Bakara Suresine Dön

Bakaraالبقرة

177. Ayet

177Bakara Suresi

لَيْسَ الْبِرَّ اَنْ تُوَلُّوا وُجُوهَكُمْ قِبَلَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَلٰكِنَّ الْبِرَّ مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ وَالْكِتَابِ وَالنَّبِيّ۪نَۚ وَاٰتَى الْمَالَ عَلٰى حُبِّه۪ ذَوِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينَ وَابْنَ السَّب۪يلِ وَالسَّٓائِل۪ينَ وَفِي الرِّقَابِۚ وَاَقَامَ الصَّلٰوةَ وَاٰتَى الزَّكٰوةَۚ وَالْمُوفُونَ بِعَهْدِهِمْ اِذَا عَاهَدُواۚ وَالصَّابِر۪ينَ فِي الْبَأْسَٓاءِ وَالضَّرَّٓاءِ وَح۪ينَ الْبَأْسِۜ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ صَدَقُواۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ

İyilik, yüzünüzü doğu ya da batı cihetine dönmeniz değildir. (Gerçek anlamda) iyilik; Allah’a, Ahiret Günü’ne, meleklere, Kitab’a ve nebilere iman edenlerin; sevmesine rağmen malı yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, dilenenlere ve kölelere verenlerin; namazı kılıp zekâtı verenlerin; söz verdiklerinde sözlerine bağlı kalanların; fakirlik, hastalık ve savaş zamanında sabredenlerin yaptığıdır. İşte onlar sadık olanlardır. Onlar takva sahiplerinin ta kendileridir.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

177:"Yüzlerinizi doğuya ya da batı tarafına çevir­me­niz birr değildir. Lâkin gerçek birr sahibi (gerçek iman eden) kimse Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara ve peygamberlere iman eden kimsedir. Malı sevmekle be­raber yakınlarına, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere, köle ve esir­lere veren kişidir. Namazı ikâme eden ve zekâtı veren, söz verdik­leri zaman ahidlerini yerine getiren kimselerdir. Söz verdikleri zaman da sözlerini ye­rine getirirler. Sıkıntı ve hastalık hallerinde, şiddetli sa­vaşta sab­redenlerdir. İşte bunlar sâdıklardır (doğru söyle­yenlerdir) ve işte gerçek takva sahipleri de bunlardır." Kıblenin değiştirilmesinden sonra yahudi ve hıristiyanların, her­kesin kendi kıblesine dönmesi gerekliliği hususundaki dedikoduları devam ettirmeleri üzerine gelen bu âyet-i kerîme, önce ya­hudi ve hı-ristiyanlara diyor ki: Bir kere doğunun da batının da kıble olması kaldırılmıştır. Doğuya va batıya dönme konusunda ıs­rar etmenizin bir anlamı yoktur diyerek yahudi ve hıristiyanlara hitap etmektedir. Sonra da tüm insanlığa diyor ki âyet; ibâdetlerin dış formla­rına önem vermenizin fazla bir değeri yoktur. Namazda yüzünüzü şekil olarak doğuya ya da batıya döndürmeniz gerçek iman değil­dir, gerçek birr ve iyilik değildir. Yâni ruhsuz bir biçimde, sadece şekil olarak bazı dini formalite ve törenleri icra ederek dindarlık gösterisinde bulunma­nız gerçek iman ve gerçek takva değildir. Gerçek iman, birtakım ha­reketleri yapmak, şuraya ya da buraya dönmek, Kâbe’ye ya da Mes-cid-i Aksa’ya yönelmek, yatıp kalk­mak değildir. "Lâkin gerçek birr sahibi (gerçek iman eden) kimse Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara ve peygam­berlere iman eden kimsedir." Gerçek birr sahibi, gerçek iyilik ve takva sahibi kimse: 1- Allah’a Allah’ın istediği gibi iman eden kimsedir. Aristo’nun inandığı gibi değil, Ebu Cehil’in inandığı gibi değil, şeytanın inandığı gibi, ya da müşrik ehl-i kitap dünyanın inandığı gibi değil. Bunlar da Allah’a inandıklarını iddia ediyorlardı. Meselâ Aristo Allah’a inandığını iddia ediyor ve inandığı Allah’ı bakın bize şöyle tarif ediyor: Benim inandığım Allah, dünyayı yarattı. Sonra yarattığı dünyaya dönüp bir baktı ve beğenmedi onu. Dünyayı çok basit, çok bayağı buldu ve on­dan istinkaf etti, el etek çekti, onunla ilgilenmekten vazgeçti ve dünya işini bize bıraktı, ne haliniz varsa kendiniz görün dedi. İşte demokrasi buradan çıkar. Demokratik ülkelerin Allah’ı, Aristo’nun Allah’ıdır. Dünyayı yaratan, ama onunla ilgilenmeyip dünya işlerini insanlara, insanların egemenliğine bırakan bir Allah. Hukuktan anlamayan, eğitim konusunda bilgi sahibi olmayan, kılık kıyafete ka­rışmayan, dünya işiyle ilgilenmeyen bir Allah. Veya işte altı günde zar zor dünyayı yaratıp, yorulduktan sonra köşesine çekilip dünyanın idaresini insanlara bırakan bir Allah. Veya Ebu Cehil’in inandığı gibi yeryüzünde birtakım put­lara, birtakım tâğutlara kulluğa da ses çıkaramayacak kadar uyu­şuk, güç­süz bir Allah. Ebu Cehil de böyle bir Allah’a inanıyordu. Tamam gök­lerin ve yerin yaratılışı konusunda söz sahibi olan; ama hayata karış­mayan, yerde birtakım varlıkların hâkimiyetine de rıza göstermek zo­runda olan bir Allah. Veya şeytan da Allah’a inanıyordu. Bunu Kur’an’dan öğre­niyo­ruz. Peki şeytan nasıl bir Allah’a inanıyordu? Hayatının bazı bölümle­rine karışan; ama bazı bölümlerine karışmayan bir Allah’a inanıyordu şeytan. Kendisini tekliften âzâde sayıyor, bazı emirle­rini yok farz edi­yor, hayatının bazı bölümlerinde kendisini özgür zannediyordu. Bugün müslümanlardan pek çoğu da sanki şeytanın inandığı gibi inanıyor Allah’a. Müslümanım diyen insanlardan pek çoğu, tıpkı şeytan gibi kendilerini tekliften âzâde sayıyorlar. Ha­yatlarının bazı bölümlerinde sanki o konuda Allah’ın bir teklifi yokmuş gibi davranı­yor-lar. Meselâ kimi müslümanların hayatında namaz hacdan sonra başlar. Sanki hacca gidip gelinceye kadar bu konuda kendisine Al­lah’ın bir teklifi yokmuş gibi. Veya kimi müslümanların hayatında İslâm, kırk yaşından sonra başlar. Sanki o zamana kadar Allah’ın bir teklifi yokmuş gibi. Kimi müslümanlar Ebu Cehil gibi hayatlarının bazı bölümle­rine Allah’ı karıştırırlar; ama hayatlarının bazı bölümlerine kesinlikle Allah’ı karış­tırmamadan yanalar. Kimileri öyle bir Allah’a inanıyor ki, cebindeki parasına karış­maz o Allah. Nereden kazanacağına, nerede harcayacağına karış­maz o Allah. Meslek seçimine karışmaz o Allah. Kimileri öyle bir Al­lah’a inanıyor ki; düğününe, derneğine karışmaz o Allah. Kılık kıyafe­tine karışmaz o Allah. Yemesine içmesine, okumasına yaz­masına, al-masına satmasına karışmaz o Allah. Böyle bir iman değil de, Allah’a Allah’ın istediği biçimde ina­nır­sak, yâni kitabında bizden istediği biçimde hayatın tümüne karışan, hayatımızın tümünde bizden kulluk isteyen ve hayatımı­zın tümünde, yerken içerken, kazanırken harcarken, giyinirken soyunurken, alırken satarken, severken küserken hattâ tırnağımızı kesmemize varıncaya kadar tüm hayatımızda yalnız kendisini dinlememizi isteyen ve kendi­siyle birlikte başkalarını da dinleme­miz konusunda bizi soğanın dişi­sinden bile kıskanan bir Allah’a inanıyorsak; işte bu iman demektir. Değilse Allah korusun Aristo’nun inandığı gibi dünya işle­rini bilmeyen, dünya işlerine karışmayan ve bize hadi ne haliniz varsa gö­rün! İstediğiniz gibi hukuk yapın! İstediğiniz gibi giyinip soyunun! Dile­diğiniz mesleği seçin, dilediğiniz yerden kazanın, dilediğiniz yerde harcayın, çalın, çırpın! Dilediğiniz kişilere ege­men­lik yetkilerinizi ve­rin! Dilediğiniz varlıklara kulluk yapıp, di­ledi­ğiniz kişileri dinleyin! Za­ten benim bu konularda gücüm kuvve­tim, yetkim yoktur! Diyen veya Ebu Cehil gibi yerde birtakım put­lara tapınmaya, birtakım tağutlara egemenlik hakkını vermeye ses çı­karmayacak kadar uyuşuk bir Al­lah’a inanıyorsak bilelim ki bu Al­lah’ın istediği bir iman değildir. Her­kes ken-di kafasından bir iman geliştirip, ya Rabbi biz böyle bir iman modelini münâsip gör­dük, herhalde sen de buna ses çıkarmazsın! Di­yerek Allah’a akıl ver­meye, yol göstermeye kimsenin hakkı yoktur. Veya, ya Rabbi biz bunu münâsip gördük, sen de bunu ka­bul etmek zorundasın! Diyerek Allah’a kafa tutmaya kimsenin hakkı yok­tur. İsterseniz dilediğiniz gibi inanın, dilediğiniz gibi anla­yın ama bile­siniz ki, sonunda hesaba çekecek olan Allah’tır. Gerçek iman sahipleri, gerçek birr ve takva sahipleri Al­lah’a Allah’ın istediği, Allah’ın razı olduğu biçimde iman edenler­dir. 2- Âhiret gününe iman eden kimselerdir onlar. Âhiret gü­nüne iman, hesap kitap konusuna iman demektir. Âhirete inanan kişi, he­sap kitap konusunda korku sahibi olan kişi demektir. İn­sanlar neden korkarlarsa ona karşı titiz davranırlar. İşte mü'min böyle bir korku du­yan kişidir. Her adım atışında, her duruşunda, yâni pozitif ve negatif her eyleminde korku içinde olan kişidir. Ya bu konuda hesaba çekilir­sem! Ya bu bakış yarın karşıma bir dosya olarak çıkarsa, ya bu hare­ket yarın hesaba çekilirken aley­hime çıkarsa, ya cehenneme sürük­lerse beni bu duruş diye sü­rekli bir hesap kitap içinde bulunur mü'min. Böyle bir korkunuz var mı, yok mu? Bir düşünün. Yâni aç kalma kor­kusu, borcumuzu ödeyememe korkusu, ele âleme rezil olma korkusu, evimizin eli­mizden alınma korkusu, polis korkusu, maliyeci korkusu, hapse girme korkusu, çek senet protesto korkusu, işten atılma, statü­müzü kaybetme korkuları. Bütün bu korkularımız yanında âhiret kor­kusu pek yok gibi değil mi? Halbuki Allah kitabının başka bir âyetinde müttakıleri an­latır­ken: "Onlar her ân Allah’la karşı karşıya geliverecek­le­rini ve Rablerine dönüyor olduklarına inanan kimseler­dir." ( Bakara 46) Buyuruyordu. Her ân Allah’la karşı karşıya gelivereceğine ina­nan insanlar. Ha şu köşeyi döndüm dönmeden, ha şu lokmayı yuttum yutmadan, ha şu cümleyi bitirdim bitirmeden ölüverecek ve Rabbimle karşı karşıya gelivereceğim inancıyla yaşayan insanlar­dır onlar di-yordu. Çünkü âhiret inancı Allah’la beraber olmayı, her ân Allah’la karşı karşıya gelmeyi gündeme getirecektir. Böylece kişi sürekli Al­lah’la beraber, kendini kontrol edebilme imkânı bula­caktır. Çünkü âhirete iman bunu sadece söz planında söylemek değil hayat prog­ramını ona göre yapmak demektir. Mü'min, hayat programını bu inanca bina eden kişidir. Yâni âhirete imanı sürekli iki kaşının arasında hisseden kişidir. Ama Allah korusun da bugün bizler, dilimizle âhirete imanı gündeme getiren bizler, hayat programlarımızla onu yalanlamaktayız. İşimiz, dükkanı­mız, ticaretimiz, maişet teminimiz, geleceğe ait planları­mız, kazanma hırsımız, ebedî kalacak gibi diktiğimiz villalarımız, evlerimiz, eşyaları­mız, hedeflerimiz ve bilfiil hayatımızla âhireti in­kâr ediyoruz. Dilleri­mizle ikrar ediyoruz; ama hayatlarımızla yalan­lıyoruz Allah korusun. Böyle değil de gerçekten hem diliyle hem de hayat programıyla âhirete inanan insanlardır birr ve takva sa­hipleri. İnşallah Allah bizi de onlardan eylesin.. Bu konu gerçekten çok mühimdir. Âhirete iman konusunu sü­rekli gündemde tutmak zorundayız. Hem kendimizi hem de çev­remizi âhiretle uyarmak zorundayız. Diyelim ki tüm insanlara: Ey insanlar! Bir gün gelecek ayınız da, güneşiniz de, yıldızlarınız da, semanız da, arzınız da, malınız mülkünüz de, gücünüz saltanatı­nız da, paranız servetiniz de herşeyinizle birlikte yok olacaksınız! Hesap kitap vermek üzere Allah’ın huzuruna gideceksiniz diye uyaralım insanlığı. Pey­gamberlerin ellerindeki en büyük silahlar­dan birisi buydu. Onlar dö­nemlerinde Allah’ın kullarını bununla uyarmışlardı. Biz de günümüz insanlarını âhiretle korkutmak zo­rundayız. Bir atom bombası, bir hidrojen reaktörü, bir tank, bir füze karşı­sında bir çok devletler savaştan el etek çekip teslim sanca­ğını çekerken, aynı insanları âhiretle uyardığımız zaman bir tek günahı bile terk etmediklerini görüyoruz. Bu insanlar A.B.D nin, Avrupa’nın sihirbazlıkları karşısında on­lardan tir tir titriyorlar da âhiret karşısında hiç irkilmiyorlar. Hal­buki A.B.D de, Çin de, İngiltere de çok basittir, güçsüzdür, herşeyleri ar­tistlik ve sihirbazlıktır. İşte gördük Kamboçya’da, Afganistan’da, Somali’de bunla­rın ne düzenbaz olduklarını. Öyleyse biz de bu insanların karşı­sına tıpkı Peygamberlerin yaptıkları gibi Allah’ın âyetleriyle çıka­lım. Onlar iman etmeseler de, alay ediyor görünseler de onların karşılarına bu kitapla çıkalım. Çünkü nihaî noktada onları diriltecek olan yine bu kitap ola­caktır. Kadın, erkek, kâfir, mü'min, hür, köle kim olurlarsa olsunlar in­sanlar, ne olurlarsa olsunlar onları dirilte­cek bu kitaptan başka bir şey yoktur elimizde. Bunu hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmayalım inşal­lah. 3- Meleklere iman eden kimselerdir onlar. Meleklere iman de­mek; Allah’ın melekler vasıtasıyla bizimle diyalog kurduğuna iman demektir. Yâni Allah’ın kendi köşesine çekilmeyip her ân melekleri vasıtasıyla dünya işlerini idare ettiğine, her ân yanı­mızda olduğuna, bu melekleri vasıtasıyla yeryüzüne karıştığına, yeryüzünde seçtiği peygamberlerine bu melekleri vasıtasıyla bizim hayatımızı düzenle­mek üzere mesajlar gönderdiğine, vahiy gön­der­diğine ve bizi bununla sorumlu tuttuğuna iman demektir. Me­lekler vasıtasıyla bizim amelle­ri-mizi tesbit ettiğine, melekleri vası­tasıyla bizi bize isabet edecek be­lâlar ve musîbetlerden koru­du­ğuna, melekleri vasıtasıyla bizim karı­mızı, boramızı, yağmuru­muzu sağladığına iman demektir. Meleklere iman, bu demektir. Yoksa sadece meleklerin varlığına iman demek değildir bunun mânâsı. 4- Allah’ın kitaplarına iman eden kimselerdir o birr sahipleri. Ki­taba iman demek; hayatı onunla düzenlemek üzere kitaba iman de-mektir. Kitaba iman demek; içindekilere iman demektir. İçinde­kilerin doğruluğuna ve uygulanırlılığına, uygulanması gerektiğine iman de­mektir. Kitaba iman demek; Allah kitabında böylece buyurdu, ben de bunu aynen anladım ve kabul ettim demektir. Yâni Allah kita­bında ne dedi? Bizzat Allah’la diyalog kurarak, Allah’ın kelâmıyla diyalog kura­rak, ama bunu Peygamber örnekliliğinde anlayarak onu amele dö­nüş-türmektir. Hani hatırlayın, sûrenin başında kitaba iman konusunda iki gruptan söz etmişti Rabbimiz. 1- Kitapla yol bulan müttakıler. Yollarını kitaba sorarak bu­lan­lar, hayat programlarını kitaba bakarak yapanlar. Yaptıklarını kitap yap dedi diye yapanlar, yapmadıklarını da kitap yasakladı diye yap­mayanlar. 2- İkinci grup da: “Kendilerini ha uyarmışsın, ha uyarmamışsın fark etmez bir tavır alıp iman etmeyenler” (Bakara 6) Böyle olanlar. Yâni fark etmez kitap kendilerini ha uyarmış, ha uyarmamış olanlar. Yâni yeryüzünde böyle bir kitap var mı, yok mu? Fark etmez olanlar. Kitaba karşı kayıtsız, ilgisiz ve nötr dav­rananlar. Kitabın varlığı ile yokluğu kendileri için müsavi olanlar. Veya kitap ne derse desin, Allah ne derse desin fark etmez, ben yine bildiğimi oku­rum! Diyenler. Yâni kitap karşısında, peygamber karşısında Firavunluk ya­pan­lar. Hani öyle diyordu ya âyet-i kerîme: Allah’ın indirdiğini haya­tında görüntülemeyip de başkalarının indirdiğini hayatında gö­rüntüle­meye çalışan kimseyi görmedin mi? diyordu ya. Ben Fira­vun değilim, demek çok kolaydır; ama benim amelim, benim tav­rım Firavunun ameline benzemiyor demek gerçekten çok zordur. Kitaba iman için, kitapla yol bulabilmek, kitabı hayat prog­ramı yapabilmek için kitabı tanımak zorundayız. Kitabı tanımayan bir ada­mın onunla amel etmesi ve onu hayat programı yapması mümkün değildir. Bilelim ki uygulayacak kadar kitaptan tanıdığı­mız âyetler, bi­zim âyetlerimizdir. Hani bizim külli bir imanımız vardı. İslâm’a ilk gi­rişteki imanımızdı bu. Ben bu kitabın tümüne inandım demiş ve böy­lece müslüman olmuştuk. Hani ya bu kitabın tümü­nün nesine inan­dık? Ya Rabbi şu anda onu tanıyamadığım için toptan inandım! Ama inşallah birim birim, tek tek, âyet âyet onu tanıyıp hayatıma uygulaya­cağım diye inanmıştık. Hani öyleyse? Toptan inandığımız bu kitabın tümünün imanı, birime dökülme­dikçe bilelim ki; o imanın bir anlamı kalmayacaktır. Kaldı ki inandık dedikten sonra da denenecektik değil mi? Ama şöyle bir iman caizdir: Adam kitabın tamamına toptan ina­nır. Ya Rabbi senin kitabında dediklerinin tamamının doğrulu­ğuna baştan inanıyorum. Ama şu anda henüz tanıyamadığım bö­lümleri var kitabının. Meselâ şu anda Âl-i İmrân’ı öğrenemedim, Enfal’ı henüz ta­nıyamadım. Ama şu anda sanki onların görüntü­lenmesi gibi bir hayat yaşıyorum. Bu hayatımı ben müslüman ola­rak yaşıyorum. Lâkin sana söz veriyorum ya Rabbi, yarın öğrene­ceğim âyetler, bugün yaşadığım dinle, bugün yaşadığım hayatla çatışırsa ben şimdiden onların doğ­ruluğunu kabul ediyorum diye okumaya devam ederse, gayret ederse böyle bir iman inşallah o kişiyi kurtaracaktır diyoruz. Unutmayalım ki hiçbir insan, hiçbir toplum kitapsız değildir. Her insanın, her toplumun hayatına uygulayabileceği, hayat prog­ramı adına baş vuracağı bir kitabı vardır. Kimileri toplum kitapla­rıyla, kimi­leri anane kitaplarıyla, kimileri moda kitaplarıyla, kimileri Marks’ın, ki­mileri Mao’nun, kimileri filanın kitaplarıyla amel etmek­tedir. İşte Ka­birde gelecek sorulardan birisi de bu şüphesiz "kita­bın neydi?" Yâni neyle amel ediyordun? Hayatına kimin emirleri egemendi? Denecek­tir. 5- Allah’ın Nebilerine iman eden kimselerdir onlar. Peygam­bere iman demek; onun örnekliliğine iman demektir. Pey­gambere iman demek; Allah’ın bizden istediği kulluğu icra ederken mutlak mâ­nâda kendisine uyulması gereken model insan oluşuna, nümune in­san oluşuna iman demektir. Peygambere iman, onun hayat progra­mına iman demektir. Peygambere iman, onun Al­lah’tan getirip haber verdiği şeylerin tamamının doğruluğuna iman demektir. Peygambere iman, Allah’ın onun vasıtasıyla insan haya­tına karıştığına iman de­mektir. Peygamber, kişinin kendisini takip ettiği, kendisine uyup, onun gibi olamaya, onun gibi hareket etmeye çalıştığı kimsedir. Peygam­ber, kişinin hayatında amir ve nahiy olan varlık demektir. Kişinin ha­yatında emretme ve nehyetme hakkına sahip olan var­lık onun pey­gamberidir. Peygamberin peygamber oluşunun hik­meti de işte bura­dadır. Peygamber, kişinin hayatında emreden ve yasaklayandır. Çocukluğumuzdan bu yana bize öğretilen (sıdk, ismet, ema­net, tebliğ, fetanet) sıfatları peygamberin kendisiyle ilgili yö­nüdür. Bunları zaten kabul etmek zorundayım ben. Yâni Rasulullah’ın doğru söylediğini, günahsız olduğunu, kendisine gelen âyetleri gizlemeden eksiksiz insanlara tebliğ ettiğini kabul ettim ve inandım ben. Ama be­nim birini peygamber kabul etmem demek, sadece bunları kabul et­mem demek değildir. Benim birini Peygamber kabul etmem demek, aynı zamanda onun benim ha­yatımda âmir ve nâhiy oluşunu kabul etmem demektir. Onun be­nim hayatımda emretme ve yasaklama yet­kisine sahip bir varlık olduğunu kabul etmem demektir. Eğer ben peygamberi az evvel saydığım şahsi sıfatlarıyla ka­bul etsem; ama onun benim hayatımda âmir ve nâhiy oluşunu kabul etmesem, yâni onu hayatımda emredici ve yasaklayıcı ma­kamında görmesem; onu peygamber kabul etmiş sayılmam. Pey­gamberin, peygamber olabilmesi için hayata hakim olması gerekir. Bir şey red­dedilecekse, bir şey kabul edilecekse, bir şeye izin ve­rilecekse, bir şey yasaklanacaksa, bir şey yapılacaksa, bir şey ya­pılmayacaksa, bu konuda söz sahibi peygamber olmalıdır. Bir şey denecekse o demelidir. Evet veya hayırı, red veya ka­bulü, emir veya yasağı Allah der; ama Allah’ın dediğini biz nere­den öğreniyoruz? Bunu biz sadece peygamberden öğreniyoruz, başka bir kaynağımız yoktur. Evet, işte peygamber budur. Kişinin hayatında bu derece hakim olan, bu derece kendisine uyulan var­lık demektir. Bizim böyle bir peygamberimiz var mı, yok mu? Ora­sını bilmiyorum. Çünkü hayatının her bir bölümü bizim için örnek olacak bir peygamberin, ha­yatının tamamının bilinmesi gerek­mektedir. Hayatı bilinmeyen bir pey-gamber nasıl örnek olacak da? Evet, peygamberlere iman konumumuz, makamımız, toplu­mu­muz hangi peygamberin konumuna, hangi peygamberin top­lumuna benziyorsa; o toplum içinde o peygamberi örnek alarak, o peygambe­rin rolünü üstlenerek bir hayat yaşamaya çalışmak de­mektir. Eğer toplumumuz Lût kavmi gibi cinsel ahlâksızlığı doruk noktaya çıkarmış bir toplumsa, o toplum içinde Lût’u (a.s) örnek ala­rak; toplumumuz Nuh kavmi gibi salih kişileri putlaştırmayı do­ruklaş­tırmış bir toplumsa, Hz. Nuh’un rolünü oynamaya çalışarak; toplumu­muz Âd kavmi gibi dünyayı cennetleştirme cinnetine ka­pılmış, cenneti dünyada aramaya başlamış bir toplumsa, o zaman da Hûd (a.s)’ı; Semûd kavmi gibi hayırdan, hayırlıdan hoşlanma­yan bir toplum içinde yaşıyorsak Salih’i (a.s); İsrâil oğulları gibiyse toplumumuz, o zaman Hz. Mûsâ gibi davranarak peygamberlere iman edeceğiz. Esasen bu­gün çevrelerinde örnek şahsiyet arayan kimseler, peygamberleri ta­nıma zahmetine katlanmaktan kaçan in­sanlardır. Evet, Peygamberlere de inanırlar o ebrâr olanlar. Başka? "Malı sevmekle beraber yakınlarına, yetimlere, yok­sullara, yolda kalmışlara, dilenenlere, köle ve esir­lere ve­ren kişidir." Malı sevmekle beraber. Ya bu mala ihtiyaçları varken, sev­dik­leri halde onu verirler demektir bunun mânâsı. Ya da Allah sevgisin­den ötürü malı verirler, bu malı şunlara şunlara yedirirler demektir. Yahut da sevmedikleri, beğenmedikleri mallardan değil; en çok sev­dikleri, en kıymetli mallarından verirler demektir. Kime verirler bu mallarını? 1- Yakın akrabalara. İslâm, aileyi toplumun temel taşı kabul eder. Eğer birilerine bir iyilik yapılacaksa, bu öncelikle aileye ve yakın akrabalara yapılmalıdır. Çünkü Allah’ın Resûlü’nün bir ha­dislerine göre miskinlere yapılan sadaka bir sadakadır, ama akra­baya yapılan sadaka iki sadakadır. Bunlardan birisi sadaka, öte­kisi de sıla-i rahim­dir. 2- Yetimlere verenler. Yetim, toplumda babası ölen ve he­nüz kendi ihtiyaçlarını temin edebilecek durumda olmayan buluğa erme­miş küçük çocuklardır. Yetim, bir de toplumda siyasal ve eko­nomik dayanağı olmayan insanlar, garibanlar demektir. Bunlara da yedirmek ve vermek zorundayız. 3- Miskinlere yemek yedirenler. 4- Yolda kalmışlara yardım edenler. Evinden uzakta, yolda ka­lan, bulunduğu yerin yabancısı olan, üstelik de gittiği beldede hiçbir tanıdığı, sığınağı, barınağı olmayan ve de evine dönebile­cek kadar parası pulu, imkânı bulunmayan kimse demektir ki; bunlara da yardım edeceğiz. 5- Dilencilere. Dilenmemek için bütün imkânlarını kullandığı halde yine de ihtiyaçlarını temin edemeyen ve bu sebeple istemek zo­runda kalan kişilere de yardım elimizi uzatmak zorundayız. İs­lâm As­lında dilenmeyi meşru görmez. İslâm toplumunda çalışıp kazanabile­ceği halde dilenen bir ferdin varlığı asla düşünülemez. Hem dilenen açısından bu böyledir, hem de o toplumun zenginleri açısından buna imkân yoktur. Evet dilenenlere de verirler onlar mallarından. 6- Köle ve esirlere verirler. "Namazı ikâme eden ve zekâtı veren, söz verdik­leri zaman ahidlerini yerine getiren kimselerdir. 1- Namazı ikâme demek; onu birtakım hareketler manzu­mesi olarak değil veya sadece şeklî olarak belli bir yöne yönel­mekten iba­ret olarak değil, dinlerinin direği olarak, sosyal hayatla­rının düzenleyi­cisi olarak namazı ikâme ederler. Yâni bedenle­rinde Allah’ı söz sahibi kabul ederler. 2- Zekâtı verirler. Mallarında Allah’ı söz sahibi kabul eder­ler. Mallarının sahibi olarak bildikleri ve iman ettikleri Allah’ın hakkı olarak mallarının zekâtını verirler. 3- Söz verdikleri zaman ahidlerini yerine getirenlerdir onlar. Al­lah’a verdikleri ahidlerini yerine getirirler. Allah’tan başka Rab kabul etmezler. Bir de kendi aralarında verdikleri ahidlerine riâyet ederler. Randevularına, sözlerine sâdık davranırlar. Bir de onlar: "Sıkıntı ve hastalık hallerinde, şiddetli savaşta sab­re­denlerdir." Sabır: 1- Fakirliğe sabrederler. Allah’ın taksimine razı olurlar. Şunu ke­sinlikle bilirler ki; Allah kendilerine bir şey ayırmışsa, yanlış­lıkla onu başkalarına vermeyecek kadar âdil, başkalarına ayırdı­ğını da ne ya­parlarsa yapsınlar kesinlikle kendilerine vermeyecek kadar ilim sahi­bidir. Bir ağız açmışsa, kesinlikle açtığı ağızdan gafil olmayan bir Al­lah’a inanırlar. Fakr u zaruret durumlarında sabre­derler. Allah’ın nasıl istemişse kendilerini öylece imtihan edeceğini bilirler ve telaşa kapıl­mazlar. 2- Hastalığa sabrederler. Allah bazen çeşitli hastalıklarla im­ti­han eder kullarını. Sosyal hastalıklar, ailevî hasalıklar, bedenî hasta­lıklar. Mü'minler kesinlikle bilirler ki; bunlar günahlara kefaret­tir. Has­talıklar anında mü'minler isyan etmezler, sapıtıp dağıt­mazlar. Çünkü isyan ne çekilen acılara derman olur, ne de gü­nahlardan arınmaya sebep olur. 3- Savaşta, cihatta sabrederler onlar. Allah adına yapıla­cak ci­hat nefse ağır gelir. Çünkü savaşta ölüm vardır, yaralanma vardır, maddî ve manevî kayıplar vardır. Çok sevdiği kişileri, yanı başındaki arkadaşını kaybetme vardır savaşta. Mü'minler bu du­rumda sabre­derler. Allah bazen mü'minlere böyle acılar tattırabilir. Rabbimiz ba­zen zaferi geciktirebilir. Zaferin gecikmesinde de mü'minler için çok büyük faydalar vardır. Savaşın kendine has kuralları vardır. Ne sa­de-ce, ben müslümanım demek, savaşın kazanılması için yeter se­beptir, ne de sadece kâfir damgasını yemek savaşın kaybedil­mesi için kafi sebeptir. Mü'minler, gerçek mü'min olurlarsa savaşın şartla­rını yerine getirmenin, imanın şartlarından biri olduğunu bile­rek ted­birlerini alırsa; ancak o zaman savaşı kazanabilirler. Kur’an’da bazı âyetler görü-yoruz. Meselâ: "Muhakkak ki Allah, iman edenleri savunur, zira hainleri ve nankörleri hiç sevmez." (Hac: 38) Buyurulur. Çünkü mü'minler, bütün yeryüzü insanlığının inanç ve ibâdet hürriyetini teminat altına almak için hareket etmektedirler. Ay­rıca kar­şılarındaki azgınlar da tümüyle zulmün içindedirler, zâlim­dirler. Hem kendilerine karşı zâlimdirler hem de başkalarına karşı zâlimdirler. Bu durumda Cenab-ı Hak bu âyetiyle, açıkça mü'minleri savunduğunu garanti etmektedir. Burada aklımıza bir soru geliyor. Madem ki Allah mü'minleri savunacaktır, savunaca­ğını garanti ediyor, hal böyle olunca acaba neden onlara bu cihad emri gelmektedir? Neden sa­vaşa katılarak ölümle, yaralanma ile, çeşitli sıkıntılarla karşı karşıya gelmeleri istenmektedir? Halbuki netice belli olduğuna göre, Rabbimiz onları hiç yormadan, üzme­den, acı çektirmeden, ölmeden, öldürme­den Allah neticeyi ger­çekleştiriverseydi olmaz mıydı? Bütün bunların hikmeti nedir acaba? Bütün bu sorulara verilebilecek bir tek cevap vardır, o da Cenab-ı Hakkın yüce hikmetidir. Bizimse o hikmetten kav­rayabil­diğimiz ancak çok az bir kısımdır. Bir kere Rabbimiz bu İslâm davasını omuzlayan insanların uyu­şuklardan meydana gelmesini istemiyor. Şurada burada keyif ça­tarak yan gelip yatarak Allah’ın yardımını bekleyen insanlardan olma­sını istemiyor. Bununla beraber düşmanlarına karşı hazırlık­ları, plan­ları, programları, silahları, kılıçları olmasını istiyor. Şurası hiçbir zaman unutulmamalıdır ki hiçbir zahmete gir­me­den, hiçbir sıkıntıya katlanmadan, dükkanlarından, büroların­dan, parklarından, plajlarından vazgeçmeden kişilere gelecek zaferlerin kaybedilmesi çok kolay olacaktır. Kolay elde edilen şeylerin kaybe­dilmesi de o nisbette kolay olacaktır. Ucuz kazanı­lan zaferler çok ça­buk kaybedilir. Bu ve bunun gibi bizim bileme­yip de Allah’ın bildiği pek çok hikmetlerden ötürü Allah, mü'minlerin savunmalarını yine mü'minlerin elleriyle gerçekleştirmek istemek­tedir. Zaman gelir; mü'minler zulme uğrarlar, ezilirler, çiğnenirler, ha­pislere tıkılıp ağızları kapatılır, elleri bağlanır. Rabbimiz Allah’tır de-menin dışında hiç bir suçları olmayan bu mazlumların eline za­fer çok geç gelebilir. Ama bilesiniz ki, bu gecikme de Allah’ın hik­metiyle­dir. Şöyle birkaç madde olarak bunu özetlemeye çalışayım inşallah. 1- Zaferin gecikmesinin sebebi, belki de mü'minlerin imanları­nın henüz kökleşmemesinden kaynaklanabilir. Belki de imanlarının gereği olarak bu savaş konusunda imkânlarının ta­mamını seferber edecek duruma gelememiş olabilirler. Bu du­rumda zaferi elde etseler bile onu koruyacak durumda değillerdir. Zira ellerindekini, ceplerinde­kini, kasalarındakileri bu dava uğ­runda son damlasına kadar harca­yabilmiş değillerdir. Sevdiklerini, değer verdiklerini bu uğurda henüz tümüyle gözden çıkarabilmiş değillerdir. 2- Bir de mü'minler imkânlarını, kuvvetlerini son damlasına ka­dar kullanarak, artık Allah’ın yardımı olmadan hiçbir kuvvetin zaferi kendilerine zaferi temin edemeyeceğini anlayıncaya kadar, yâni bütün güçlerini kullanıp sonra da işi Allah’a havale edebile­cek duruma ge­linceye kadar Allah zaferi geciktirebilir. 3- Bazen de Allah zaferi şunun için geciktirebilir: Mü'minler kor­kunç işkencelere, sıkıntılara, ıstıraplara maruz kalarak Allah’a bağlantılarını, Allah’a sığınma melekelerini artırmak için Cenab-ı Hak zaferi geciktirebilir. Yıllar yılı alnı paslanmışlar, vicdanı pas­lanmışlar, namazı unutmuşlar, Allah’ı unutmuşların cephede, o zor durumda kanlarıyla abdest alıp unuttukları Allah’a dönecekleri güne kadar Allah zaferi geciktirebilir. 4- Bazen de şunun için gecikebilir zafer: İslâm ümmeti he­nüz bütün varlığıyla savaşa katılmamış olabilir. Birileri bir yerlerde öldü­rülürken, birileri bir yerlerde zevk ü sefa içinde bulunabilirler. Şu anda olduğu gibi. Yanı başlarında kardeşleri öldürülürken, ki­mileri Allah da­vası için bir kısım fedâkarlıkları göze alabilecek noktada olmayabilir­ler. Ya bir mevki elde etmek, ya ganîmet dev­şirmek, ya da bir şahsi menfaat için kardeşleriyle birlikte savaşmı­yor olabilirler. İşin acısı bu savaşa katılmayan müslümanlar, savaşan müs-lümanların karşısındaki şer güçlerin içinde olabilirler. Yâni şer güçlerin içinde böyle şuursuz da olsa birtakım hayır güçler de buluna­bilir. Halbuki Allah, kesinlikle hayrın şerden bütünüyle ayrıl­masını is­te-mektedir. Zira hayrın desteğindeki şerrin yıkılması ger­çekten çok zordur. İşte Allah, şerrin içindeki hayır birimlerinin ayrı­lıp, şerrin tek başına desteksiz kalacağı ana kadar zaferi gecikti­rebilir. Şu anda tüm dünyada müslümanların yaşadıkları talihsiz durum bundan ibarettir. Yâni şerrin tüm müslümanlar tarafından anlaşılmasını iste­mek­tedir. Zira müslümanlardan bir grup insan, şerle savaşa kal­kıştığı zaman bu şer güçler, diğer müslümanlardan destek bula­bilmektedir-ler. Bazı zavallı müslümanlar hâlâ bu bâtılların hak ol­duğunu zan­net-tikleri için, onların yıkılıp gitmesine razı olmamakta­dırlar. Halbuki Allah bâtılın bâtıl olarak herkesin gözleri önünde açığa çıkmasını, tüm müslümanların ondan desteğini çekmesini ve bu bâtıl yıkılıp giderken de kökten yıkılıp gitmesini, onun yok olup gidişine üzülecek bir tek müslümanın kalmamasını istemek­tedir. Bu yüzden bütün müslüman-ların topyekun bâtılı anlayabile­cek bir duruma gelecekleri ana kadar zafer gecikebilir diyoruz Allahu âlem. İşte her ne sebeple olursa olsun mü'minler zaferin gecik­mesi karşısında sabredecekler ve yılgınlık göstermeyeceklerdir. "İşte bunlar sâdıklardır (doğru söyleyenlerdir) ve işte gerçek takva sahipleri de bunlardır." Dikkat ederseniz Rabbimiz en küçükten en büyüğe doğru sıra­lamış. Bunlara sabretmeden imanın tadını tatmak mümkün değildir. Zaten gerçek mü'min, böyle zor zamanlarda belli olacaktır. İşte sâdıklar bunlardır. İşte iman iddiasında sâdık olanlar an­cak bunlardır. Bu sıfatları üzerinde bulunduran ve inandığı şeyleri pratiğe aktaran kişi birr sahibidir, takva sahibidir, Allah biz­leri bunlar­dan eylesin inşallah.. Bundan sonra İslâm toplumunda bu yasaları ve imanı koru­maya yönelik cezai müeyyideleri anlatmaya başlıyor Rabbimiz. Genel olarak Kur’an’ın ortaya koyduğu cezai müeyyi­deler iki kısımdır. Âhi-rette verilecek cezalar ve dünyada verilecek cezalar. Dünyada ve­ril-mesi gereken bir cezai müeyyide bakın şöyledir: