri vardır. Müslümanlar kardeşlerini se-verler, birbirlerini severler, kocalar hanımlarını severler, kadınlar kocalarını severler, müslümanlar çocuklarını severler, müslümanlar hocalarını severler. Ama bütün bunların sevgisi Allah için olur, Allah sebebiyle olur ve Allah sever gibi değil, Allah için bir sevgi olur. Allah’a bağlanmak gibi değil, Allah için onları sevmek ve Allah için onları değerlendirmek olur müslümanın sevgisi. Allah için sevmekle, Allah’ı se-ver gibi sevmek elbette farklı olacaktır. Mü'minler ise Allah’ı en çok severler. Mallarından, canlarından, nefislerinden, çocuklarından, ailelerinden, vatanlarından, bayrak-larından, milletlerinden ve değer verdiği herşeylerinden daha fazla se-verler Allah’ı. Tabii Allah sevgisi, itaati gerektirir. Sevginin ölçüsü itaattir. Sevginin ispatı, tâbi olmaktır. “Ey Muhammed, de ki; “Allah'ı seviyorsanız bana uyun, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah affeder ve merhamet eder.” (Âl-i İmrân 31) Demek ki Allah’ı sevmenin yolu peygambere itaatten ve onun yoluna tabi olmaktan geçer. Allah’ı sevmek demek; Allah’ın sevdiklerini sevmek demektir. Allah’ı sevmek demek; Allah’ın sevmediklerine düşman olmak demektir. Allah’ın dostlarını dost bilmek, düşmanlarını düşman bilmek, Allah’ı sevmek demektir. Allah kâfirleri sevmez. Müslüman da sevemez kâfirleri. Allah’ın sevmediği, Allah’ın buğz ettiği varlıkları ve kişileri sevmek, Allah’ın sevdiği ve sevmemizi istediği kişileri ve varlıkları sevmemek küfür olan bir sevgidir. Allah’ın haram kıldığı bir şeyi helâl görmemek, meşru tanımamak kayd u şartıyla sadece vereceği geçici bir lezzetten dolayı sevmek ise; küfür değil, ama haram bir sevgidir. Seven, sevdiğinin sevdiğini sever, sevgilisinin sevmediklerini sevmez. Sevgilisinin dostlarına dost olur, düşmanlarını düşman bilir. Rızası sebebiyle razı olur, gazabı sebebiyle gazap eder. Emrettiklerini emreder, nehyettiklerinden nehyeder. Bu mü'minler öyle kimselerdir ki; Allah da onların razı olduklarından razı olur, gazap ettiklerine de gazap eder. Çünkü onlar da Allah’ın razı olduklarından razı olmuşlar, gazap ettiklerine de gazap etmişlerdir. Bakın Allah’ın Rasûlü, Süheyb-i Rumi ve Bilal-i Habeşi hakkında Hz. Ebu Bekir’e şöyle buyurur: "Ey Ebu Bekir herhalde o ikisini öfkelendirdin! Vallahi eğer onları öfkelendirmişsen, Rabbini de öfkelendirmişsindir!" Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir o iki sahabenin yanına gider ve; “Ey kardeşlerim! Ey Allah dostları, sizi öfkelendirdim mi? Eğer bana darılmışsanız Allah aşkına bana hakkınızı helâl edin” der. Onlar da; “Hayır Allah seni mağfiret buyursun ey Ebu Bekir, bizim sana bir dargınlığımız yoktur” derler. Allah sevdiklerinin sevdiğini sever, sevmediklerini de sevmez. Meselâ kul ölümü sevmez, kulunun sevmediği ölümü Allah da sev-mez, ama onun daha güzel bir hayata intikali için bunda zaruret vardır. Allah’tan başkalarını Allah gibi sevenlerin durumlarını, bakın Allah şöyle anlatıyor: "O zâlimler azabı gördükleri zaman derler ki; güç kuvvet bütünüyle Allah’ındır." Anladılar ki artık yeryüzü tanrılarında güç kuvveti kalmamış. Hocalarda, hacılarda, efendilerde, şarkıcılarda, futbolcularda güç kuv-vet kalmamış. Tüm varlıklarıyla alkışladığı kimselerde güç kuvvet kal-mamış. Bütünüyle güç kuvvet Allah’ındır. "Bütünüyle azabın şiddetlisi de Allah’a aittir." Allah, azabı çok şedit olandır.