Bakara Suresine Dön

Bakaraالبقرة

17. Ayet

17Bakara Suresi

مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَارًاۚ فَلَمَّٓا اَضَٓاءَتْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللّٰهُ بِنُورِهِمْ وَتَرَكَهُمْ ف۪ي ظُلُمَاتٍ لَا يُبْصِرُونَ

Onların misali (şuna benzemektedir): Bir ateş yakmışlardır. (Ateş) etrafını aydınlatmaya başlayınca da Allah onların nurunu/ışığını almış ve onları karanlıklar içinde görmez bir hâlde bırakmıştır!

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

17:"Onların örneği şu misal gibi ki! Ateş çevresini aydınlatınca da: Allah onların nûrunu gideriverdi. Onları zulmetler içinde görmezler olarak kapka­ranlık bırakıver­miş." Kur’an’ın bir anlatım üslûbu, bir ifade mantığı vardır. Allah soru sorar Rasûl-i Ekrem’e. Farklı sorular sorar. Ama arkasından ba­kıyoruz: "İşte bunlar gayb haberlerindendir ki; biz sana bun­ları vahyediyoruz. Sen de, kavmin de daha önce bunları bilmezdiniz." (Hud: 49) Deniliyor. Bunlar gayb haberleridir ki biz onu sana vahyedi­yoruz, öğretiyoruz deniliyor. Peki şimdi bu ne biçim iş mi diyeceğiz? Yâni ne bilecekti Rasulullah da Allah bunları soruyor mu diyeceğiz? Hayır böyle bir şey demeye hakkımız yoktur. Çünkü Allah’ça ifade böyledir diyoruz. Allah böyle ifade etmeyi murad etmiştir, kimse ona hesap sorma hakkına sahip değildir. Amenna. Meselâ bakın Cenab-ı Hak yine soruyor: "Kaaria nedir? Bilir misin kaaria’nın ne demek ol­duğunu? Ama sen nerden bileceksin bunu?" (Kaaria 1,2,3) Diye bir soru soruyor. Ama aynı Allah yine kitabının başka bir yerinde kendisine soru sorulan bu insan için: "Hakikaten o çok zâlim, çok cahildir." (Ahzâb: 72) Buyuruyor. Yâni soran kim? Allah. Allâm’ul guyûb olan, âlim’ul gaybi veş-şehadeh olan, yâni gaybın da, şehâdetin de bileni, en bileni, mutlak bileni olan, Alîm olan, Habîr olan, Semî olan, bilgi kendisin­den olan, bilginin kaynağı olan, tam bilen, mükemmel bilen, eksiksiz bilen Allah soruyor. Peki kime soruyor Allah? Sorulan kim? diye tarif buyurduğu insana soruyor. Yâni zâlim, kendisine zulmeden, ya da cahil, bilgisizin bilgisizi olan insana soruyor. Ha! Öyleyse bu soru değildir diyoruz. Yâni cevap isteyen bir soru değildir bu. Ama Allah sordu diye soru diyoruz. Değilse Rabbimiz için bilmediği bir konuda cevap bekleyen bir soru soruyor dememiz caiz değildir. Ve işte Kur’-an’ın böyle bir anlatım mo­deli vardır diyoruz. Cenab-ı Hakkın bu anlatım modellerinden biri de burada ol­duğu gibi kişiyi mücerret konularla, soyut konularla sanki zor du­rum-da bırakıp da onun bocalaması söz konusu olacaksa, yâni o konuyu ha­yata indirgemesi problem olacaksa, o zaman Cenab-ı Hak örnekleme yapıyor. Konunun anlaşılabilmesi için örnek verir Rabbimiz. Meselâ diyor ki Allah bakın: "Allah göklerin ve yerin nûrudur. "(Nûr 35) Karmaşa bir konu. Nasıl anlayacağız? Allah ve nûr. Ne demek nûr? Derken insanı bu karmaşadan kurtarmak için hemen arkasından bir misalle Allah’ın nûrunun ne demek olduğunu örnek­leyiverir Rab-imiz. Buyurarak bu nûrun misali şöyledir diye hemen örneklemeye geçiverir. İşte aynen bunun gibi burada da Rabbimiz bize münâfıkla­rın karakteristik özelliklerini anlatırken belki anlaşılmadı, belki anla­yamadınız diyerek bir örnekle konuya açıklık getiriyor: Diye buraya kadar anlatılan insan toplumlarının bir örneğini sunmaya başlıyor Rabbimiz. Buraya kadar hatırlayın üç grup in­san anlatılmıştı: 1- Muttaki olanlar, 2- Kâfirler, 3- Bir de, Denen üçüncü grupta olanlar. Peki acaba buradaki örnekleme bu anlatılan insan grupları­nın hepsi için mi? Yoksa sadece en son anlatılan grup için mi? Tabi insan Arapça kurallarından yararlanarak bu, en son an­latılan gruba aittir di­yebilecektir. Çünkü biliyoruz ki; Arapça’da za­mirler en yakına aittir kaidesi vardır. Yâni buradaki: zamiri (Onlar) kim onlar? Kendilerinden en son söz edilenler olacaktır elbette. Buna göre anlıyoruz ki, bu­rada bu misalle anlatılacak insanlar diye en son anla­tılan in­sanlar olacaktır. Peki neydi o? Tekrar dönelim o bölüme: Kendi kendilerine ka­lınca: "Biz müslümanlarla dalga geçiyoruz" diyenler. Ama müslü-anlarla beraber olunca da: "Ya biz de müslümanız! Biz de inanıyo­ruz! Biz de sizinle beraberiz!" diyenler. İşte Allah bu gruba bir örnek sunacak. Tanınmaları çok zor olan ve lâkin tanınmalarında müslümanlar açısından mutlak zaru­ret olan, İslâm’ın ve müslümanların baş düşmanlarıyla ilgili bir ör­nek su­nacak. Şimdi eğer biz örnekle anlatılan konuyu anlayabilir­sek, yâni örneği anlayabilirsek, örneklendirileni de anlayabileceğiz demektir. Örnek anlaşılınca konu da anlaşılmış demektir. Meselâ ben içinizden birine: Bana bir halı yapabilir misin? De­sem. O da: Nasıl? Ne model? Hangi model bir halı istersin? Deyince, ben de ona istediğim halının modelini çizmeye çalışsam. Eğer o be­nim çizmeye çalıştığım modeli anlayamamışsa, o zaman benim iste­diğim halıyı hiç anlayamamış demektir. Örneğin anla­şılması, konunun anlaşılması mânâsına gelecektir. Bakalım burada da bir örnek sunu­lacak inşallah, örneği anladığımız kadar da âye­tin anlattığını anlamış olacağız. Kimi müslümanlar yukarıdaki âyetin anlattığını anladık da bu­rada anlatılanı anlayamadık filan diyorlar. Örneklenmek istenen ko­nuyu anladık da örneği anlayamadık diyorlar. Bu benim anlaya­bildi­ğim kadarıyla şundan kaynaklanıyor: Tefsirler bu bölümün anlaşılma­sının zor olduğunu, müşkül olduğunu, içinden çıkılmaz karı­şık ve karmaşa olduğunu söylüyorlar ısrarla. Okuyanlar da şartlanıyorlar ve bir şey olmalı herhalde! Diyorlar. Acaba ne anla­ya­cağız? Nasıl anla­yacağız? Diyorlar, zorlanıyorlar, bir şey de bula­mıyorlar tabii. Bu sefer de: Galiba anlamadık! demeye başlıyorlar. Böyle de­ğil, Kur’an aslında anlaşılmamak için gelmemiştir. Bu bölümü de anla­rız, ama bizim seviyemiz kadar anlarız. Bize lâzım olacak ka­darını anlarız. Burası çok önemlidir. Bizim Kur’an’dan anlamamız gereken nokta, bizim hayatımızı düzenlemek içindir. Meselâ ben cihan impa­ratoru bir adam olsam; o zaman benim bu âyetten an­layacağım se­viye farklı olacaktır. Ben kadı olsaydım, görevime göre farklı bir şeyler anlayacaktım. Peki bizim seviyedeki insanlar için ne varmış? Bizim seviyedeki insanların hayatlarını düzenle­mek için ne var Kur’an’da? Önce hiç âyetin başıyla ve sonuyla bağlantısı olmadan söy­lüyo­rum: "Onların örneği şu misal gibi ki!" Dedi ve bir tablonun önüne çekti bizi. Veya bir pencere açtı Kur’an bize, bir ekran çıkardı karşımıza ve şu örneği önce bir an­layın dedi bize. Yâni formüle edilen bir problem vardı ortada, onu bir ke­nara aldı ve onu anlamanız için size yeni bir tablo çiziyorum dedi Al­lah. Peki neymiş bu? "Bunların durumu şol şahsın örneği gibi ki, ateş yakıyor. Ateş yakmak için çabalıyor adam." Olunca, hem ateş yakıyor adam, hem yakmaya çalışıyor, hem de yakma işini sürdürüyor olacaktır mânâ. Bir adam düşünün ki ara­zide ateş yakıyor. Tabii sobada değil, fırında da değil. Dü­nün ateşi gibi düşünmek zorundayız. Açıkta, meydanda, boşlukta ateş yakıyor. Adam ateş yakıyor: "Ateş çevresini aydınlatınca da:" "Allah onların nûrunu gideriverdi." İşte karıştırılan durum burası. Bir kişi ateş yakıyor. Ateşi ya­kan bir kişi olduğu halde ardından da Allah onların nûrunu gi­derdi deniyor. Peki kimlerin nûrudur bu giderilen nûr? Allah o ateş ile beraber olup o ateşin yakılmasıyla birlikte çevresini aydınlatan insanların gözlerinin görme özelliğini alıveriyor. Yâni orada birileri var. Yâni kendi sosyal hayatınızdan düşünün, tabii çevre ile bir­likte düşünün. Birisi ateş yak-mış obanın kenarında, köyün kena­rında veya bir kampın kena­rında. O ateş çevreyi aydınlatmış, biri­leri var tabii orada, o ateşle ilgi kurmuşlar. Sonra aydınlanmışlar, dünyaları aydınlanmış. Sonra da Allah onların gözlerinin nûrunu alıvermiş. Ateş yanıyor, çevreyi ay­dınlatıyor, aydınlatmaya devam ediyor ama; adamların ateşle ilgileri kalmamış. Ondan sonra da: "Onları zulmetler içinde görmezler olarak kapka­ran­lık bırakıvermiş." Ondan sonra da: