17:"Onların örneği şu misal gibi ki! Ateş çevresini aydınlatınca da: Allah onların nûrunu gideriverdi. Onları zulmetler içinde görmezler olarak kapkaranlık bırakıvermiş." Kur’an’ın bir anlatım üslûbu, bir ifade mantığı vardır. Allah soru sorar Rasûl-i Ekrem’e. Farklı sorular sorar. Ama arkasından bakıyoruz: "İşte bunlar gayb haberlerindendir ki; biz sana bunları vahyediyoruz. Sen de, kavmin de daha önce bunları bilmezdiniz." (Hud: 49) Deniliyor. Bunlar gayb haberleridir ki biz onu sana vahyediyoruz, öğretiyoruz deniliyor. Peki şimdi bu ne biçim iş mi diyeceğiz? Yâni ne bilecekti Rasulullah da Allah bunları soruyor mu diyeceğiz? Hayır böyle bir şey demeye hakkımız yoktur. Çünkü Allah’ça ifade böyledir diyoruz. Allah böyle ifade etmeyi murad etmiştir, kimse ona hesap sorma hakkına sahip değildir. Amenna. Meselâ bakın Cenab-ı Hak yine soruyor: "Kaaria nedir? Bilir misin kaaria’nın ne demek olduğunu? Ama sen nerden bileceksin bunu?" (Kaaria 1,2,3) Diye bir soru soruyor. Ama aynı Allah yine kitabının başka bir yerinde kendisine soru sorulan bu insan için: "Hakikaten o çok zâlim, çok cahildir." (Ahzâb: 72) Buyuruyor. Yâni soran kim? Allah. Allâm’ul guyûb olan, âlim’ul gaybi veş-şehadeh olan, yâni gaybın da, şehâdetin de bileni, en bileni, mutlak bileni olan, Alîm olan, Habîr olan, Semî olan, bilgi kendisinden olan, bilginin kaynağı olan, tam bilen, mükemmel bilen, eksiksiz bilen Allah soruyor. Peki kime soruyor Allah? Sorulan kim? diye tarif buyurduğu insana soruyor. Yâni zâlim, kendisine zulmeden, ya da cahil, bilgisizin bilgisizi olan insana soruyor. Ha! Öyleyse bu soru değildir diyoruz. Yâni cevap isteyen bir soru değildir bu. Ama Allah sordu diye soru diyoruz. Değilse Rabbimiz için bilmediği bir konuda cevap bekleyen bir soru soruyor dememiz caiz değildir. Ve işte Kur’-an’ın böyle bir anlatım modeli vardır diyoruz. Cenab-ı Hakkın bu anlatım modellerinden biri de burada olduğu gibi kişiyi mücerret konularla, soyut konularla sanki zor durum-da bırakıp da onun bocalaması söz konusu olacaksa, yâni o konuyu hayata indirgemesi problem olacaksa, o zaman Cenab-ı Hak örnekleme yapıyor. Konunun anlaşılabilmesi için örnek verir Rabbimiz. Meselâ diyor ki Allah bakın: "Allah göklerin ve yerin nûrudur. "(Nûr 35) Karmaşa bir konu. Nasıl anlayacağız? Allah ve nûr. Ne demek nûr? Derken insanı bu karmaşadan kurtarmak için hemen arkasından bir misalle Allah’ın nûrunun ne demek olduğunu örnekleyiverir Rab-imiz. Buyurarak bu nûrun misali şöyledir diye hemen örneklemeye geçiverir. İşte aynen bunun gibi burada da Rabbimiz bize münâfıkların karakteristik özelliklerini anlatırken belki anlaşılmadı, belki anlayamadınız diyerek bir örnekle konuya açıklık getiriyor: Diye buraya kadar anlatılan insan toplumlarının bir örneğini sunmaya başlıyor Rabbimiz. Buraya kadar hatırlayın üç grup insan anlatılmıştı: 1- Muttaki olanlar, 2- Kâfirler, 3- Bir de, Denen üçüncü grupta olanlar. Peki acaba buradaki örnekleme bu anlatılan insan gruplarının hepsi için mi? Yoksa sadece en son anlatılan grup için mi? Tabi insan Arapça kurallarından yararlanarak bu, en son anlatılan gruba aittir diyebilecektir. Çünkü biliyoruz ki; Arapça’da zamirler en yakına aittir kaidesi vardır. Yâni buradaki: zamiri (Onlar) kim onlar? Kendilerinden en son söz edilenler olacaktır elbette. Buna göre anlıyoruz ki, burada bu misalle anlatılacak insanlar diye en son anlatılan insanlar olacaktır. Peki neydi o? Tekrar dönelim o bölüme: Kendi kendilerine kalınca: "Biz müslümanlarla dalga geçiyoruz" diyenler. Ama müslü-anlarla beraber olunca da: "Ya biz de müslümanız! Biz de inanıyoruz! Biz de sizinle beraberiz!" diyenler. İşte Allah bu gruba bir örnek sunacak. Tanınmaları çok zor olan ve lâkin tanınmalarında müslümanlar açısından mutlak zaruret olan, İslâm’ın ve müslümanların baş düşmanlarıyla ilgili bir örnek sunacak. Şimdi eğer biz örnekle anlatılan konuyu anlayabilirsek, yâni örneği anlayabilirsek, örneklendirileni de anlayabileceğiz demektir. Örnek anlaşılınca konu da anlaşılmış demektir. Meselâ ben içinizden birine: Bana bir halı yapabilir misin? Desem. O da: Nasıl? Ne model? Hangi model bir halı istersin? Deyince, ben de ona istediğim halının modelini çizmeye çalışsam. Eğer o benim çizmeye çalıştığım modeli anlayamamışsa, o zaman benim istediğim halıyı hiç anlayamamış demektir. Örneğin anlaşılması, konunun anlaşılması mânâsına gelecektir. Bakalım burada da bir örnek sunulacak inşallah, örneği anladığımız kadar da âyetin anlattığını anlamış olacağız. Kimi müslümanlar yukarıdaki âyetin anlattığını anladık da burada anlatılanı anlayamadık filan diyorlar. Örneklenmek istenen konuyu anladık da örneği anlayamadık diyorlar. Bu benim anlayabildiğim kadarıyla şundan kaynaklanıyor: Tefsirler bu bölümün anlaşılmasının zor olduğunu, müşkül olduğunu, içinden çıkılmaz karışık ve karmaşa olduğunu söylüyorlar ısrarla. Okuyanlar da şartlanıyorlar ve bir şey olmalı herhalde! Diyorlar. Acaba ne anlayacağız? Nasıl anlayacağız? Diyorlar, zorlanıyorlar, bir şey de bulamıyorlar tabii. Bu sefer de: Galiba anlamadık! demeye başlıyorlar. Böyle değil, Kur’an aslında anlaşılmamak için gelmemiştir. Bu bölümü de anlarız, ama bizim seviyemiz kadar anlarız. Bize lâzım olacak kadarını anlarız. Burası çok önemlidir. Bizim Kur’an’dan anlamamız gereken nokta, bizim hayatımızı düzenlemek içindir. Meselâ ben cihan imparatoru bir adam olsam; o zaman benim bu âyetten anlayacağım seviye farklı olacaktır. Ben kadı olsaydım, görevime göre farklı bir şeyler anlayacaktım. Peki bizim seviyedeki insanlar için ne varmış? Bizim seviyedeki insanların hayatlarını düzenlemek için ne var Kur’an’da? Önce hiç âyetin başıyla ve sonuyla bağlantısı olmadan söylüyorum: "Onların örneği şu misal gibi ki!" Dedi ve bir tablonun önüne çekti bizi. Veya bir pencere açtı Kur’an bize, bir ekran çıkardı karşımıza ve şu örneği önce bir anlayın dedi bize. Yâni formüle edilen bir problem vardı ortada, onu bir kenara aldı ve onu anlamanız için size yeni bir tablo çiziyorum dedi Allah. Peki neymiş bu? "Bunların durumu şol şahsın örneği gibi ki, ateş yakıyor. Ateş yakmak için çabalıyor adam." Olunca, hem ateş yakıyor adam, hem yakmaya çalışıyor, hem de yakma işini sürdürüyor olacaktır mânâ. Bir adam düşünün ki arazide ateş yakıyor. Tabii sobada değil, fırında da değil. Dünün ateşi gibi düşünmek zorundayız. Açıkta, meydanda, boşlukta ateş yakıyor. Adam ateş yakıyor: "Ateş çevresini aydınlatınca da:" "Allah onların nûrunu gideriverdi." İşte karıştırılan durum burası. Bir kişi ateş yakıyor. Ateşi yakan bir kişi olduğu halde ardından da Allah onların nûrunu giderdi deniyor. Peki kimlerin nûrudur bu giderilen nûr? Allah o ateş ile beraber olup o ateşin yakılmasıyla birlikte çevresini aydınlatan insanların gözlerinin görme özelliğini alıveriyor. Yâni orada birileri var. Yâni kendi sosyal hayatınızdan düşünün, tabii çevre ile birlikte düşünün. Birisi ateş yak-mış obanın kenarında, köyün kenarında veya bir kampın kenarında. O ateş çevreyi aydınlatmış, birileri var tabii orada, o ateşle ilgi kurmuşlar. Sonra aydınlanmışlar, dünyaları aydınlanmış. Sonra da Allah onların gözlerinin nûrunu alıvermiş. Ateş yanıyor, çevreyi aydınlatıyor, aydınlatmaya devam ediyor ama; adamların ateşle ilgileri kalmamış. Ondan sonra da: "Onları zulmetler içinde görmezler olarak kapkaranlık bırakıvermiş." Ondan sonra da: