177:"Yüzlerinizi doğuya ya da batı tarafına çevirmeniz birr değildir. Lâkin gerçek birr sahibi (gerçek iman eden) kimse Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara ve peygamberlere iman eden kimsedir. Malı sevmekle beraber yakınlarına, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere, köle ve esirlere veren kişidir. Namazı ikâme eden ve zekâtı veren, söz verdikleri zaman ahidlerini yerine getiren kimselerdir. Söz verdikleri zaman da sözlerini yerine getirirler. Sıkıntı ve hastalık hallerinde, şiddetli savaşta sabredenlerdir. İşte bunlar sâdıklardır (doğru söyleyenlerdir) ve işte gerçek takva sahipleri de bunlardır." Kıblenin değiştirilmesinden sonra yahudi ve hıristiyanların, herkesin kendi kıblesine dönmesi gerekliliği hususundaki dedikoduları devam ettirmeleri üzerine gelen bu âyet-i kerîme, önce yahudi ve hı-ristiyanlara diyor ki: Bir kere doğunun da batının da kıble olması kaldırılmıştır. Doğuya va batıya dönme konusunda ısrar etmenizin bir anlamı yoktur diyerek yahudi ve hıristiyanlara hitap etmektedir. Sonra da tüm insanlığa diyor ki âyet; ibâdetlerin dış formlarına önem vermenizin fazla bir değeri yoktur. Namazda yüzünüzü şekil olarak doğuya ya da batıya döndürmeniz gerçek iman değildir, gerçek birr ve iyilik değildir. Yâni ruhsuz bir biçimde, sadece şekil olarak bazı dini formalite ve törenleri icra ederek dindarlık gösterisinde bulunmanız gerçek iman ve gerçek takva değildir. Gerçek iman, birtakım hareketleri yapmak, şuraya ya da buraya dönmek, Kâbe’ye ya da Mes-cid-i Aksa’ya yönelmek, yatıp kalkmak değildir. "Lâkin gerçek birr sahibi (gerçek iman eden) kimse Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara ve peygamberlere iman eden kimsedir." Gerçek birr sahibi, gerçek iyilik ve takva sahibi kimse: 1- Allah’a Allah’ın istediği gibi iman eden kimsedir. Aristo’nun inandığı gibi değil, Ebu Cehil’in inandığı gibi değil, şeytanın inandığı gibi, ya da müşrik ehl-i kitap dünyanın inandığı gibi değil. Bunlar da Allah’a inandıklarını iddia ediyorlardı. Meselâ Aristo Allah’a inandığını iddia ediyor ve inandığı Allah’ı bakın bize şöyle tarif ediyor: Benim inandığım Allah, dünyayı yarattı. Sonra yarattığı dünyaya dönüp bir baktı ve beğenmedi onu. Dünyayı çok basit, çok bayağı buldu ve ondan istinkaf etti, el etek çekti, onunla ilgilenmekten vazgeçti ve dünya işini bize bıraktı, ne haliniz varsa kendiniz görün dedi. İşte demokrasi buradan çıkar. Demokratik ülkelerin Allah’ı, Aristo’nun Allah’ıdır. Dünyayı yaratan, ama onunla ilgilenmeyip dünya işlerini insanlara, insanların egemenliğine bırakan bir Allah. Hukuktan anlamayan, eğitim konusunda bilgi sahibi olmayan, kılık kıyafete karışmayan, dünya işiyle ilgilenmeyen bir Allah. Veya işte altı günde zar zor dünyayı yaratıp, yorulduktan sonra köşesine çekilip dünyanın idaresini insanlara bırakan bir Allah. Veya Ebu Cehil’in inandığı gibi yeryüzünde birtakım putlara, birtakım tâğutlara kulluğa da ses çıkaramayacak kadar uyuşuk, güçsüz bir Allah. Ebu Cehil de böyle bir Allah’a inanıyordu. Tamam göklerin ve yerin yaratılışı konusunda söz sahibi olan; ama hayata karışmayan, yerde birtakım varlıkların hâkimiyetine de rıza göstermek zorunda olan bir Allah. Veya şeytan da Allah’a inanıyordu. Bunu Kur’an’dan öğreniyoruz. Peki şeytan nasıl bir Allah’a inanıyordu? Hayatının bazı bölümlerine karışan; ama bazı bölümlerine karışmayan bir Allah’a inanıyordu şeytan. Kendisini tekliften âzâde sayıyor, bazı emirlerini yok farz ediyor, hayatının bazı bölümlerinde kendisini özgür zannediyordu. Bugün müslümanlardan pek çoğu da sanki şeytanın inandığı gibi inanıyor Allah’a. Müslümanım diyen insanlardan pek çoğu, tıpkı şeytan gibi kendilerini tekliften âzâde sayıyorlar. Hayatlarının bazı bölümlerinde sanki o konuda Allah’ın bir teklifi yokmuş gibi davranıyor-lar. Meselâ kimi müslümanların hayatında namaz hacdan sonra başlar. Sanki hacca gidip gelinceye kadar bu konuda kendisine Allah’ın bir teklifi yokmuş gibi. Veya kimi müslümanların hayatında İslâm, kırk yaşından sonra başlar. Sanki o zamana kadar Allah’ın bir teklifi yokmuş gibi. Kimi müslümanlar Ebu Cehil gibi hayatlarının bazı bölümlerine Allah’ı karıştırırlar; ama hayatlarının bazı bölümlerine kesinlikle Allah’ı karıştırmamadan yanalar. Kimileri öyle bir Allah’a inanıyor ki, cebindeki parasına karışmaz o Allah. Nereden kazanacağına, nerede harcayacağına karışmaz o Allah. Meslek seçimine karışmaz o Allah. Kimileri öyle bir Allah’a inanıyor ki; düğününe, derneğine karışmaz o Allah. Kılık kıyafetine karışmaz o Allah. Yemesine içmesine, okumasına yazmasına, al-masına satmasına karışmaz o Allah. Böyle bir iman değil de, Allah’a Allah’ın istediği biçimde inanırsak, yâni kitabında bizden istediği biçimde hayatın tümüne karışan, hayatımızın tümünde bizden kulluk isteyen ve hayatımızın tümünde, yerken içerken, kazanırken harcarken, giyinirken soyunurken, alırken satarken, severken küserken hattâ tırnağımızı kesmemize varıncaya kadar tüm hayatımızda yalnız kendisini dinlememizi isteyen ve kendisiyle birlikte başkalarını da dinlememiz konusunda bizi soğanın dişisinden bile kıskanan bir Allah’a inanıyorsak; işte bu iman demektir. Değilse Allah korusun Aristo’nun inandığı gibi dünya işlerini bilmeyen, dünya işlerine karışmayan ve bize hadi ne haliniz varsa görün! İstediğiniz gibi hukuk yapın! İstediğiniz gibi giyinip soyunun! Dilediğiniz mesleği seçin, dilediğiniz yerden kazanın, dilediğiniz yerde harcayın, çalın, çırpın! Dilediğiniz kişilere egemenlik yetkilerinizi verin! Dilediğiniz varlıklara kulluk yapıp, dilediğiniz kişileri dinleyin! Zaten benim bu konularda gücüm kuvvetim, yetkim yoktur! Diyen veya Ebu Cehil gibi yerde birtakım putlara tapınmaya, birtakım tağutlara egemenlik hakkını vermeye ses çıkarmayacak kadar uyuşuk bir Allah’a inanıyorsak bilelim ki bu Allah’ın istediği bir iman değildir. Herkes ken-di kafasından bir iman geliştirip, ya Rabbi biz böyle bir iman modelini münâsip gördük, herhalde sen de buna ses çıkarmazsın! Diyerek Allah’a akıl vermeye, yol göstermeye kimsenin hakkı yoktur. Veya, ya Rabbi biz bunu münâsip gördük, sen de bunu kabul etmek zorundasın! Diyerek Allah’a kafa tutmaya kimsenin hakkı yoktur. İsterseniz dilediğiniz gibi inanın, dilediğiniz gibi anlayın ama bilesiniz ki, sonunda hesaba çekecek olan Allah’tır. Gerçek iman sahipleri, gerçek birr ve takva sahipleri Allah’a Allah’ın istediği, Allah’ın razı olduğu biçimde iman edenlerdir. 2- Âhiret gününe iman eden kimselerdir onlar. Âhiret gününe iman, hesap kitap konusuna iman demektir. Âhirete inanan kişi, hesap kitap konusunda korku sahibi olan kişi demektir. İnsanlar neden korkarlarsa ona karşı titiz davranırlar. İşte mü'min böyle bir korku duyan kişidir. Her adım atışında, her duruşunda, yâni pozitif ve negatif her eyleminde korku içinde olan kişidir. Ya bu konuda hesaba çekilirsem! Ya bu bakış yarın karşıma bir dosya olarak çıkarsa, ya bu hareket yarın hesaba çekilirken aleyhime çıkarsa, ya cehenneme sürüklerse beni bu duruş diye sürekli bir hesap kitap içinde bulunur mü'min. Böyle bir korkunuz var mı, yok mu? Bir düşünün. Yâni aç kalma korkusu, borcumuzu ödeyememe korkusu, ele âleme rezil olma korkusu, evimizin elimizden alınma korkusu, polis korkusu, maliyeci korkusu, hapse girme korkusu, çek senet protesto korkusu, işten atılma, statümüzü kaybetme korkuları. Bütün bu korkularımız yanında âhiret korkusu pek yok gibi değil mi? Halbuki Allah kitabının başka bir âyetinde müttakıleri anlatırken: "Onlar her ân Allah’la karşı karşıya gelivereceklerini ve Rablerine dönüyor olduklarına inanan kimselerdir." ( Bakara 46) Buyuruyordu. Her ân Allah’la karşı karşıya gelivereceğine inanan insanlar. Ha şu köşeyi döndüm dönmeden, ha şu lokmayı yuttum yutmadan, ha şu cümleyi bitirdim bitirmeden ölüverecek ve Rabbimle karşı karşıya gelivereceğim inancıyla yaşayan insanlardır onlar di-yordu. Çünkü âhiret inancı Allah’la beraber olmayı, her ân Allah’la karşı karşıya gelmeyi gündeme getirecektir. Böylece kişi sürekli Allah’la beraber, kendini kontrol edebilme imkânı bulacaktır. Çünkü âhirete iman bunu sadece söz planında söylemek değil hayat programını ona göre yapmak demektir. Mü'min, hayat programını bu inanca bina eden kişidir. Yâni âhirete imanı sürekli iki kaşının arasında hisseden kişidir. Ama Allah korusun da bugün bizler, dilimizle âhirete imanı gündeme getiren bizler, hayat programlarımızla onu yalanlamaktayız. İşimiz, dükkanımız, ticaretimiz, maişet teminimiz, geleceğe ait planlarımız, kazanma hırsımız, ebedî kalacak gibi diktiğimiz villalarımız, evlerimiz, eşyalarımız, hedeflerimiz ve bilfiil hayatımızla âhireti inkâr ediyoruz. Dillerimizle ikrar ediyoruz; ama hayatlarımızla yalanlıyoruz Allah korusun. Böyle değil de gerçekten hem diliyle hem de hayat programıyla âhirete inanan insanlardır birr ve takva sahipleri. İnşallah Allah bizi de onlardan eylesin.. Bu konu gerçekten çok mühimdir. Âhirete iman konusunu sürekli gündemde tutmak zorundayız. Hem kendimizi hem de çevremizi âhiretle uyarmak zorundayız. Diyelim ki tüm insanlara: Ey insanlar! Bir gün gelecek ayınız da, güneşiniz de, yıldızlarınız da, semanız da, arzınız da, malınız mülkünüz de, gücünüz saltanatınız da, paranız servetiniz de herşeyinizle birlikte yok olacaksınız! Hesap kitap vermek üzere Allah’ın huzuruna gideceksiniz diye uyaralım insanlığı. Peygamberlerin ellerindeki en büyük silahlardan birisi buydu. Onlar dönemlerinde Allah’ın kullarını bununla uyarmışlardı. Biz de günümüz insanlarını âhiretle korkutmak zorundayız. Bir atom bombası, bir hidrojen reaktörü, bir tank, bir füze karşısında bir çok devletler savaştan el etek çekip teslim sancağını çekerken, aynı insanları âhiretle uyardığımız zaman bir tek günahı bile terk etmediklerini görüyoruz. Bu insanlar A.B.D nin, Avrupa’nın sihirbazlıkları karşısında onlardan tir tir titriyorlar da âhiret karşısında hiç irkilmiyorlar. Halbuki A.B.D de, Çin de, İngiltere de çok basittir, güçsüzdür, herşeyleri artistlik ve sihirbazlıktır. İşte gördük Kamboçya’da, Afganistan’da, Somali’de bunların ne düzenbaz olduklarını. Öyleyse biz de bu insanların karşısına tıpkı Peygamberlerin yaptıkları gibi Allah’ın âyetleriyle çıkalım. Onlar iman etmeseler de, alay ediyor görünseler de onların karşılarına bu kitapla çıkalım. Çünkü nihaî noktada onları diriltecek olan yine bu kitap olacaktır. Kadın, erkek, kâfir, mü'min, hür, köle kim olurlarsa olsunlar insanlar, ne olurlarsa olsunlar onları diriltecek bu kitaptan başka bir şey yoktur elimizde. Bunu hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmayalım inşallah. 3- Meleklere iman eden kimselerdir onlar. Meleklere iman demek; Allah’ın melekler vasıtasıyla bizimle diyalog kurduğuna iman demektir. Yâni Allah’ın kendi köşesine çekilmeyip her ân melekleri vasıtasıyla dünya işlerini idare ettiğine, her ân yanımızda olduğuna, bu melekleri vasıtasıyla yeryüzüne karıştığına, yeryüzünde seçtiği peygamberlerine bu melekleri vasıtasıyla bizim hayatımızı düzenlemek üzere mesajlar gönderdiğine, vahiy gönderdiğine ve bizi bununla sorumlu tuttuğuna iman demektir. Melekler vasıtasıyla bizim amelleri-mizi tesbit ettiğine, melekleri vasıtasıyla bizi bize isabet edecek belâlar ve musîbetlerden koruduğuna, melekleri vasıtasıyla bizim karımızı, boramızı, yağmurumuzu sağladığına iman demektir. Meleklere iman, bu demektir. Yoksa sadece meleklerin varlığına iman demek değildir bunun mânâsı. 4- Allah’ın kitaplarına iman eden kimselerdir o birr sahipleri. Kitaba iman demek; hayatı onunla düzenlemek üzere kitaba iman de-mektir. Kitaba iman demek; içindekilere iman demektir. İçindekilerin doğruluğuna ve uygulanırlılığına, uygulanması gerektiğine iman demektir. Kitaba iman demek; Allah kitabında böylece buyurdu, ben de bunu aynen anladım ve kabul ettim demektir. Yâni Allah kitabında ne dedi? Bizzat Allah’la diyalog kurarak, Allah’ın kelâmıyla diyalog kurarak, ama bunu Peygamber örnekliliğinde anlayarak onu amele dönüş-türmektir. Hani hatırlayın, sûrenin başında kitaba iman konusunda iki gruptan söz etmişti Rabbimiz. 1- Kitapla yol bulan müttakıler. Yollarını kitaba sorarak bulanlar, hayat programlarını kitaba bakarak yapanlar. Yaptıklarını kitap yap dedi diye yapanlar, yapmadıklarını da kitap yasakladı diye yapmayanlar. 2- İkinci grup da: “Kendilerini ha uyarmışsın, ha uyarmamışsın fark etmez bir tavır alıp iman etmeyenler” (Bakara 6) Böyle olanlar. Yâni fark etmez kitap kendilerini ha uyarmış, ha uyarmamış olanlar. Yâni yeryüzünde böyle bir kitap var mı, yok mu? Fark etmez olanlar. Kitaba karşı kayıtsız, ilgisiz ve nötr davrananlar. Kitabın varlığı ile yokluğu kendileri için müsavi olanlar. Veya kitap ne derse desin, Allah ne derse desin fark etmez, ben yine bildiğimi okurum! Diyenler. Yâni kitap karşısında, peygamber karşısında Firavunluk yapanlar. Hani öyle diyordu ya âyet-i kerîme: Allah’ın indirdiğini hayatında görüntülemeyip de başkalarının indirdiğini hayatında görüntülemeye çalışan kimseyi görmedin mi? diyordu ya. Ben Firavun değilim, demek çok kolaydır; ama benim amelim, benim tavrım Firavunun ameline benzemiyor demek gerçekten çok zordur. Kitaba iman için, kitapla yol bulabilmek, kitabı hayat programı yapabilmek için kitabı tanımak zorundayız. Kitabı tanımayan bir adamın onunla amel etmesi ve onu hayat programı yapması mümkün değildir. Bilelim ki uygulayacak kadar kitaptan tanıdığımız âyetler, bizim âyetlerimizdir. Hani bizim külli bir imanımız vardı. İslâm’a ilk girişteki imanımızdı bu. Ben bu kitabın tümüne inandım demiş ve böylece müslüman olmuştuk. Hani ya bu kitabın tümünün nesine inandık? Ya Rabbi şu anda onu tanıyamadığım için toptan inandım! Ama inşallah birim birim, tek tek, âyet âyet onu tanıyıp hayatıma uygulayacağım diye inanmıştık. Hani öyleyse? Toptan inandığımız bu kitabın tümünün imanı, birime dökülmedikçe bilelim ki; o imanın bir anlamı kalmayacaktır. Kaldı ki inandık dedikten sonra da denenecektik değil mi? Ama şöyle bir iman caizdir: Adam kitabın tamamına toptan inanır. Ya Rabbi senin kitabında dediklerinin tamamının doğruluğuna baştan inanıyorum. Ama şu anda henüz tanıyamadığım bölümleri var kitabının. Meselâ şu anda Âl-i İmrân’ı öğrenemedim, Enfal’ı henüz tanıyamadım. Ama şu anda sanki onların görüntülenmesi gibi bir hayat yaşıyorum. Bu hayatımı ben müslüman olarak yaşıyorum. Lâkin sana söz veriyorum ya Rabbi, yarın öğreneceğim âyetler, bugün yaşadığım dinle, bugün yaşadığım hayatla çatışırsa ben şimdiden onların doğruluğunu kabul ediyorum diye okumaya devam ederse, gayret ederse böyle bir iman inşallah o kişiyi kurtaracaktır diyoruz. Unutmayalım ki hiçbir insan, hiçbir toplum kitapsız değildir. Her insanın, her toplumun hayatına uygulayabileceği, hayat programı adına baş vuracağı bir kitabı vardır. Kimileri toplum kitaplarıyla, kimileri anane kitaplarıyla, kimileri moda kitaplarıyla, kimileri Marks’ın, kimileri Mao’nun, kimileri filanın kitaplarıyla amel etmektedir. İşte Kabirde gelecek sorulardan birisi de bu şüphesiz "kitabın neydi?" Yâni neyle amel ediyordun? Hayatına kimin emirleri egemendi? Denecektir. 5- Allah’ın Nebilerine iman eden kimselerdir onlar. Peygambere iman demek; onun örnekliliğine iman demektir. Peygambere iman demek; Allah’ın bizden istediği kulluğu icra ederken mutlak mânâda kendisine uyulması gereken model insan oluşuna, nümune insan oluşuna iman demektir. Peygambere iman, onun hayat programına iman demektir. Peygambere iman, onun Allah’tan getirip haber verdiği şeylerin tamamının doğruluğuna iman demektir. Peygambere iman, Allah’ın onun vasıtasıyla insan hayatına karıştığına iman demektir. Peygamber, kişinin kendisini takip ettiği, kendisine uyup, onun gibi olamaya, onun gibi hareket etmeye çalıştığı kimsedir. Peygamber, kişinin hayatında amir ve nahiy olan varlık demektir. Kişinin hayatında emretme ve nehyetme hakkına sahip olan varlık onun peygamberidir. Peygamberin peygamber oluşunun hikmeti de işte buradadır. Peygamber, kişinin hayatında emreden ve yasaklayandır. Çocukluğumuzdan bu yana bize öğretilen (sıdk, ismet, emanet, tebliğ, fetanet) sıfatları peygamberin kendisiyle ilgili yönüdür. Bunları zaten kabul etmek zorundayım ben. Yâni Rasulullah’ın doğru söylediğini, günahsız olduğunu, kendisine gelen âyetleri gizlemeden eksiksiz insanlara tebliğ ettiğini kabul ettim ve inandım ben. Ama benim birini peygamber kabul etmem demek, sadece bunları kabul etmem demek değildir. Benim birini Peygamber kabul etmem demek, aynı zamanda onun benim hayatımda âmir ve nâhiy oluşunu kabul etmem demektir. Onun benim hayatımda emretme ve yasaklama yetkisine sahip bir varlık olduğunu kabul etmem demektir. Eğer ben peygamberi az evvel saydığım şahsi sıfatlarıyla kabul etsem; ama onun benim hayatımda âmir ve nâhiy oluşunu kabul etmesem, yâni onu hayatımda emredici ve yasaklayıcı makamında görmesem; onu peygamber kabul etmiş sayılmam. Peygamberin, peygamber olabilmesi için hayata hakim olması gerekir. Bir şey reddedilecekse, bir şey kabul edilecekse, bir şeye izin verilecekse, bir şey yasaklanacaksa, bir şey yapılacaksa, bir şey yapılmayacaksa, bu konuda söz sahibi peygamber olmalıdır. Bir şey denecekse o demelidir. Evet veya hayırı, red veya kabulü, emir veya yasağı Allah der; ama Allah’ın dediğini biz nereden öğreniyoruz? Bunu biz sadece peygamberden öğreniyoruz, başka bir kaynağımız yoktur. Evet, işte peygamber budur. Kişinin hayatında bu derece hakim olan, bu derece kendisine uyulan varlık demektir. Bizim böyle bir peygamberimiz var mı, yok mu? Orasını bilmiyorum. Çünkü hayatının her bir bölümü bizim için örnek olacak bir peygamberin, hayatının tamamının bilinmesi gerekmektedir. Hayatı bilinmeyen bir pey-gamber nasıl örnek olacak da? Evet, peygamberlere iman konumumuz, makamımız, toplumumuz hangi peygamberin konumuna, hangi peygamberin toplumuna benziyorsa; o toplum içinde o peygamberi örnek alarak, o peygamberin rolünü üstlenerek bir hayat yaşamaya çalışmak demektir. Eğer toplumumuz Lût kavmi gibi cinsel ahlâksızlığı doruk noktaya çıkarmış bir toplumsa, o toplum içinde Lût’u (a.s) örnek alarak; toplumumuz Nuh kavmi gibi salih kişileri putlaştırmayı doruklaştırmış bir toplumsa, Hz. Nuh’un rolünü oynamaya çalışarak; toplumumuz Âd kavmi gibi dünyayı cennetleştirme cinnetine kapılmış, cenneti dünyada aramaya başlamış bir toplumsa, o zaman da Hûd (a.s)’ı; Semûd kavmi gibi hayırdan, hayırlıdan hoşlanmayan bir toplum içinde yaşıyorsak Salih’i (a.s); İsrâil oğulları gibiyse toplumumuz, o zaman Hz. Mûsâ gibi davranarak peygamberlere iman edeceğiz. Esasen bugün çevrelerinde örnek şahsiyet arayan kimseler, peygamberleri tanıma zahmetine katlanmaktan kaçan insanlardır. Evet, Peygamberlere de inanırlar o ebrâr olanlar. Başka? "Malı sevmekle beraber yakınlarına, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere, köle ve esirlere veren kişidir." Malı sevmekle beraber. Ya bu mala ihtiyaçları varken, sevdikleri halde onu verirler demektir bunun mânâsı. Ya da Allah sevgisinden ötürü malı verirler, bu malı şunlara şunlara yedirirler demektir. Yahut da sevmedikleri, beğenmedikleri mallardan değil; en çok sevdikleri, en kıymetli mallarından verirler demektir. Kime verirler bu mallarını? 1- Yakın akrabalara. İslâm, aileyi toplumun temel taşı kabul eder. Eğer birilerine bir iyilik yapılacaksa, bu öncelikle aileye ve yakın akrabalara yapılmalıdır. Çünkü Allah’ın Resûlü’nün bir hadislerine göre miskinlere yapılan sadaka bir sadakadır, ama akrabaya yapılan sadaka iki sadakadır. Bunlardan birisi sadaka, ötekisi de sıla-i rahimdir. 2- Yetimlere verenler. Yetim, toplumda babası ölen ve henüz kendi ihtiyaçlarını temin edebilecek durumda olmayan buluğa ermemiş küçük çocuklardır. Yetim, bir de toplumda siyasal ve ekonomik dayanağı olmayan insanlar, garibanlar demektir. Bunlara da yedirmek ve vermek zorundayız. 3- Miskinlere yemek yedirenler. 4- Yolda kalmışlara yardım edenler. Evinden uzakta, yolda kalan, bulunduğu yerin yabancısı olan, üstelik de gittiği beldede hiçbir tanıdığı, sığınağı, barınağı olmayan ve de evine dönebilecek kadar parası pulu, imkânı bulunmayan kimse demektir ki; bunlara da yardım edeceğiz. 5- Dilencilere. Dilenmemek için bütün imkânlarını kullandığı halde yine de ihtiyaçlarını temin edemeyen ve bu sebeple istemek zorunda kalan kişilere de yardım elimizi uzatmak zorundayız. İslâm Aslında dilenmeyi meşru görmez. İslâm toplumunda çalışıp kazanabileceği halde dilenen bir ferdin varlığı asla düşünülemez. Hem dilenen açısından bu böyledir, hem de o toplumun zenginleri açısından buna imkân yoktur. Evet dilenenlere de verirler onlar mallarından. 6- Köle ve esirlere verirler. "Namazı ikâme eden ve zekâtı veren, söz verdikleri zaman ahidlerini yerine getiren kimselerdir. 1- Namazı ikâme demek; onu birtakım hareketler manzumesi olarak değil veya sadece şeklî olarak belli bir yöne yönelmekten ibaret olarak değil, dinlerinin direği olarak, sosyal hayatlarının düzenleyicisi olarak namazı ikâme ederler. Yâni bedenlerinde Allah’ı söz sahibi kabul ederler. 2- Zekâtı verirler. Mallarında Allah’ı söz sahibi kabul ederler. Mallarının sahibi olarak bildikleri ve iman ettikleri Allah’ın hakkı olarak mallarının zekâtını verirler. 3- Söz verdikleri zaman ahidlerini yerine getirenlerdir onlar. Allah’a verdikleri ahidlerini yerine getirirler. Allah’tan başka Rab kabul etmezler. Bir de kendi aralarında verdikleri ahidlerine riâyet ederler. Randevularına, sözlerine sâdık davranırlar. Bir de onlar: "Sıkıntı ve hastalık hallerinde, şiddetli savaşta sabredenlerdir." Sabır: 1- Fakirliğe sabrederler. Allah’ın taksimine razı olurlar. Şunu kesinlikle bilirler ki; Allah kendilerine bir şey ayırmışsa, yanlışlıkla onu başkalarına vermeyecek kadar âdil, başkalarına ayırdığını da ne yaparlarsa yapsınlar kesinlikle kendilerine vermeyecek kadar ilim sahibidir. Bir ağız açmışsa, kesinlikle açtığı ağızdan gafil olmayan bir Allah’a inanırlar. Fakr u zaruret durumlarında sabrederler. Allah’ın nasıl istemişse kendilerini öylece imtihan edeceğini bilirler ve telaşa kapılmazlar. 2- Hastalığa sabrederler. Allah bazen çeşitli hastalıklarla imtihan eder kullarını. Sosyal hastalıklar, ailevî hasalıklar, bedenî hastalıklar. Mü'minler kesinlikle bilirler ki; bunlar günahlara kefarettir. Hastalıklar anında mü'minler isyan etmezler, sapıtıp dağıtmazlar. Çünkü isyan ne çekilen acılara derman olur, ne de günahlardan arınmaya sebep olur. 3- Savaşta, cihatta sabrederler onlar. Allah adına yapılacak cihat nefse ağır gelir. Çünkü savaşta ölüm vardır, yaralanma vardır, maddî ve manevî kayıplar vardır. Çok sevdiği kişileri, yanı başındaki arkadaşını kaybetme vardır savaşta. Mü'minler bu durumda sabrederler. Allah bazen mü'minlere böyle acılar tattırabilir. Rabbimiz bazen zaferi geciktirebilir. Zaferin gecikmesinde de mü'minler için çok büyük faydalar vardır. Savaşın kendine has kuralları vardır. Ne sade-ce, ben müslümanım demek, savaşın kazanılması için yeter sebeptir, ne de sadece kâfir damgasını yemek savaşın kaybedilmesi için kafi sebeptir. Mü'minler, gerçek mü'min olurlarsa savaşın şartlarını yerine getirmenin, imanın şartlarından biri olduğunu bilerek tedbirlerini alırsa; ancak o zaman savaşı kazanabilirler. Kur’an’da bazı âyetler görü-yoruz. Meselâ: "Muhakkak ki Allah, iman edenleri savunur, zira hainleri ve nankörleri hiç sevmez." (Hac: 38) Buyurulur. Çünkü mü'minler, bütün yeryüzü insanlığının inanç ve ibâdet hürriyetini teminat altına almak için hareket etmektedirler. Ayrıca karşılarındaki azgınlar da tümüyle zulmün içindedirler, zâlimdirler. Hem kendilerine karşı zâlimdirler hem de başkalarına karşı zâlimdirler. Bu durumda Cenab-ı Hak bu âyetiyle, açıkça mü'minleri savunduğunu garanti etmektedir. Burada aklımıza bir soru geliyor. Madem ki Allah mü'minleri savunacaktır, savunacağını garanti ediyor, hal böyle olunca acaba neden onlara bu cihad emri gelmektedir? Neden savaşa katılarak ölümle, yaralanma ile, çeşitli sıkıntılarla karşı karşıya gelmeleri istenmektedir? Halbuki netice belli olduğuna göre, Rabbimiz onları hiç yormadan, üzmeden, acı çektirmeden, ölmeden, öldürmeden Allah neticeyi gerçekleştiriverseydi olmaz mıydı? Bütün bunların hikmeti nedir acaba? Bütün bu sorulara verilebilecek bir tek cevap vardır, o da Cenab-ı Hakkın yüce hikmetidir. Bizimse o hikmetten kavrayabildiğimiz ancak çok az bir kısımdır. Bir kere Rabbimiz bu İslâm davasını omuzlayan insanların uyuşuklardan meydana gelmesini istemiyor. Şurada burada keyif çatarak yan gelip yatarak Allah’ın yardımını bekleyen insanlardan olmasını istemiyor. Bununla beraber düşmanlarına karşı hazırlıkları, planları, programları, silahları, kılıçları olmasını istiyor. Şurası hiçbir zaman unutulmamalıdır ki hiçbir zahmete girmeden, hiçbir sıkıntıya katlanmadan, dükkanlarından, bürolarından, parklarından, plajlarından vazgeçmeden kişilere gelecek zaferlerin kaybedilmesi çok kolay olacaktır. Kolay elde edilen şeylerin kaybedilmesi de o nisbette kolay olacaktır. Ucuz kazanılan zaferler çok çabuk kaybedilir. Bu ve bunun gibi bizim bilemeyip de Allah’ın bildiği pek çok hikmetlerden ötürü Allah, mü'minlerin savunmalarını yine mü'minlerin elleriyle gerçekleştirmek istemektedir. Zaman gelir; mü'minler zulme uğrarlar, ezilirler, çiğnenirler, hapislere tıkılıp ağızları kapatılır, elleri bağlanır. Rabbimiz Allah’tır de-menin dışında hiç bir suçları olmayan bu mazlumların eline zafer çok geç gelebilir. Ama bilesiniz ki, bu gecikme de Allah’ın hikmetiyledir. Şöyle birkaç madde olarak bunu özetlemeye çalışayım inşallah. 1- Zaferin gecikmesinin sebebi, belki de mü'minlerin imanlarının henüz kökleşmemesinden kaynaklanabilir. Belki de imanlarının gereği olarak bu savaş konusunda imkânlarının tamamını seferber edecek duruma gelememiş olabilirler. Bu durumda zaferi elde etseler bile onu koruyacak durumda değillerdir. Zira ellerindekini, ceplerindekini, kasalarındakileri bu dava uğrunda son damlasına kadar harcayabilmiş değillerdir. Sevdiklerini, değer verdiklerini bu uğurda henüz tümüyle gözden çıkarabilmiş değillerdir. 2- Bir de mü'minler imkânlarını, kuvvetlerini son damlasına kadar kullanarak, artık Allah’ın yardımı olmadan hiçbir kuvvetin zaferi kendilerine zaferi temin edemeyeceğini anlayıncaya kadar, yâni bütün güçlerini kullanıp sonra da işi Allah’a havale edebilecek duruma gelinceye kadar Allah zaferi geciktirebilir. 3- Bazen de Allah zaferi şunun için geciktirebilir: Mü'minler korkunç işkencelere, sıkıntılara, ıstıraplara maruz kalarak Allah’a bağlantılarını, Allah’a sığınma melekelerini artırmak için Cenab-ı Hak zaferi geciktirebilir. Yıllar yılı alnı paslanmışlar, vicdanı paslanmışlar, namazı unutmuşlar, Allah’ı unutmuşların cephede, o zor durumda kanlarıyla abdest alıp unuttukları Allah’a dönecekleri güne kadar Allah zaferi geciktirebilir. 4- Bazen de şunun için gecikebilir zafer: İslâm ümmeti henüz bütün varlığıyla savaşa katılmamış olabilir. Birileri bir yerlerde öldürülürken, birileri bir yerlerde zevk ü sefa içinde bulunabilirler. Şu anda olduğu gibi. Yanı başlarında kardeşleri öldürülürken, kimileri Allah davası için bir kısım fedâkarlıkları göze alabilecek noktada olmayabilirler. Ya bir mevki elde etmek, ya ganîmet devşirmek, ya da bir şahsi menfaat için kardeşleriyle birlikte savaşmıyor olabilirler. İşin acısı bu savaşa katılmayan müslümanlar, savaşan müs-lümanların karşısındaki şer güçlerin içinde olabilirler. Yâni şer güçlerin içinde böyle şuursuz da olsa birtakım hayır güçler de bulunabilir. Halbuki Allah, kesinlikle hayrın şerden bütünüyle ayrılmasını iste-mektedir. Zira hayrın desteğindeki şerrin yıkılması gerçekten çok zordur. İşte Allah, şerrin içindeki hayır birimlerinin ayrılıp, şerrin tek başına desteksiz kalacağı ana kadar zaferi geciktirebilir. Şu anda tüm dünyada müslümanların yaşadıkları talihsiz durum bundan ibarettir. Yâni şerrin tüm müslümanlar tarafından anlaşılmasını istemektedir. Zira müslümanlardan bir grup insan, şerle savaşa kalkıştığı zaman bu şer güçler, diğer müslümanlardan destek bulabilmektedir-ler. Bazı zavallı müslümanlar hâlâ bu bâtılların hak olduğunu zannet-tikleri için, onların yıkılıp gitmesine razı olmamaktadırlar. Halbuki Allah bâtılın bâtıl olarak herkesin gözleri önünde açığa çıkmasını, tüm müslümanların ondan desteğini çekmesini ve bu bâtıl yıkılıp giderken de kökten yıkılıp gitmesini, onun yok olup gidişine üzülecek bir tek müslümanın kalmamasını istemektedir. Bu yüzden bütün müslüman-ların topyekun bâtılı anlayabilecek bir duruma gelecekleri ana kadar zafer gecikebilir diyoruz Allahu âlem. İşte her ne sebeple olursa olsun mü'minler zaferin gecikmesi karşısında sabredecekler ve yılgınlık göstermeyeceklerdir. "İşte bunlar sâdıklardır (doğru söyleyenlerdir) ve işte gerçek takva sahipleri de bunlardır." Dikkat ederseniz Rabbimiz en küçükten en büyüğe doğru sıralamış. Bunlara sabretmeden imanın tadını tatmak mümkün değildir. Zaten gerçek mü'min, böyle zor zamanlarda belli olacaktır. İşte sâdıklar bunlardır. İşte iman iddiasında sâdık olanlar ancak bunlardır. Bu sıfatları üzerinde bulunduran ve inandığı şeyleri pratiğe aktaran kişi birr sahibidir, takva sahibidir, Allah bizleri bunlardan eylesin inşallah.. Bundan sonra İslâm toplumunda bu yasaları ve imanı korumaya yönelik cezai müeyyideleri anlatmaya başlıyor Rabbimiz. Genel olarak Kur’an’ın ortaya koyduğu cezai müeyyideler iki kısımdır. Âhi-rette verilecek cezalar ve dünyada verilecek cezalar. Dünyada veril-mesi gereken bir cezai müeyyide bakın şöyledir: