179:"Ey akıl sahipleri, kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki sakınırsınız." Ne kadar güzel bir ifade değil mi? Ama unutmayalım ki, akıl sahiplerine hitap ediyor Allah. Değilse kısası ağır bulup, insanlara Allah kanunlarından başka kanunlar uygulamaya çalışarak, güya Allah’tan daha merhametli davrandığını iddia etmeye kalkışan zavallılar, zaten akıl sahibi olmadıkları için böyle davranmaktadırlar. Bunlara değil de akıl sahiplerine diyor ki Allah; "Kısasta sizin için hayat vardır." Peki kimin için hayat vardır? 1- Öldüren için hayat vardır. Öldüren müslüman kısasla temizlenip hayat bulmaktadır. Katil kendisine Allah’ın takdir buyurduğu kısas tatbik edilince, cezasını dünyada çektiği için cennete gidecektir. Eğer kısas uygulanmasaydı, o haliyle cehenneme gidecekti; halbuki İslâm cehenneme hayat demez. "Orada ne yaşayabilecek, ne de ölebilecekler." (A’lâ 13) Buna yaşamak da denmez, ölmek de denmez. Ama hayat cennettir. Ve o kişi cezasını dünyada çektiği için hayat gidecek, cennete gidecektir. İşte hayat vardır kısasta öldüren için. Başka kimin için hayat vardır? 2- Ölenin ailesi için, yakınları için hayat vardır kısasta. Kısas uygulanarak katil cezasını çektiği için ölenin tüm ailesi sükûnete ermiş, intikam duyguları sönmüştür. Yıllar yılı sürüp gidecek kan davalarının da önü alınmış, böylece hem ölenin ailesi için, hem de öldürenin ailesi için hayat vardır. Ama öyle değil de şimdiki gibi olunca, birkaç sene yatan katil hapisten çıkıp da köye dönünce; ölenin yakınlarından biri, bize yapana biz de böyle yaparız diyerek babasının yattığı yere onu gönderip kendisi de öldürdüğünün geldiği kodese gider, sonra işte bir iktidar değişikliği, bir yasa, bir af filan o da çıkar, bu defa öteki aileden biri, biz de adama böyle yaparız, derken bir ona çıkacaktır, bir yüze çıkacaktır ve bu kan davaları bitip tükenmek bilmeyecektir. 3- Başka kimin için hayat vardır kısasta? Toplum için hayat vardır kısasta. Öldüren kişiye kısas uygulandığı zaman toplumda insan değer kazanacaktır. Ölüm oranları birden bire sıfıra inecektir. Bakıyoruz bugün tavuk kadar adamın değeri yoktur. Yüz bin lira karşılığında adam öldürülüyor. Niye? E sonunda ölüm yok ya! Üç sene yatar, beş sene yatar çıkarım diyor adam ve hiç çekinmeden basit bir şey yüzünden adam öldürebiliyor. Türkiye’de sadece bir senede öldürülenlerin sayısı on binleri buluyor. Halbuki eğer kısas uygulansaydı, o zaman eller öyle rahat rahat tetiğe gidemeyecektir. Adam durup bir düşünecek, yoo!! Eğer ben bunu öldürürsem benim kelle de gider. Ben bunun dişini kırarsam benim diş de kırılır diyecek ve eller öyle rahat rahat tetiğe gitmeyecektir. Eğer bir toplum kısası uygulamayarak insan hayatına gereken kutsiyeti vermezse, katili korumaya çalışırsa, bu suça pirim vermiş ve binlerce insanın hayatını tehlikeye atmış demektir. Ölüm cezasını tamamen kaldırarak cinâyetleri teşvik etmek insan hayatına karşı işlenmiş en büyük insanlık suçlarından biridir. Ve yıllardır şu bizim toplumda bu suç işlenmektedir. (Kısasla ilgili sorular soruldu) Bu dört soruya cevap olarak belki önceki söylediklerimi tekrar sadednce olacak ama şunları söyleyelim. Bir kere, İslâm'a göre insan öldürmek, intihar etmek, kana, mala ve ırza (iffete) tecâvüz haramdır. Müslümanın canı, malı, ırzı ve şerefi koruma altındadır. Yine müslümanın müslümana, hakaret etmesi, onunla alay etmesi, ona karşı kibirlenmesi, ona eliyle ve diliyle zarar vermesi de helâl değildir. Bir kimse bir insanı öldürürse veya bedenine zarar verirse; İslâm bunun cezâsının verilmesini öngörür. Hem insan haklarının korunması, hem toplum huzurunun sağlanması, hem de kin ve nefret duygularının azalması için buna ihtiyaç vardır. Karşılığı verilmeyen suçlar, sahibini daha da azdırır. İkinci soruya cevap olarak da şunu söyleyeyim: Arkadaşlar, biliyor ve kabul ediyoruz ki öldüren katilin yaşama hakkı, öleninkinden daha kutsal değildir. İslâm'da, bir yanağına vurana öbür yanağı da çevirmek yoktur. Ne zulmetmek vardır, ne de zulme uğrayınca sessiz kalmak. Kur’an-ı Kerim, haklının hakkını ortaya koyduktan sonra, hak sahibini affetmeye çağırır. Bu da tam bir denge, adâlet ve merhamettir. Kısas cezâsını uygun ve gerekli gören bizzat Allah'tır. Her şeyi bilen Rabbimiz insanlar hakkında şüphesiz en hayırlısını bilir. Kimin hak sahibi olduğunu en iyi o gösterir. Doğruyu ve yanlışı O’ndan daha iyi kim bilebilir? O’nun hükmüne karşı çıkanlar ya bilgisiz câhillerdir, ya da çok cüretli kibirlilerdir. Onlar Allah’ın Rabliğini yeterince bilemeyen ve kabul etmeyenlerdir. Yine kısas cezasının uygulanması için birtakım şartlar aranır. Bu şartların önemlilerini, kısaca şöyle sayabiliriz: Kısas, cinâyeti (suçu) kim işlemişse ona uygulanır. Kısası ancak müslüman otorite sahipleri yerine getirir. Herhangi bir kişi veya topluluk bunu yapamaz. Bir cinâyeti birkaç kişi beraber işlemişse, kısas hepsine uygulanır. Cinâyetin işlendiği tam kesin olmazsa, yani şüphe halinde kısas uygu-lanmaz. Suçlulara bu cezâ uygulanırken makamlarına göre ayrım ya-pılmaz. Halk ile devlet başkanı arasında bile fark yoktur. Suçun, kasten yani bilerek işlenmesi gerekir. Hatalı öldürme ve yaralamalarda başka cezâlar uygulanır. Öldürülenin vârisleri veya yaralananın kendisi diyet isterse veya affederse, kısas uygulanmaz. Kısas, kendi den-gine göre uygulanır, aşırıya gidilmez. Unutmayalım ki İslâm'ın bütün hükümlerinde ve ölçülerinde insanlar için hayırlar ve faydalar vardır. Kimi câhiller bunu görmese de bu böyledir. Çünkü o, yerin ve göklerin sahibi Allah’ın dinidir. Yarala-malara ve organlara verilecek zararlara karşı, onların dengi bir ceza, yani bir diyet uygulanır. "Göze göz, kulağa kulak" demenin, anlamı, gözün aynen çıkartılması, kulağın aynen kesilmesi değil, onların bedellerinin günün şartlarına uygun olarak diyet şeklinde verilmesidir. İnsanlar arasında adâlet, ancak Allah’ın koyduğu hükümlerin uygulanmasıyla sağlanır. İnsan, toplum, hayvan ve çevre haklarının garantisi İlâhî hükümlerdir. Bu hükümlere yüz çevirenler hem gerçek adâletten, hem de herkese âit hakları gereği gibi yerine getirmekten mahrum kalırlar. Adâletten mahrum kalmanın sonucu ise zulüm, baskı, ezilme, horlanma ve hakkını alamama gibi kötülükler ve İlâhî azaptır. Dördüncü soru ile alâkalı da şunları söyleyelim: Kısas hükmü, bazılarına çok ağır bir ceza gibi gelse de ülü’l-el-bâb/akıl sahipleri kabul ederler ki, bu adaletin gereğidir, kangren olmuş bir uzvun kesilmesiyle vücudun kurtarılmasının sağlanması gibi, hayat sağlayan bir yaptırımdır. Çünkü kısas, dini veya nefsi müdafaa gibi meşrû bir sebep olmadan bir adamı zulmen öldürenlere uygulanır. Birisinin yaşama hakkını yok yere, kaba gücüne dayanarak elinden alan kimseye, kendisinden daha güçlünün var olduğunu bildirmek, onun da elinden hayat hakkını almak lâzımdır. İşte Rabbimiz öyle diyor: “Kısasta Hayat Vardır!” Bu ifadeden maksat, önce insana kısas hükmünü benimsetmektir. Çünkü kısas, nefislere ağır gelen bir cezâdır. Bu cümle, belâ-ğatın zirvesinde bir ifâdedir. Arap dilinde bu mânâya gelmek üzere en çok şöhret bulan atasözü; “El-katlu enfâ li’l-katl = Öldürme, öldürmeyi yok eder” ifâdesidir. Ne var ki, “Ölümü en iyi ölüm önler” anlamındaki bu sözden, “Sizin için kısasta hayat vardır” buyruğu her bakımdan da-ha belîğânedir. Bu ifadeyle yine kısas ile hayat arasında bir intibak sağlanmıştır. Aslında kısas hayatın yok edilmesi ve hayat ise kısasın mukabilinde yer alır. İfâdede istenen doğrudan doğruya hayattır. Ölümün önlenmesi ise yalnızca bunun için gereklidir. Yoksa, kendiliğinden gerekli değildir. Bir arkadaşımız da kısas konusunda ne gibi hadisler var demişti. İnşallah o konuda da bildiğim hadisleri okuyayım. “Kim haksız yere, amden (bile bile) öldürülürse, velîsi şu üç şeyden birini tercihte serbesttir: Ya kısas ister, ya affeder veya diyet alır. Eğer dördüncü bir şey istemeye kalkarsa elinden tutun (engel olun)!” (Ebû Dâvud, Diyât 3, 4) “Kim mü’min bir kimseyi (amden) öldürürse, katil bu sebeple kısas olunur. Kim bu kısasa engel olursa Allah’ın lânet ve gazabı onun üzerine olsun! Allah onun farz veya nâfile hiçbir hayrını kabul etmez.” (Nesâî, Kasâme 29) “Kim, aralarında taş atışması veya kamçı ya da sopa darbı gibi durumlarla müphem şekilde öldürülürse (bunun hükmü); hatâen öldürme hükmüne tâbidir, diyeti de hata diyetidir. Kim bu diyetin yerine getirilmesine mâni olursa Allah’ın lânet ve gazabı üzerine olsun” Onun hiçbir farz ve nâfile hayrı kabul edilmeyecektir.” (Ebû Dâvud, Diyât 17, 18) "Kölesini öldüreni öldürürüz; onun burnunu, kulağını kesenin burnunu, kulağını keseriz ve onu iğdiş edeni iğdiş ederiz." (Buhârî, İlim 39) Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah zamanında bir adam birini öldürmüştü. Hâdise Peygamberimize geldi. (Meseleyi araştırdıktan sonra) katili, maktûlün velîsine teslim etti. Katil: “Ey Allah’ın Resûlü! Ben onu öldürmeyi kastetmemiştim (kazâen öldürdüm)” dedi. Allah Rasulü velîye: “Eğer bu sözünde sâdık ise, doğruyu söylüyorsa, bu durumda onu (kısas olarak) öldürdüğün takdirde ateşe gidersin!” buyurdu. Bunun üzerine maktûlün velîsi, adamı salıverdi. Adam bir kayışla bağlı idi, kayışını sürükleyerek uzaklaştı. Bundan sonra kendisine zu’n-nis’a (kayışlı) adı takıldı.” (Tirmizî, Diyât 13) Süraka İbn Mâlik (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.)’ın, oğlu sebebiyle babaya kısas uyguladığına, fakat oğluna, babası sebebiyle kısas uygulamadığına şâhit oldum.” (Tirmizî, Diyât 9) İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: “Bir oğlan, hile (sûikast) sûretiyle öldürülmüştü. Hz. Ömer (r.a.): ‘Bunun öldürülmesine San’a ahâlisi iştirak etmiş olsaydı, bu tek kişi yüzünden bütün San’a halkını öldürürdüm!’ dedi.” Bir başka rivâyette: “Dört kişi bir çocuğu öldürmüştü Hz. Ömer dedi ki...” diye başlar ve yukarıdaki gibi devam eder. (Buhârî, Diyât 21) Ensardan mizahçı/şakacı bir zat vardı. (Bir gün yine) Konuşup yanındakileri güldürürken Rasûlullah (s.a.s.) elindeki çubuğu (şaka yollu) adamın böğrüne dürttü. Bunun üzerine adam: “Ey Allah’ın Ra-sûlü, (canımı yaktınız.) Müsâade edin kısas yapayım!” dedi. Allah Ra-sûlü de: “Haydi yap!” buyurdu. Adam: “Ama üzerinizde gömlek var, benim üzerimde yoktu (kısasın tam olması için çıkarmalısınız!” dedi. Adamın talebi üzerine, Peygamberimiz gömleğini kaldırıp böğrünü açtı. Adam, Rasulullah’ı kucaklayıp böğrünü saygıyla öpmeye başladı ve: “Ben bunu arzu etmiştim ey Allah’ın Rasûlü!” dedi. (Ebû Dâvud, Edeb 160) Enes (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.)’ı, kendisine her ne zaman kısas bulunan bir dâvâ getirildiğinde, mutlaka her seferinde affetmeyi emrediyor gördüm.” (Ebû Dâvud, Diyât 3) Bu konuda bu kadar söz yeter kanaatindeyim. Bundan sonra vasiyetle ilgili bir âyet geliyor.